YAZARA MAİL GÖNDER İncecik hanımeli kokusu...

YAZARLAR

Çok ömür yaşamak, çok yıllar geçirmek bu dünyada hayatı öğrenmeye yetmiyor. Hayat aslında o kadar karmaşık bir şey de değil. Sultan, bilginlerden hayatı kendisine anlatmasını istemiş. Develer dolusu cilt cilt kitaplar yazıp gelmişler. Sultan okuyacak vakti olmadığını söyleyip kısaltın demiş. Yarısı kadar yükle dönmüşler. Gene çok demiş. Yarısına, belki daha azına indirmişler, dönmüşler ki, sultan ölüm döşeğinde, 'vaktim yok' demiş, 'anlatın'. Bilginlerin bilgesi öne çıkmış, 'efendim' demiş, 'doğdular, yaşadılar, öldüler'. Hayat aslında bu kadar basit, bu kadar herkes için eşit, bu kadar hakim ve hükümran.
Ama o hayatı nasıl yaşadığımız, önemli. İnsan şudur veya budur. Kuşkusuz yaratıkların en onurlusudur. Boş bir söz değil bu. Hayatımızda onur diye bir duygu var. Hayatın bize verilmiş bir armağan olduğunu bilmenin getirdiği yükümlülükler var. İyi insan olmanın zorunlulukları var. O yaratıkların en onurlusu olmanın şartlarına uymak mecburiyeti var.
Bir de hayatı kutsamak var. Onu, her sabah uyandığında, insanın, yeniden coşkuyla, yeniden yücelterek, yeniden kucaklayarak yaşaması var. İnsanın hayatını bir şiir gibi durarak, dinlenerek, sindirerek yaşaması, onu düşleriyle, umutlarıyla, sevinciyle, iyimserliğiyle kucaklaması bir başka onurdur.

***

90 yıl çok zaman. Tamamlandığında geriye söylenecek pek bir şey kalmıyor. Sadece onca sürenin nasıl geçirildiği, nasıl yaşandığıyla ilgileniyor insan. Geriye bakıyorum, o doksan yılın bendeki altmış yılına ve içim hüzünlü bir coşkuyla doluyor. Çünkü bu dünyadan bir insan çekip gitmiştir ama geride kalan yıllar, kubbede hoş bir seda bırakmıştır, insanlar onu şimdi sevecenlikle, geride kalan boşluğunun büyüklüğünü kavrayarak anmaktadır. Ve hepsinden önemlisi, o insanın kendisi hayatını onurla, sevinçle ve dimdik, nefes nefese bir coşkuyla, heyecanla yaşamıştır. Güzel, iyi ve doğru olandır o kişinin hayatında hâkim ve geçerli olan tek şey.
O zaman yitimin büyüklüğüyle yaşanan hayatın görkemi arasında geride kalan insan da, bir oğul olarak, dimdik durabilmektedir.
***

Onu, hayatımdaki ilk kadını anımsıyorum şimdi uzak zamanların ötesinden. Zihnimde, belleğimde, bilincimdeki ilk imgesi nedir? Kars'ın soğuk kışlarında, beni giydirip, sarıp sarmalarkenki görüntüsü mü, okuma yazma öğretirkenki resmi mi? Sonra zaman ilerliyor ve karanlık, linyit dumanları içinde yüzen Ankara'dan, hayata büsbütün yerleşmiş güzel, dingin, şık bir kadının sevecen bakışları geliyor gözlerimin önüne. Sonra Marmaris: hayatı boyunca tapındığı ışığa, renge, doğaya sarılı günler. Derken ilerlemiş yılların yorduğu bir bedendeki zihnin bilgeliği. Yaşamaya olan tutkusunu bir tek an yitirmemiş o zihnin okuduğu romanları, tarih kitaplarını bitmeyen bir tutkuyla uzak telefonlarda tartışması. Sonunda 'kusura bakma, çok zamanını aldım' diyen özverisi...
Galiba anahtar sözcük bu: özveri. Bazı anneler iki hayat yaşıyor. Birisi daima eksik ve kendisi için olanı. Eksik; çünkü öteki hayatı çocuklarının ve evinindir. Onların hayatıdır kendi hayatı olarak benimsediği. O nedenle, dünyanın neresinde olursak olalım, biliyoruz ki, orada kapısını sorgusuz sualsiz açıp gireceğimiz bir ev vardır. Bir döşek vardır yatacağımız. Ama hepsinden önemlisi gülen bir yüz, açık iki kol ve sevecenlik!
***

Sonra bir hayat biter. Bir ev boşalır. Onun boş ve zamanı emdiği için büsbütün loşlaşmış odalarında dolaşan sessizlik başlar. O kapıyı çekip çıkacaksınızdır, bir hayat, bir ömür, bir kent tamamlanacaktır. Artık sokaktasınızdır. Bir kent, belki kentler, bitmiştir. Zamanlar aşılmıştır.
Anılar tortulaşmıştır.
Geriye incecik bir hanımeli kokusu, bir parça ışık, uzak bir gülümseyiş kalmıştır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.