Türkiye'nin en iyi haber sitesi

23 Haziran 2016
Nostalji ne garip duygu. Bende olmadığını kaç defa yazdım. Neden yoksunum diye de düşündüm. Hep bugünün içinde yaşamaktan mı, kendimle mutmain olmaktan mı, cevaplarım var elbette ama önemli değil; gerçek yerli yerinde duruyor, nostalji duygum yok. Gene de dayanamadım, belirteyim: pek bilinmiyor ama nostalji esasında 'eve dönmek' ('nostos') ve 'acı' (algos) sözcüklerinden mürekkep. Bizdeki karşığıyla 'sıla hasreti' demek. Bende olmayan işte o, sıla özlemi. Ayağımı bastığım toprak yurdumdur, gerisi özlemdir ama kültürel bir özlemdir, o kadar...
Ama Paris'te bu bakımdan çok şaşırtıcı bir gece oldu. Önce Coupol'de yemek yedik. Al sana bir sıla, ev. Kaç yıl oldu bu lokantaya ilk kez geleli. Ne anılarım var, kulaklarımdan fışkırıyor.
Lokanta nispeten boştu. Paris terörden ve Britanya'nın AB'den çıkmasından Coupole'ü ve Montparnasse'ı boşaltacak kadar etkilenmiş, besbelli. Çıktık. Ali'ye, kapının önünde ansızın, "Haydi o bara" dedim. 'Ev' arıyorum ya (!) kendime, al sana bir tane daha. Ben hayatta oldukça, gidip gelmesem de, açık kalmasını istediğim sayılı yerlerden biri, bu nefis bar, caz kulübü. İçeride oturduk, Paris nispeten serin, ama kapıdan girip çıkıyorum, konuşuyoruz. Hangi ev? Evden bile benim için daha rahat, daha sıcak bir mekan burası. Hep orada kalmak istiyorum. O nefis barda oturmak, o masalarda, yıllarca yaptığım gibi ve yazmak!
Neyse, çıktık, biz çocuklarla ayrıldık, gelin dedim onlara, başka bir mekana. Ama bir sürpriz. Bir kaç adım attık, bulvar loş ve ıssız, gece ilerlemiş. Bir binanın önünde durduk. Akın'a "Bak" dedim, "Aaa" dedi, 15 yıl önce dil öğrenmek için gittiği okul. Duygulandı! Kapının önünde resimlerini çektim.
İşte yeniden 'eve dönüş', bu gece, bir daha. Yürüdük, o nefis adları olan sokaklardan geçtik. Yıllarca yürüdüğüm bu sokaklar bir de milimi milimine Jorge Semprun'un Neçayef Dönüyor kitabının başında yer alır. Dehşete düşmüştüm o romanı ilk okuduğumda bu 'karşılaşma' nedeniyle.
Gece devam ediyor Hâlâ devam ediyor, 'ev' metaforu ve son duraktayız: Closerie des Lilas. Sadece benim evim mi? Yahya Kemal'den bahsediyorum, burada belki de Lenin, Appolinaire, Max Jacop ve Picasso ile oturdu ama fark etmedi diyorum. Giriyoruz. Gece çok geçmiş. Ama bar yerli yerinde, insanlar ayakta, masalarda. Hayat devam ediyor. Konuşuyoruz. Nefis bir garson bize yardım ediyor, derken, Akın, şak diye Yahya Kemal'in masasını buluyor. Buyurun, evlerden ev beğenin. Hangimizin evi, benim mi, Yahya Kemal'in mi? Hangisi ev? Paris mi, Closerie mi?
Neticede biraz oturduk, çıktık. Kaldırıma yeniden ayak bastığımda o dakika anladım ve içimden "Paris bir nostos" dedim kendi kendime. Çocuklar duymadılar!...

27 Haziran 2016
Kuzgun Acar'ı görmek
Bugün yönetim kurulu toplantısından önce Sakıp Sabancı Müzesi'nin bahçesinde gidip gördüğüm, nefis bir şekilde sergilenen Kuzgun Acar rölyefinin bir benzerini ben 1960'ların ortasından sonra, 1970'lerin başında Ankara'da Gökdelen diye anılan binanın cephesinde gördüm.
Ankara'da o zamanlar aileler akşamları yürüyüşe çıkardı.
İşte o gezintilerde Gökdelen'in (sonradan 'Gima') üstünde garip, anlaşılmaz bir 'şey' zuhur etti. Bakar bakar pek bir mana veremezdik. 1970'lerin başıydı ve 'terör' olaylarıyla şiddetli bir şekilde sarsılıyordu. Sol ve sağ örgütler çatışmaya başlamıştı. Ama asıl 1975 sonrasına sarkacak o çatışmadan öncesini yaşıyorduk. Solun rüzgarı esiyordu. Sol gruplar banka soyuyor, adam kaçırıyor, öldürüyordu. 'komünizm' tehlikesiyle (!) ürperiyordu. Soğuk Savaş buydu!
O sıralarda o heykelle ilgili bir 'açıklama' duydum. Efendim, heykeli oraya solcular yerleştirmiş, sol bir heykelmiş (aslında rölyef), sanatçısı da solcuymuş. Bu yapıt bilhassa seçilmiş, çünkü maksadı ülkeyi bölmekmiş. Bu şöyle olacakmış: insanlar bakıp manasını anlayamayacaklar, herkes kendine göre yorumlayacak, doğan farklılıklar, anlaşmazlıklar işte toplumsal bölünmeye yol açacakmış.
O rölyefin adının 'Türkiye' olduğunu eminim bilmiyorlardı. Bir de bilselerdi... Daha sonra Türkiye'de Çağdaş Sanat: 1980-2000 (Akbank) kitabımda da anlattığım üzere çok üzücü bir kaderi oldu.
Bu söylentilerden sonra o meşhur ve meşum 12 Mart darbesi geldi 1971 yılında. çalkalandı, aydınlar ezildi, tepelerine devlet 'balyoz' olarak indi. Bir sabah uyandık ki, Kuzgun Acar'ın rölyefinin yerinde yeller esiyor. Sonradan öğrendiğimize göre askeri yönetim kaldırtmış, böyle saçma şey olmaz diye ve o söylentilerin 'ışığında'. Rölyef hurda demir fiyatına satıldı ve muhtemelen bir fırında eritildi.
Bana göre Türkiye'de çağdaş sanatın öncülerinden Acar'ın o dönemde yaptığı birkaç rölyef var. Bunlardan biri de Unkapanı'ndaki İMÇ Çarşısı'nın duvarındaydı. Bir gün SSM Müdürü Nazan Hanım, çarşı esnafının gözü gibi baktığı bu heykeli onarttığını ve sergilemek istediklerini belirtti. Hepimiz bayram ettik. İşte iki ay boyunca müzede gösterilecek bu rölyef odur. Bir de birkaç yıl önce Contemporary Istanbul Fuarı'nda, bir galeri, bir Kuzgun Acar heykeli sergiledi. Nefisti. Görüp görülen Acar heykelleri bu kadar.
Acar, çok önemli bir sanatçı. Zamanında hiç ilgi görmedi diyemem. Belirttiğim o ortamda Acar'ın işi ilgi gördü de, herhalde çok farklı bir optikten algılandı. 'Devrim' bağlamında değerlendirildi. Kuşkusuz o da önemli, insanların Brecht okuduğu, oynadığı, Marks'a merak sardığı bir dönemde bu değerlendirme asla yanlış değil, tersine özel bir anlam taşıyor. Ama bugün o sanatın yeniden görülmesi gerekir. Çok önemli ve kayıp bir sanatçı şimdi Kuzgun Acar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER