YAZARA MAİL GÖNDER Örtülü gerçekler, şizofrenik devlet...

YAZARLAR

Geçenlerde bir arkadaşım ziyarete geldi. Eşi ile ilgili bürokratik mücadelesini anlatıp, destek istedi. Konu, "Başörtüsü" dramının son versiyonu idi. 28 Şubat Süreci'nde eşi öğretmenlik yapıyordu. "Başını örtüyor" diye hakkında tutanak tuttular. "Başını açarak derse gir" dediler.
Disiplin işlemi, mahkeme süreci derken Milli Eğitim'le ilişiğini kestiler. Çok sıkıntı çektiler.
Bazen tek maaşa düştüler, bazen onu bile bulamadık- ları oldu!
Neyse uzatmayayım...
28 Şubat mağdurlarının kamudaki görevlerine dönmesine ve geriye yönelik prim borçlarının ödenmesine imkân veren yasal düzenlemeden yararlanmak için başvurmuşlar.
Yanıt, olumsuz gelmiş. "İsteğinizle ayrılmışsınız" şeklinde gerekçe belirtilmiş. Yani, bir görünmez el işlemiş ve hanımefendinin özlük dosyasına olayın aslını yazmamış.
Bizimki hayli uğraşıdan sonra personel kayıtlarına ulaşıp, eşinin devletten ihraç edildiğini belgelemeyi başarmış. Dosya, gelip SGK'da takılmış.
Onlarca yazı, müfettiş raporu, mahkeme kararı gösterdi. Dilekçelerini ve gelen yanıtlardaki çelişkiyi izah etti. Bütün bu konuşmalara tanık olan Haber Müdürü kardeşim Yahya Bostan dayanamadı, "Abi, '28 Şubat bin yıl sürecek' diyenler, boşuna dememişler" diyerek olaya güncel bir bakış açısı kattı!
Yakinen bilmesem, inanmakta güçlük çekerdim. Ama o günlerdeki zorluklarına tanıklık etmiştim. Söz verdim. Konuyu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik'e kadar aktardım. Sağ olsun Sayın Bakan ilgilendi, gerekli talimatları verdi. Bürokrasi dosyayı yeniden ele aldı.
Muhtemelen bir hatadan veya yanlış yorumdan dönülecek!

***

8 Ekim 2013. Kamuda başörtüsü yasağı kaldırıldığında, 15-16 yıl önceki o olay gözümün önünde canlandı. Şimdi, "başörtüsü sendromu" yaşayan karşı cephenin hislerini de anlamlandırmaya çalışıyorum. Devletin asli sahibi gibi davranan, "ötekileştirdiklerini" tehdit olarak tanımlayan bir kitle bu sıralar "kaygılarını" yineliyor! Oysa telaşa gerek yok. Başörtüsü, bireysel hak ve tercih.
İnanç özgürlüğünün doğal sonucu. Kaldı ki yıllarca bastırılan bir hakkın teslimi geç de olsa "imtiyaz" değil.
***

Bu toplumun fertlerinin birbirlerini bilmeden, sadece dış görünüşüne bakarak karşısındakini yargıladığı, çoğu kez yargısız infazla hüküm verdiği dönemleri birlikte yaşadık.
İnsanlar izole edildi, aralarına önyargı duvarları örüldü. Bu yüzden karşı mahallenin iç dünyasına nüfuz edilemedi. Devlet de şizofrenikti.
Örneğin, üniversite kapısındaki genç kızların başörtülerinin üstüne peruk takarak derslere girmesini rejimin geleceği açısından "güvence" olarak görecek kadar uçlara savrulmuştu.
Bu kamusal kişilik bölünmesi sürdükçe sürdü. Üzerine, darbe plânları bile inşa edildi.
***

Tam, "yeni uzlaşma zemini" tesis ediliyordu ki Gezi Olayları patlak verdi. Yeterince iyi yönetilemedi. Endişeli modernler ile modern muhafazakârların karşılıklı keşif süreci tabana yayılmak üzere iken ilişkiler bıçak gibi kesildi.
Ama artık "zarfa" değil, "mazrufa" bakma zamanı. İnsanların dışını değil, içini görme, fikirleri ile buluşma ve yarışma zamanı.
Zaten bundan sonra devlet ve siyaset kurumu bireylerin özgür iradelerine karışmayı bırakırsa toplum iç dengeleri bulur, bir arada yaşamanın sihirli formülünü üretir!
NOT: Balyoz Davası'nda Yargıtay'ın verdiği kararı bir sonraki yazımda işleyeceğim.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.