YAZARA MAİL GÖNDER Hangi Attila İlhan?..

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Gelmiş geçmiş en büyük romancı muhayyilesiydi, Türk şiirini birkaç kere değiştirdi, çağının bütün artistik oluşumunu yakalamıştı. Keşke hep edebiyatçı kalsaydı dediğim çok olmuştur...

Sonradan aydım, meğer Haziran'ın 15'inde Attila Abi (İlhan), 90 yaşına girmiş. Aslına bakarsanız onu 100 yaşına kadar falan yaşar sanıyordum. Hem kendisine öylesine bakar hem de hayatta bir gün fazla yaşamak bir meziyettir diye düşünen kuşaktandı. Tam 80 yaşında iken, Princeton'daydım, bir sabah sevgili kardeşim Büyükelçi Aydın Sezgin vefatını haber verdi. Dondum kaldım. Fakat size ilginç bir şeyden bahsedeyim. Hep 'Allah'ım gibi biliyorum, kalpten öleceğim' derdi. Nitekim kalp krizinden öldü.
Korkardı ölümden. O nedenle ayrıldıktan sonra sadece bir defa kalan işlerini tasfiye etmek için geldi Ankara'ya. Bilgi Yayınevi'nde imza günü düzenlenmişti. Benim de yüksek lisans tezimi savunma günümdü. Çıkınca gittim. Akşamına da birlikte yemek yedik. (İçki içmeyen Attila Abinin oturur oturmaz "Rus salatası, bira" demesini unutmam. Sonra kuzu şiş yemişti.) Ardından da Piknik'le Kent Otel arasını birkaç defa yürüyerek arşınlamıştık.

MESELESİ TOPLUMDU
İlerleyen yıllarda onu İstanbul'da ziyaret ettim, 1996'da Cumhuriyet'te yazmaya başlayana kadar. Ondan sonra görüşmek istemedi. Politik görüşlerimiz bütün bütüne ayrışmıştı. 'Parola vatan işareti namus' diyordu, 'Avrasya'da dolaşan hayalet Sultan Galiyef' diyordu, 'küreselleşmeye hayır' diyordu. Ben de ne diyorsam onları söylüyordum. Bu nedenle beni eleştiren şeyler de söyledi. Zeynep Aliye, kendisine müteşekkirim, Mavi Adam adlı söyleşi kitabında beni ona karşı savunmak zorunda kalmıştı, işe bakın...
Uğraşıları bakımından bir 19. yüzyıl aydınıydı. Toplum, özellikle meselesiydi. Edebiyatçıydı, şair ve romancıydı, sonra siyasetle uğraştı, düşünce ürünleri de verdi. Fakat düşüncelerini derli toplu yazmadı. Gazetelere dağıttı onları. Hepimizin hastalığı olan köşe yazarlığında, birilerinden mülhem olarak, hep yazdığım gibi, bir çölü avuç avuç suyla sulamaya kalkarsınız. Ama İlhan bunu çok etkili bir şekilde yapmayı başardı. Hem üslubu vurucuydu hem de dehasıyla siyasal alanı kullanmasını bildi, konjonktürü yakaladı, şekillendirdi. En büyük merakı cenazesinin nasıl kalkacağıydı. Ulusalcı kesim o cenazeyi sırtladı. Tabutunu askerler taşıdı. Eski milliyetçiler konuşma yaptı. Bütün bunlar onun genel profilini çıkarır ama ayrıntıları vermez. O ayrıntılar henüz irdelenmemiştir.
Beni en çok düşündüren, İlhan'ın alafranga-alaturka tarihidir. Bu çok ilginçtir. 1970'lerin ortasına kadar İlhan tam manasıyla alafranga bir şairdir. 1950'de sadece bir iki ay için Paris'e gitmiştir. Fakat bu onu 'çarpmaya' yeter. Gelir, tekrar gider. Biraz daha uzunca süre kalır Paris'te. Bu arada şiirlerini yazar. İlk kitabı Duvar olgun şiirler barındırsa da bir amatörün kitabıdır. Asıl 'bomba' Kaptan'la ve sonradan Sisler Bulvarı'nı oluşturacak şiirlerle patlar. Bunlar kısmen varoluşçu, bireysel bunalımları kent fonu üstüne işleyen şiirlerdir. Dayanılmaz bir söyleyişi vardır. Olağanüstü kuvvette benzetmeler içerir. Gerçi kitabın 'dışardan içeri' gibi gene bir amatörce 'toplumsal' boyutu da vardır ama bir kalem geçelim. Attila İlhan egzotik bir 'Paris şairi'dir.
Bu serüven dönüşerek devam eder. Fakat bu dönüşüm içe doğrudur. Kaptan'ın, Sisler Bulvarı'nın arka kent fonu önemli ölçüde zayıflamış, haddinden fazla dramatik, hatta melodramatik bir şiir doğmuştur. İşte şu dillere pelesenk olan Yağmur Kaçağı, Ben Sana Mecburum, Bela Çiçeği gibi şiirler bu gergefe dokunur.
Bu arada romanlar gelir. Sokaktaki Adam ilk romandır ama ustalığıyla şaşırtıcıdır. İlhan büyük teoriler yerleştirir roman kişilerinin arkasına ama bütün o dekor, konu, kahramanlar haddinden fazla olmayan, gerçek dışı diyeyim, bir dünyayı anlatır. Toplumda karşılığı olmayan insanlardır. Hep o egzotizim...
1960'ta İlhan artık yeniktir. Sinemayı denemiştir, başa çıkamamıştır. Kafasında büyük işler yapmak hırsıyla yaşar ve gidip gene Paris'e sığınır. Hep şöyle kabul ettim, ikinci Paris'te kendine göre Marksizmi buldu. Üçüncü Paris'te ise cinselliği keşfetti. Yasak Sevişmek şiirleri artık daha ilerisi olmayan Paris'tir.

