YAZARA MAİL GÖNDER Taksim'i takdim etmek...

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Dünyanın büyük ve gözde şehirlerinde o kentin tarihiyle bütünleşmiş meydanlar mevcuttur. Paris'te Place de la Republic, İspanya'da Plaza del Sol, Londra'da Trafalgar Square böyledir. Kitleler buralarda toplanır, görüşlerini açıklar. Vurma, kırma var mıdır derseniz, hayır, yoktur

1 Mayıs geldi geçti. Her yıl olduğu gibi bu yıl da korkulara, endişelere neden oldu. Şehir, daha bir gün öncesinden kapandı. 30 Nisan akşamı okulda işim çok geç bitti. Saat 21'de çıktım. Haliç'teydim. Bebek üstüne varmam bir saatten fazla sürdü. Ertesi gün ayrı bir serüven. Metrolar çalışmıyor. Meydanlara girilmiyor. Yollar kapalı. Sabah 6.30'da şehir tutuldu. Belli bir kuşağın sol şairleri, Nazım Hikmet'ten başlayarak böyle bir durumu proleterya devrimi için düşünmüşlerdi. Attila İlhan'ın 'genel grev' diye biraz manasız bir şiiri vardır mesela ve daha çok da Nazım Hikmet'in 'Adedi devir/sıfır./Şehir/sustu/ Kenetlendi nokta nokta şehrinin/ asfalt-beton çenesi:/bin dokuz/ yüz nokta nokta senesi/nokta nokta/ ayında.../Cadde boş./bir uçtan bir uca koş./Cadde boş/bomboş/ cebim gibi/Kesildi akmıyor su.../ Ne bir motor uğultusu/ne/dönen bir tekerlek var./Rüzgar:/sürüklüyor asfaltta Mister Ford`un adını:/ duvardan kopan renkli bir ilan kaadını/kaldırımda savuruyor../ Üç adam/Üç adam duruyor:...' şeklinde devam eden Sesini Kaybeden Şehir adlı şiirini anımsatır. İsterseniz, buyurun karşılaştırın: 'şehirde ne olduysa/birden saatler durdu/sokak lambaları deli sarı patladılar/canavar düdükleri/ uğulduyordu/üç sehpa kuruldu üç adam asıldılar/genç bir kız bir mavi timsah doğurdu//sessizliği büyütüyor radyo pilonları/dudak dudağa değse yangın parlayacak/ bir yıldırım tutuklamış telefonları/ musluklarda ıslıklar sular akmayacak/özgür ve bağımsız sokakta çöp bidonları...
Neyse, üstünde duracağım mesele bu değil. 1 Mayıs tartışmalarının odak noktası, yani Taksim Meydanı. Yukarıda bahsettiğim 'savaş durumu' başka bir şey için değil, Taksim'de 1 Mayıs kutlamalarının ve anmalarının yapılmaması için. Ben de buna değinmek istiyorum, Taksim'i bu kertede 'gerilimli' bir mekan haline getiren nedir, nedir bu Taksim konusunun iç yüzü biraz ona değinmek istiyorum.

CAMİ DE BİR MEYDANDIR
Hemen belirteyim ki, dünyanın büyük ve gözde şehirlerinin tamamında o kentin tarihiyle, daha doğrusu eylem tarihiyle bütünleşmiş meydanlar mevcuttur. Paris'te Place de la Republic (Cumhuriyet) meydanı böyledir. İspanya'da Plaza del Sol böyledir. Londra'da Trafalgar Square böyledir. Bu meydanlar gösteri ve 'beyanat' meydanlarıdır. Kitleler buralarda toplanır, görüşlerini açıklar. Vurma, kırma, yıkma var mıdır derseniz, hayır, yoktur. Ama mesele onun ötesindedir. Meydanların bu türden eylemler için kullanılmasına dönük anlayış, kabul ve hoşgörüdür.
Esasen meydan kavramı böyle bir geçmişten gelir. Antik Yunan'da Agora/Meydan siyasetin yapıldığı/gerçekleştirildiği yerdi. Karşılaşma ve konuşma siyasetin özüydü. Siyaset ve nihayet demokrasi diyalojik bir olguydu. Eğer söz ve konuşma/diyalog yoksa demokrasi de yoktu.
Şu anlattığım, meydanlardaki politikadır, meydanların ürettiği politikadır. Ama bir de 'meydan politikaları' diyeceğim bir gerçek var. İktidarlar meydan yaparlar. Yeryüzünde bütün güçlü ve hakim yönetimler bu niteliklerini meydanlar inşa ederek vurgular. Roma'nın meydanları bu maksadı taşırdı. Ankara'yı düşününüz. Yeni rejim, Cumhuriyet, Ulus meydanını inşa etmiş, devletin ve rejimin kurucusunun heykeliyle donatmıştır. Onu Kızılay Meydanı izler. Nihayet kentin Batı'sına doğru Tandoğan (şimdi yerinde bir kararla Anadolu Meydanı adını aldı) oluşturuldu.
Osmanlı'nın meydanları yoktu. Osmanlı toplumsal kültür olarak da siyasal kültür olarak da meydan gerçeğine uzaktı. Osmanlı'nın meydanını cami diye düşünmek gerekir. Hem avlusuyla camidir Osmanlı'nın meydanı hem de kubbesinin altıyla. Batının meydanlarıyla bu meydan farklıdır ama kültürel bir meseleden bahsediyoruz, niçin fark olmasın ki?...
Gene de dönüp dolaşıp demokratik meydan düşüncesine geliyoruz. Tanzimat bir çok şeyi Batı formuna soktuysa da meydan düşüncesini geliştiremedi. Bu İkinci Meşrutiyet'ten sonra yavaş yavaş kendisini gösteren bir eğilimdir. Nitekim bizdeki ilk meydan gösterisi olarak İstanbul'un işgaline karşı Halide Edip Hanım'ın da ateşli nutkunu söylediği Sultanahmet Meydanı mitingini anmak gerekir.
Derken Cumhuriyet yıllarının Beyazıt Meydanı meselesi gelir ortaya. Onlarca defa yapılıp bozulmuş bir meydan kurma girişimidir bu. Gene de olmamıştır. Fakat 27 Mayıs olaylarının ardından bu meydanın kendisine özgü bir bellek oluşturduğu muhakkaktır. Sonradan unutulmuş, onun yerini Taksim Meydanı almıştır.

