Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Ali İsmail Korkmaz'ın sokakta insanlar ve polis tarafından nasıl vahşice, hayasızca dövüldüğünü gösteren kamera kayıtları yayınlandığında, onun iki büklüm olmuş, kafasını korumaya çalışan, yerde yatan ve üstüne tekmeler inen bedenini her gördüğümde, aklımdan çıkmayan görüntüleri her hatırlayışımda gözlerim yaşardı.
O görüntülerden utanç duymayan, vicdanı sızlamayan, kahrolmayan tek bir kişinin mevcudiyetine de inanmam. O çocuğun hayalci, romantik, başını yana yıkmış, öyle hülyalı bakan fotoğrafı bundan sonra bir ikona olacaktır.
Biz de kahrımızla baş başa kalacağız.
Şimdi onu döven, elindeki sopaları kafasına vuranlar "devletin polisine yardım ettik" demişler. O kaçıyormuş, polis "durdurun" diye bağırmış, onlar da saldırmışlar. Neresinden tutacaksınız bu saçmalığı? Yok efendim, biri çelme takıp yere düşmesini sağlamış da polis "son tekme"yi vurmuş. Bu "son" sözcüğü bile o katil zanlılarının "sirkatini" söylüyor: biz de vurduk ama "son tekme" polisten geldi.

***

İnsan düşünüyor. İki şeyi düşünüyor.
Önce bu nasıl bir vahşet duygusudur, saldırganlıktı, kana susamışlıktır?
İnsan karşısındaki genç bir çocuğa elindeki sopayla nasıl böyle gözü dönmüşçesine vurabilir? İçinde öldürme dürtüsü olmadan bir insan karşısındakini böyle dövebilir mi? İşte yıllardır yazdığım noktaya geliyoruz: Şiddetin bu ülkede çok uzun bir tarihi var. Çok uzun. Herkes öldürme ve gizli bir intihar duygusuyla yaşıyor. Çünkü şiddet bu ülkede en kılcal damarlara dahi sızmış, en örgütlü duygu. Bebeklikten mezara, mezar sonrasına devam eden bir karanlık güç, şiddet, bu ülkede. Sadece trafiğe bakmak yeterli. Kadın ve çocuk birincil özneler.
İkincisi, daha vahimi, "devletin polisine yardım etmek." Benim bildiğim modern toplumlarda kimse devletin polisine yardım etmez. Ne söylediğimi bilerek yazıyorum. Tersine toplum, öyle bir noktaya gelindiğinde, polise değil karşısındakine yardım eder. Modern toplum, devleti "canavar" diye görür, teşkilatlarına gizli bir tepki içindedir. Bu duygu mesela Fransa'da aynen böyledir.
İngiltere'de de ortaya çıkmasın bu tepki diye polis silah taşımaz. Nerede kaldı, devirmek, tekmelemek, sopalatmak.
***

Bizde ise devlet ve polis baş tacı ediliyor.
O yaklaşımın, anlayışın neticesinde 1975-80 arasında bir grup insan "devletin polisiyle" işbirliği yapıp diğer grubu ortadan kaldırmaya çalışmadı mı? Bunun siyasal literatürde bir adı vardır: Sokak faşizmi. Devlet sokağı kullanır, günü geldiğinde kaldırıp kenara atar. Türkiye'nin 12 Eylül sabahı yaşadığı buydu. Ama buna rağmen o refleks devam ediyor ve insanlar "devletin polisine" yardım maksadıyla içlerindeki kini, öfkeyi, nefreti kusuyor, sopaları genç bir insanın kafasına indirerek. Ellerine pala alıp sokağa çıkanlar, yürüyen, kaçan, genç kızın beline tekme indirenler de aynı gemide...
Mesele gerçekten sokağın, insanın, toplumun yaşadığı, içinde mayaladığı, kabartıp koyulttuğu şiddettir. Toplumun ve insanın şiddet bilinci, hatta bilinç dışı şiddet birikimidir, yoğunluğudur, karanlığıdır.
Türkiye'nin ciddi, ağır bir psikanalize ihtiyacı var. Çünkü Türkiye, Kabil'ler ülkesi.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER