Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Batı Batı olarak dursun, biz de onu izleyelim ama Osmanlı'nın da bir nüve, bir çekirdek, bir tohum, bir DNA olarak bizde yaşadığını bilip ama bittiğini, tamamlandığını kabul edip onu sentez vs. gibi her türden zorlama teknik çabadan çıkarıp sadece öğrenelim, bilelim ve icra edelim

Son birkaç zamandır Türkiye'nin dış dünyadaki tanıtımı gibi bazı konular üstünde düşünüyorum, biraz da kaçınılmaz biçimde, çünkü, ucundan kıyısından öyle bazı işlerle meşgul olmak zorunda kaldım. Bu tür çabalar, faaliyetler, son 25 yıldır yakından hatta içinden izliyorum hep kendimizi dünyaya anlatmak 'girişimiyle' dolu. Bu tavrın altında başka bir mantık var. Dünyanın bizi 'kem gözle' gördüğüne inanıyoruz.
Dünyanın diğer ülkelerinden çok farklı bir geçmişe ve kültüre sahip olduğumuzu düşünüyoruz. Kimsenin bizi kabul etmediğine, bize ait önyargılar taşıdığına, daha da beteri, herkesin bize düşman olduğuna, bize oyunlar oynadığına kaniyiz.
Kısacası kendimizi dışlanmış, yalnız, yorgun hissediyoruz. Bir yerde imkan bulunca da 'sandığınız gibi değiliz, farklıyız' deyip, 'özelliklerimizi' anlatmaya başlıyoruz.
Bu algının, anlayışın bir de öteki yüzü var. Özellikle Avrupa'nın yani Batı'nın bize karşı ittifak ettiğine, biz söz konusu olduğumuzda farklı Batı ülkelerinin aralarındaki tüm anlaşmazlıkları, ayrılıkları giderdiğine inanıyoruz. Ne yaparsak yapalım bizi eşitleri olarak görmeyecekleri konusundaki önyargımız ise haydi haydi pekişmiş durumda.
Bu algı Türkiye'nin sağcılarıyla solcuları arasında hemen hemen hiç değişmiyor. Arada çok iyi bildiğim bir nüans var sadece: sol veya daha doğru bir deyişle Batı yanlıları, Avrupa'yı bu 'dışlayışında' haklı görüyor. Batı hayranlıkları içinden bakıp "Bizi ne yapsın adamlar" diyor. Batı karşıtları ise bu dışlanmayı öfke duyarak kabulleniyor; Avrupa'ya yeri geldiğinde, günü eriştiğinde "Haddini bildireceğiz" diye bakıyor. Beni de daha çok bu kısmı ilgilendiriyor işin.

BİZİ UYUTUYORLAR

Merkez sağ diyeceğimiz bir kesim çok uzun süre anlattığım, ana hatlarınız çizdiğim bu zihinsel kabulle yaşadı. Fakat bu çevreler (DP, AP, ANAP vb) son kertede Batılıydı, Batıcıydı. Dolayısıyla Batı'ya kızardı, şu anlattığım ruh haline sahipti ama gene de Batı ile ilişkisini sürdürürdü. Sonra özellikle Müslüman ve milliyetçi sağın devreye girmesi neticesinde yakınmalarımız aynı kaldı ama bu defa Batı dışlanan, sırt dönülen, reddedilen bir 'olgu' haline geldi.
Olgu diyorum çünkü Batı eleştirisi kültürden tarihe, zaman zaman ekonomik sisteme (kapitalizme) kadar uzadı. (Erbakan Hoca'nın "Onlar ortak biz pazar" sözünü anımsıyoruz. Sosyalist Müslümanların 'şiddetli' kapitalizm eleştirisini, aynı şekilde milliyetçi sağın "Bizi uyutuyorlar" eleştirisini anımsıyoruz.)
Özellikle bu yaklaşımın iki sonucu oldu. Birincisi, Osmanlı'yı yeniden keşfetmeye başladık. Fakat bu keşif çok da öyle gerçekler üstünden olmadı. Kafamızda kurduğumuz, doğal olarak sadece meziyetler ve faziletlerle donattığımız bir Osmanlıyı keşfetmeye koyulduk. Daha doğrusu onu önce yarattık ardından keşfettik sonra da uygulamaya çalıştık. İkincisi, kendimize, geçmişimize 'bu' Osmanlı üstünden baktığımızdan onun Batı'dan tamamen kopuk, tamamen farklı ve çok daha yüksek bir medeniyet inşa ettiğini düşündük.
Osmanlı medeniyetinin ulviyeti hakkında söylenecek hiçbir şey yok. Ben onun Batı ile popüler bilinç içindeki mukayesesi hakkında bir işarette bulunuyorum. Osmanlı kadar elbette Batı da medeniyet inşa etmiştir ve elbette bunlar zorunlu olarak birbirlerine üstün olmak zorunda değildir. Barok da muhteşem yapıtlar üretmiştir, her düzeyde, Osmanlı klasik çağı da. Birbirinden farklıdırlar ve ayrı ayrı mükemmeldirler. Ne bileyim, bir işlemeli makası görüp bunun Osmanlının 'eşsizliği'nin bir göstergesi olduğunu varsaymak, onu diğer medeniyetlerden büsbütün farklı bir yere oturtan bir nişan olarak o makası seçmek bir haksızlıktır.