GERİLİM ODAĞI
Taksim de öyle, büyük bir tartışmanın konusudur ve çeşitli defalar el değiştirmiş bir alandır. Cumhuriyet kıyametler koparan bir anıt yerleştirmiştir oraya. Derken 27 Mayıs'ın şimdi unutulmuş defne dalı sarılı süngüsü yer alır. Ardından neredeyse unutulan bu meydan yeniden 1 Mayıs olaylarıyla canlanır. Onu Ecevit'in unutulmaz 1977 Mitingi izler. Derken Taksim Gezi olaylarıyla özdeşleşir ve ilginç bir şekilde 'kapatılır'.
Aslında AKM tartışmaları başlayınca kapatıldı Taksim. Bu aklımın almadığı bir şeydir. İki gerekçe göstereyim 'anlayışsızlığıma'. Birincisi, eğer bu girişimin altında Taksim'in temsil ettiği mana varsa, bu işin doğal bir yanıdır. Lefebvre, muhteşem kitabında mekan-temsil/ iyet (represent/ation) ilişkisinden uzun uzun söz eder. Tam da öyle: mekanlar bellek ve temsiliyet alanlarıdır. Kapansalar da o güçlerini muhafaza edeceklerdir. Çünkü mekan zaten yeniden üretilen bir yerdir. Gene Lefebvre'in 'soyut mekan' dediği olgu mekanın üretimiyle ilgilidir. Mekan sadece fiziksel varlığıyla kaim değildir. Zihinsel üretimiyle de yaşar.
İkincisi, mekan dediğimiz alan, meydan dediğimiz geniş alan zaten çatışmaya dayalıdır ve bu nedenle de bazı ahvalde 'çatışma mekanı' (spaces of contest), olarak düşünülür. Başta belirttiğim gibi, Agora dediğimiz yerde siyaset bu gerilim, bu çatışma içinde teşekkül eder. Yani, nötr değildir meydan, üretkendir. O üretim de geniş ölçüde politikayla iç içedir.
Taksim Meydanı bu gerçekten payına düşeni misli misli almıştır. Kapatmak bu gerçekleri aşmaya yetmez. Oraya gidip gelindikçe dile getirdiğim bütün bu hususlar insanların belleğinde canlanır. Hatta 1 Mayıs gibi bir güne meydanın kapanması, kentin kapanması Taksim'e ait hatıraları örtmez. Aksine. Onları daha da canlı ve güçlü bir hale getirir. Kaldı ki, bugün Taksim Meydanı bahsettiğim bu gerilimi fiili bir gerçek olarak yaşıyor.
O boş, geniş, beton alan devletin de toplumun da, fiilen orada olmasalar dahi, soyut biçimde orada oldukları ve birbirlerinin gözüne baktıkları, adeta siperlerde birbirlerini bekledikleri alandır. Devlet, bir yolunu bulup orada ne yapmak istiyorsa onu gerçekleştirmeye çalışıyor. Toplum da bunu bekliyor, o ilk adımı gördüğü gün yerinden fırlamak için yay gibi gergin duruyor. Bu halin kendisi o meydanın yaşamadığı, siyaset üretmediği, gerilim doğurmadığı anlamına gelir mi hiç? Dolayısıyla kapatmak sadra şifa olmaz. Bizatihi bir sorundur. Kaldı ki, Taksim, şu anda sadece Gezi vs ile değil mesela cami yapılması düşüncesiyle de kendi gerilimini doğurmuştur. Orası artık doğrudan doğruya bir kat yeri, büküm noktası, gerilim odağıdır.

CANLI VE ÜRETKEN
Çözüm yok mu bu duruma? Bir defa olması gerekir. Ve bu oluşum birkaç basamak içermeli. Öncelikle Türkiye meydan sorununa ciddi bir çözüm bulmalı. Meydan soyut, yalıtılmış (izole) bir alan olmamalı. Meydan kentin içinde kalmalı, onun nabzı gibi atmalıdır. Kentin doğal ilişki ağının merkezi olmalıdır. İkincisi, meydan tam da bu niteliğiyle ele alınmalı, tanınmalı ve etkileşimin, diyaloğun meydanı olmalıdır. Meydanlar siyasetten korkmamalı, siyaset davet etmeli. Canlı, üretken, devingen olmalı.
Bu, daha önce de söylediğim, yazdığım gibi, Taksim'i taksim etmekten değil, takdim etmekten geçer...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.