YAZARA MAİL GÖNDER Ada yolcusu kalmasın!

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

1 TEMMUZ PAZARTESİ

ŞEHRE YAKIN ŞAHANE SAYFİYE: ADALAR
Gurman Günlük'ün ilk yazısı "BATU'YU, CAN'I, ÖZKÖK'Ü ALALIM DA Bİ ADAYA GİDELİM" başlığını taşıyordu (20 Nisan 2012) ve Ertuğrul Özkök'ün yazısındaki bir cümleden hareketle yazılmıştı: "Büyükada'ya hayatımda ilk defa gittim ve kendimi İtalya'ya gelmiş gibi hissettim." O gün de dediydim, bu yazı beni çok sarsmıştı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin araştırmasını ve de Fransız sanatçı Sophie Calle'in işini hatırlatmıştı: İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 2009'da yaptığı bir araştırma vardı; 1.5 milyon İstanbullunun hayatı boyunca Boğaz'ı hiç görmediği ortaya çıkmıştı bu çalışmada... Fransız sanatçı Sophie Calle'in ise Sakıp Sabancı Müzesi'nde sergilenmiş bir işi bulunuyordu: İstanbul'da yaşayan ama ömründe hiç denizi görmemiş olan insanların, denizle ilk karşılaşma anları, ilk tepkileri kaydedilmişti. Özkök, Sophie Calle'in video çalışmasına konu olan gençlerin üç katı filan yaşamıştı. Onlar gibi dar gelirli değildi, yaşadığı semtten dışarı çıkamayan biri değildi, varoşlardan gelmemişti, kökeni denizle ilişkisi olan bir şehirdi (İzmir)... Ama bakar mısınız, en nihayetinde vardığı noktaya! 60 küsurlarındaki bu adam onca sene merak edip de bir kere bile Büyükada'ya gitmemişti. İlk gittiğinde de kendini İtalya'da gibi hissetmişti!

10 MADDEDE ADALAR 101
Şehrin yanı başındaki Prens Adaları'yla henüz ilişki kurmamış olanlara, 10 maddelik Adalar 101 introsunu açalım (Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi'nin katkılarıyla):
1. Evvela isimlere bakalım: Büyükada = Prinkipo. Heybeliada = Halki. Burgazadası = Antigoni. Kınalıada = Proti. Sedefadası = Terebintos.
2. Adalar ilk şöhretlerini Bizans'ın sürgün ve çile beldeleri olarak kazanmış. Ulaşım zor, kaçmak imkansız... Gözden düşen din adamları, rakip olarak tehlike sinyali veren saray mensupları, prensler, imparator ve imparatoriçeler, hem de ağır işkenceler altında, gözlerine mil çekilerek filan adalara sürülmüş, burada ölüme terk edilmişler. Hatta rivayet o ki, 'Prens Adaları' buradan geliyor.
3. Adaların ilk yazlıkçıları, 18. yüzyılın sonlarına doğru gelen Fransızlarmış. O zamanlar Tophane'den kalkan büyük Pazar kayıklarıyla yapılan ada yolculuğu, üç saate yakın sürermiş.
4. 1850'lerde yazılmış bir seyahatnameden: "Gündüzün Büyükada güneş altında yatan bir çöl gibidir. Hayat akşam serinliği ile başlar ve akşamüstü şıklık taşar. Kadınlar ve kızlar Macar Kalesi önünde piyasaya çıkarlar."
5. Manastır ve kiliseler dışındaki binaların geçmişi 1820'den eski değil. Bugüne gelmiş en eski binanın, kapısının her iki yanında eski ve yeni harflerle 1822 yazan, Büyükada'daki köşk olduğu sanılıyor.
6. "Büyükada'dan Türkler, Rumlar ve Museviler; Heybeliada'dan deniz subayları ve aileleri ile Rum azınlık; Burgaz'dan yine Rumlar; Kınalıada'dan da Ermeni azınlığın bindiği ada vapurlarında, yolcular arasında pek çok tanınmış kişi de yer alırdı," diyor Eser Tutel, 'Ada vapurlarının yolcuları' başlıklı yazısında ve sayıyor: "Çalıkuşu'nun babası Reşat Nuri Güntekin, Akbaba'cı Yusuf Ziya Ortaç, şair-yazar Orhan Seyfi Orhon, Hıçkırık yazarı Kerime Nadir Azrak, 'Lale Devri'nin isim babası tarihçi Ahmet Refik Altınay, bohem ressam İbrahim Çallı, dilci Nurullah Ataç, sarı-lacivertli 'Ordinaryus' futbolcu Lefter Küçükandonyadis değişik tarih ve dönemlerde hep Büyükada iskelesinde boy göstermişlerdir." İsmet İnönü ve ailesi, Şıpsevdi'ci Hüseyin Rahmi Gürpınar, Darülbedayi'nin büyük oyuncusu Hazım Körmükçü, Heybeliada yolcusuymuş. Ve Sait Faik Abasıyanık tabii, adı Burgaz'la beraber anılan hikayeci...

CANIM, KINALI'YA KADAR GELSENE!
7. Şiirlerinde adaları aşklara dekor eden şairlerin başında Yahya Kemal Beyatlı geliyor. Ama o Büyükada'nın şairi. Kınalıada'nın şairi olarak bilinen Fazıl Ahmet Aykaç'ın ona sitem ettiği bir şiiri var: "Uğramadın bu yaz bize hiç Kemal / Neyi bekliyorsun sanki güzü mü? / Bizi unutturdu sana ihtimal / Gene bu Viranbağ'ın ekşi üzümü / Cidden bir şey oldu sana bu sene / Eski dostlarını bıraktın bütün / Canım, Kınalı'ya kadar gelsene / Ekmek vesikanı alıp da bir gün." (Bu şiir yazıldığında yıl 1917, Birinci Dünya Savaşı sürmekte ve ekmek vesikaya bağlanmış durumda...)
8.
Günümüzde Adalar'a her gün onlarca sefer var. Kabataş'tan, Bostancı'dan, Kadıköy'den... Vapur, motor, deniz otobüsü, deniz taksi... Yaz boyu iş-güç yüzünden İstanbul'dan uzaklaşamayacaklar için gidip gelmesi gayet kolay (ve çok zevkli) tatlı bir sayfiye hayatı vaadi var orada. Gitmemek garip.
9. Nerede ne yenecek? Büyükada'daysanız, Milto'yla Ali Baba kapışır. Yedek olarak adaya dair kitaplarıyla da bilinen Fıstık Ahmet Tanrıverdi'nin meyhanesi Prinkipo çıkar. Ve her şeyin üstüne, belki garantiye almak için en başta, mutlaka lokma: En tatlı mecburiyet...
10. Burgaz'da bir numaram Kalpazankaya. Hafta sonları kuyu tandır yapıyor, gayet de iyi yapıyor. Sahilde mezebalık mevzubahisse, Barba ya da Fincan... Ergün Pastanesi mayınlarla dolu; hepsi taze, hepsi güzel... Ve iskeleye iki adım mesafedeki Cumhuriyet kahvesinde çay... Buradaki Melissa mı gevşetiyor sistemi, yoksa hâlâ yeşili bol olan Burgaz'ın umumi havası mı, gidip kendiniz test edin en iyisi.

2 TEMMUZ SALI

FERRAN ADRIA, ROBERT DOWNEY JR.'A GÖZ KOYMUŞ!
Ünlü şef Ferran Adria, elBulli'yle ilgili filmde kendisini Robert Downey Jr. oynasın istiyormuş. Bence Javier Bardem de uyardı ama bu aday için kötü söz söyleyen çarpılır. Ferran Adria kendisini kimin canlandıracağını hâlâ bilmiyormuş. "Robert Downey Jr. iyi olurdu," demiş, "Yemek yemeği seviyor, büyük aktör, müthiş filmlerde oynadı ve aşağı yukarı benim yaşımda." Fiziksel olarak da benzetiyor olabilir mi biraz kendine?! Fakat şöyle bir çakışma var: Downey JR., Jon Favreau'nun Chef filminde rol almakta. Sofia Vergara ve Scarlett Johansson'la beraber. Film 2014 Mayıs'ında vizyona girecek. Çekim tarihleri ayarlanır mı ayrı, bir de bu kadar yüksek dozda şeflik müessesesi aktöre fazla gelmez mi? elBulli'nin filmine dönersek, Lisa Abend'in The Sorcerer's Apprentices kitabından uyarlanacak ve meşhur restoranın geçen ağustos ayında kapanmasından önceki son bir yılına odaklanacak. Bütçenin 40 milyon dolar olduğu, çekimlerin bu yılın sonu başlayacağı yazılmıştı daha önce. Ve Ferran Adria'nın tahayyülümüzü zorlayan tarifi de "The Social Network ile Ratatouille arası" şeklindeydi! Hatta Aaron Sorkin tarafından yazılan bir restoran çizgi filmi mi, diye geyiği dönmüştü. Evet, böyle bir filmin Robert Downey JR.'a çok ihtiyacı olabilir!

3 TEMMUZ ÇARŞAMBA

FULLER'S DİLEMMA: YAŞASIN MI, KAHRETSİN Mİ!
Kalamış'taki mahalle barımız The Bow Bell's değişik biralar getiriyor. Bunu yaparak bize iyilik mi ediyor, kötülük mü, orası meçhul! Çünkü Fuller's çeşitleri insanın aklını başından alıyor! Fuller's bir İngiliz birası. London Pride en popüler olanı; nasıl diyorlar, rahat içimli ve dengeli. Benim favorimse alkolü biraz daha yüksek olan ödüllü ve daha bronz tondaki ESB. İkisinin de özel tombul Fuller's bardaklarına koyduğunuz andaki renkleri yeter. Dark biralardan hoşlananlar için London Porter var. Alkol seviyesi 8.5'er olan Golden Pride ve Vintage Ale'ı da üretiyor Fuller's ama bizim The Bow Bell's'de yok onlar. 'Maalesef' mi demeli, 'iyi ki' mi, insan arada kalıyor, zira yazın bu kadar biranın vicdan azabı santimlerle apaçık ölçülebiliyor!

4 TEMMUZ PERŞEMBE

BİR MÜCEVHER OLARAK KÜRDAN, SANATIN NERESİNE DÜŞER?
Elimde Food and Feasting in Art diye bir kitap var. The J. Paul Getty Museum basmış. Yemekler, şölenler, sofralar... Şarküteriden meyvelere, gümüş takımlardan sirkeye, yemekle bağlantılı hemen her şey sanatta nasıl yer bulmuş kendine, bütün o tabloları referans vererek göstermekte. Kürdanın sanatta ciddi yeri var mesela! Romalılarda ağaçtan mamul kürdanın yanında tüy de kullanılıyor. 16. yüzyılda ise altından, mineden ve değerli taşlardan yapılma kürdanlar gözde. Birer mücevher gibi tasarlanıp, kolye olarak boyunda taşınıyor kürdanlar! Lorenzo Lotto'nun Portrait of Lucina Brembati adlı eserinde (1518) gördüğünüz şık takı, evet bir kürdan! Kürdan rica ettiğinizde unutan garsonlara, masaya koymayıp da istemek zorunda bırakan işletmecilere karşı, keşke tekrar moda olsa!

5 TEMMUZ CUMA

BİZDE ONA MEZE DEĞİL İFTARİYELİK DENİR!
Haftalardır yüzlerce Ramazan e-mail'i yağıyor. Bir sürü otel, restoran, kafe, hatta fast food'cu, özel iftar menüleri hazırlamış, bunu duyuruyor. Açık büfesi olanlar, sayıyor da sayıyor... Fakat bir değil, üç değil, hayret verici çokluktaki metinde ilginç bir durum var, bir kelime: "Mezeler"... Bazen de iki kelime: "Meze çeşitleri" ya da "Soğuk mezeler"... Bazısı iftariyelik yerine kullanmakta bunu, kimisi de zeytinyağlıları kastetmekte... 'Meze' Farsçada tat veya çeşni anlamına geliyor. Tadılacak, çeşnisine bakılacak yemek demek. Karın doyurmalık değil, tadımlık. Metin yazarları da bunu anlatmak istiyor herhalde, ama meze bizde içkiyi de çağrıştıran bir şey. İnsanın aklına gayri ihtiyari rakı sofrası getiriyor! Hayır, bizde ona iftariyelik denir, zeytinyağlılar denir... Bu iki kelime, 'meze'yle kastedilenleri pekala kapsar. Ne oldu da iftar sofrasını çilingir sofrasına dönüştürme ihtiyacı belirdi? Tuhaf.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.