DÖNÜŞÜM BAŞLAR

Sonra Türkiye'ye döner, sonra dönüşümü başlar. Artık neredeyse unutulmuş bir eski şairdir. Şiirde yeni rüzgarlar eser. Hepsine şiddetle, hırsla, inançla karşı çıkar. İzmir'e sığınmıştır. Ve romana odaklanır. Bu onun 'memlekete gelmesi'dir. Paris'ten Yön dergisine hâlâ alafranga yazılar yazmışsa da, artık onları aşmıştır. Klasik derdimiz olan Batı-Doğu ikilemi üstünde düşünmektedir. Baştan beri yaşadığı Kemalizmi/Atatürkçülüğü git gide koyulaştırır ve sentezini tamamlar. Bu, neredeyse bire bir Ziya Gökalp düşüncesinin uygulamasıdır. Batıyı teknik olarak kabul eder, gerisinin baştan başa yerli olmasını ister. Şiirinde Osmanlı edebiyatına dönerken Aynanın İçindekiler roman dizisiyle yakın dönem tarihini 'doğrultmaya' çalışır. Hangi Batı gibi gene sarsıcı denemelerini o ara yayınlar. Ama kitabın birinci baskısıyla diğer baskılarını karşılaştıranlar aradaki farkı görecektir. İlkinde dünyayı anlamaya ve tanımlamaya çalışan bir yazardır sonraki baskılarda 'dışarıyı' a'dan z'ye reddeder.
İşte bu dönüşüm onu git gide başka bir yere çekti. Katılaştı. 1980'lerde neo-liberalizm geldiğinde ve solun pabucu dama atıldığında boşluğa düştü. Görüşlerinde haklı çıkmış, özgürlükçü sosyalizm kazanmıştı. O dönemdeki telefonlaşmalarımızı anımsıyorum, 1980'lerin sonuna doğru, kırgın ve çaresizdi. Çünkü düşmanı kalmamıştı. Sol tartışmaları onu Batı'yla yüz yüze getiriyordu. Berlin Duvarı yıkılınca macera bitti.
O kadar hırslı, kavgacı Attila İlhan boş duracak değildi ya, Türkiye'de çok insanın yaşadığını yaşadı ve 'mektepten memlekete' geçmiş birisi olarak bu çizgisini derinleştirdi. 1990'ların ortasında, hayatı boyunca onca kızdığı Cumhuriyet gazetesine döndü, Ulusalcı, Avrasyacı, Galiyefçi oldu, yerlicilik derken en koyusundan millicilik yapmaya başladı, Devrimci-ülkücü buluşmasını sağlamaya çalıştı. Neredeyse alter egosu haline getirdiği Mustafa Kemal'i bir romancı muhayyilesiyle kazdıkça kazdı ve çok kuvvetli üslubuyla da bambaşka bir siyaset kimliğine dönüştürdü.
İlginç olanı İlhan'ın bu dönemde bir başka taraftan da Müslümanlığı keşfetmesidir. Bunu hep 'yüzünden' yaşadı. Fakat oruçtan, namazdan, Müslümanlıktan tek bir kelimeyle söz etmeyen Türk romanında, tek bir Müslüman karakteri bulunmayan Türk romanında ezan kelimesini romanının başlığına taşıdı: Dersaadet'te Sabah Ezanları.. Belki 'yabancı' başlamış, çok yerli ölmüştü ama bu yerliliğin manasını ayrıca düşünen henüz çıkmadı. Oysa bu tarih gayet bize özgü bir tarihtir ve sanırım İlhan, Tanzimat'tan bu yana gelen uzun öykünün son halkasıdır.
Gelmiş geçmiş en büyük romancı muhayyilesiydi, Türk şiirini birkaç kere değiştirdi, dehaya yakın bir zekadaydı, çağının bütün artistik oluşumunu yakalamıştı. Keşke hep edebiyatçı kalsaydı dediğim çok olmuştur. Haydi ondan da vazgeçtim, keşke yaşasaydı...
.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.