OSMANLI BİTMİŞTİR

Batı saray kültürleri de diyelim bu kadar yüksektir. Osmanlı'nın farkı varsa ki kuşkusuz var, onu başka düzeylerde aramak gerek. O da yorum düzeyinde ortaya çıkar. Örneğin cami kubbesinin anlamıdır o özgüllüğü meydana getiren. Öte yandan kubbenin bir genetik, morfolojik yapısı vardır, Osmanlı ona bahsettiğim 'anlam' bağlamında bir katkıda bulunmuştur. Batıyla olan 'hesaplaşmayı' bu kabuller üstünden götürmek gerekir.
Bütün bu değerlendirmeler içinde bizim iç oryantalizmimizden kaynaklanan, kendimize Batı'nın 'zehirli' gözlükleriyle bakmaktan köklenen bir kimlik sorunumuzun önemli bir rol oynadığı açık.
'Biz şuyuz' demek kaçınılmaz olarak ya 'siz busunuz' tanımını çok benimseyip ona tepki göstermektir ya da onun içimize işlemesinden sonra, kendimizi Batı'nın yerine koyup eleştirip, yeniden bir kimlik inşa etme gayretidir.
İş o hale gelmiştir ki, kanımca, kendi gerçeğinin dışında bu 'yeni Osmanlı' adeta bilinç dışımız olmak üzeredir. Bu halin de iki boyutu var.
Birincisi, bu 'yanlış' değerlendirme bizde bazı yanlış 'uygulamalara' yol açıyor.
Çok şaşırtıcı bir örnek vereyim. Muhafazakar ailelerimizin evlerinde salonlar oymalı, kakmalı, altın varaklı, geniş, iri koltuk ve kanepelerle yüklüdür. İtiraf edelim ki, o mobilya tarz ve üslubunu saraya ait, Osmanlı'ya ait sayıyoruz. Doğrudur ve aynen böyledir: Osmanlı sarayı, 1870'lerden sonra aynen böyledir.
Sedir, divan yavaş yavaş kalkmış yerini bu tür mobilyaya bırakmıştır. Fakat bir şeyi unutuyoruz: bu mobilya Batı'dan gelmiştir ve genellikle de XV ve XVI. Louis tarzı Fransız mobilyasıdır. Bütün o altın varaklarla donatılmış tırnaklar vs tamamı Fransız Rokokosunun etkisidir. Böylece bize, geçmişimize, Osmanlıya ait derken aslında Fransızları taklit ediyoruz.
Televizyonda gördüm. Başbakanın ya konutu ya çalışma odası tıpa tıp Fransız mobilyasıdır. Bu işten anlayan bir yabancı onların ne işi olduğunu açık açık ve hayret ederek sorar. Antika ise o da ayrı bir derttir ve bu darboğazı aşmaya yetmez.
Önce bu durumun nedeni üstünde durayım sonra ne yapmak gerekir onu belirteyim.
Cemal Kafadar kendisiyle yapılan bir mülakatta nedeni açıklıyor ve Osmanlı'nın bittiğine bir türlü inanmadığımızı belirtiyor, "Nokta koyamadık" diyor. Bu saptamayı toplumsal psikoloji açısından ayrıca derinleştirmek gerekirse de bir yana bırakıp şunu vurgulayayım. Evet, Osmanlı bitmiştir. Bu onu daha önceleri yapıldığı gibi yok saymak anlamına gelmez. Gelmemeli. Asla. Aksine o büyük ve görkemli medeniyeti bittiğini kabul ederek değerlendirmek gerekir.

ÇAĞDAŞLIK ÇİZGİSİ
Onun bu çağda devam ettirilemeyeceğini, o yöndeki bütün adımların taklitten öteye gidemeyeceğini bilmek gerekir. Nasıl klasik Batı müziği tamamlanmış bir tür ise ve bugün sahip olduğu saygınlık bu gerçeğin benimsenmesinden kaynaklanıyorsa Osmanlı için de gerçek budur. Yani eğitim ve öğretimdir.
İkincisi, bu durumda yapılması gereken estetik ve kültürel planda çağdaşlaşmaktır. Eğer başbakanın salonunu bugünün en çağdaş çizgilere sahip mobilyalarıyla tefriş edersek kimse yadırgamayacağı gibi, aksine, farklı bir şekilde değerlendirecektir. Bu bir takdir arayışı değildir, ona ihtiyacımız yok. Kendi içimizde ve gözümüzde tuttuğumuz, tutmamız gereken yerden söz ediyorum.
Öte yandan eğer Osmanlı'yı sonuna kadar, edebiyatı, müziği, mimarisi ile sonuna kadar bilir ve öğretir ama çağdaşlık çizgisini izlersek emin olun Osmanlı dönüşerek gelecek ve o çizgiye intikal edecektir. Kaçınılmazdır. Hiçbir şey sanat tarihinde yoktan var olmuyor. Her şey yapısal bir dönüşümle yeniden üretiliyor. Osmanlı da bütün azameti, şatafatı, heybetiyle ve elbette tevazuu ve incelikleriyle bu dairede yeniden gündeme gelecektir. Yeni, diyelim mobilya, hem çağdaş hem özgün hem Osmanlı olacaktır.
Bir başka tür Batılılaşmadan mı söz ediyorum, emin değilim. Batılılaşma başlı başına sorunlu bir kavram. Ben çağdaşlıktan söz açıyorum. O çizgide Batı ile aşk ve nefret ilişkisi dışında her şey ve hiçbir şey dışında kurulacak yeni bir ilişki olduğuna eminim. Günü ve zamanı geldi, soralım; Batılı olmayan kim var içimizde ve dünyada?

GERÇEK OSMANLI
İstediğimiz kadar Müslüman ve Türk olalım Batılı değil miyiz, ama şöyle ama böyle. Sonunda dünyada şu veya bu şekilde Batılı olmayan kim var, Araplar mı, Batı'ya karşı sömürgecilik savaşı veren Afrikalılar mı? Bize de Yaralı Bilinç isimli kitabı çevrilen İranlı düşünür Daryush Shayegan herkesin kendi tarzında Batılı olduğunu söylüyor son mülakatlarından birinde. Kaftanla ve kavukla dolaşmıyoruz, neticede.
Daha önce medeniyet-kültür ayrımı yaptık ve Batı'nın tekniğini alıp içini kendimiz doldurmak istedik. Olmadı. Batı büyük bir forma dönüştü ve dışına çıkamadık. Şimdi Batı- Doğu ikilemini aştığımız bir dönemde varsın Batı Batı olarak dursun, biz de onu izleyelim ama Osmanlının da bir nüve, bir çekirdek, bir tohum, bir DNA olarak bizde yaşadığını bilip ama bittiğini, tamamlandığını kabul edip onu sentez vs gibi her türden zorlama teknik çabadan çıkarıp sadece öğrenelim, bilelim ve icra edelim.
O zaman gerçek Osmanlı'yı yakalayacağız, emin olun. Çünkü Osmanlı kendi çağının içinde en çağdaş noktaydı!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER