YAZARA MAİL GÖNDER Yerli ve EKREM olmak

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Olan bitene İstanbul'dan bakmak kolay. Göğüs göğse yürütülen yurt savunması için uzaktan abuk sabuk konuşmak serbest.

İlle ve lakin vatan için canını feda edenleri içinde hissetmek, göğsünde kalp taşıyanlara mahsus bir yetenek olsa gerek.
Yoksa her şey boş. Yüreğinde taş ocağı işletenlerden vicdan çıkarmak, aydın çıkarmak, sanatçı falan çıkarmak safiyane bir gayret.

Kendi ülkesiyle alay edebilmek, şahadetleri siyasi garezleri için not eden köşe yazarlarının durumuna düşmek, bir gün Putin, bir gün Esad olmak…

Ama bir türlü Türkiyeli olmamak, olamamak!

Gayri milli, mandacı ve yerlerde sürünen bir lejyoner.

Nasıl da büyük bir ibrettir. Ne yalan bir cumhuriyetçiliktir bu…

Silahlı "tek parti" örgütünün şehirlerin altına bomba seren Stalinci deliliğiyle çarpışan, nefsi müdafaa yapan askerler, polisler, o civanlar; Türkmen Dağına koşmuş dağ gibi delikanlılar terütaze hayatlarını bu ülke "Suriye olmasın!" diye feda ediyorlar.

Siyasi düşüncesi ne olursa olsun mahallesini, milletini seven bir an için durur, susar. Hürmet eder...

Bu kuyruğu kaptırmış "ulu-solcuların," bu şifonyer Kemalistlerinin umurunda bile değil ama. Hala laf sokuşturmanın peşindeler.

Başımızı eğiyor ve düşünüyoruz…

Geçen gün güneş çıkınca, adanın Balıkçılar Kahvesinin önünde güneşe verdik yüzümüzü Kemal ile! Kemal, taşımacılar kâhyası. Hoş sohbet. Lehçesi sıcak. Amelelikten gelme bir Anadolu insanı.

"Bunların derdi Kürtlük falan değil. Biz neler çektik ya!" diye başlıyor. "Şu parkın önünde oturuyorduk. Aman diyorlardı önünüze bakın etrafa bakmayın anında ihbar eder, alırlar sizi! İnşaatlarda çalışıyorduk. Akşamüstü yıkanıp o banka oturuyor, karşı kahveden çay almaya bile çekiniyorduk. Yine de şikâyet ediyorlardı bizi. Polis gelip alıyordu, falaka hakaret.

Bir dükkânım vardı. Çocuklar İbrahim Tatlıses'ten Kürtçe bir şarkı çaldılar diye yıkacaklardı neredeyse, sen ne diyorsun beyim? Şimdi oho her şey serbest. Nankörlüğün lüzumu yok. Bunlar yalan söylüyor.

Neler gördük. Her hırsızlıkta, şunda bunda bizim çocuklar alınıyordu. Sonra bir komiser geldi de buraya, yukarda şantiyedeydik. Oturdu bizle, makarnayla sahur yaptı. Bizi anladı. Bütün arkadaşları terörcü değil de memleket sevdalısı o komiser yaptı! Çünkü bize insan muamelesi yaptı. Bu insanları hep o kazandı..."

En ufak bir sarsıntıda ırkçı-linç edici sözlere kapılanlara da tahammülün zamanı geçti artık. Geriye dönüşün olamayacağı daha net anlatılmalı. Bunu bileğe dövme yapmalı, diye geçiyor içimden.

Sonra bizim ünlü aydınların meyhanede çektirdikleri bir fotoğraf geliyor gözümün önüne.

Şöyle bir konuşmayla paylaşıldı sosyal medyada:
Garson:
Efendim, sizleri burada görmek büyük mutluluk!
Cemal Süreya: Kim istemez ki mutlu olmayı? Ama mutsuzluğa da var mısın?
Garson: Anlamadım efendim?
Can Yücel: Geldiğin kadar değil, göründüğün kadar mutlusun ve sakın unutma; gittiğin kadar değil, hak ettiğin kadar unutulursun…
Garson: Anlıyorum efendim… Neyse, ne alırdınız?
Nilgün Marmara: Sen ne getirdin bana çocukluğundan?
Garson: Çocukluğumdan mı? Siz ne isterseniz mutfaktan onu getireceğim işte.
Edip Cansever: Bu aralar ellerim hep üşür benim. Doktor 'kansızlık' der, ben 'sensizlik' derim.
Nilgün Marmara: Üşümüşüm, düşlerimin üzeri açıktı.
Garson: Ekrem klimayı aç oradan, çattık ya!
Tomris Uyar: Bazen sessiz kalmak, kırıldığını göstermenin en iyi yoludur.
Garson: Estağfurullah efendim, ne kırılması, bugün kötü bir gün sanırım benim için.
Yaşar Kemal: Gülümse karamsarları şaşırt, gülümse güller açsın yüzünde, gülümsemenle yayılsın ışık, dünyayı ısıtmasan da güneş gibi çevreni ısıt.
Garson: Ekrem, klimayı kapat, gülümsüyorum…

Yıl 1981. Dışarda 12 Eylül var. Sokakta içeri alınmadık genç kalmamış. Neyse ben garsona taktım kafayı.

O garsonu düşündüm. Sabah eve ekmek götürecek olanı. Şımarık müşterilerin başında alesta ayakta bekliyor. Yerli ve "zenci" bir hizmetkâr.

Ziyafet masasına oturan entelektüel seçkinler, romancılar, öykücüler, şairler garsonu tiye alıyorlar. Dalgalarını geçiyorlar adamla. Gariban, müşterinin suyuna gidiyor, idare ediyor, etmek zorunda. İşi bu.

Zatı şahanelerinin isteklerini alamıyor fakat bir türlü! Bizim "sosyalistler" gırgır şamata! O, filmlerdeki ava çıkmış prensler, prensesler kadar hınzır ve çakır keyifler. Garson ayakta kıvranıyor. Hizmet etmesi yetmez eğlendirmeli de onları. Soytarı olmalı.

Sonunda noktayı koyuyor Garson. Allameleri kendi tuzaklarına düşürüyor…

"Evet, bizim adımız Ekrem!" diye gülüyorum hamallar ve esmer insanlar kahvesinin önünde, kendi kendime. Ekrem, cömert ve onurlu demek sözlüklerde…

Kemal de gayri ihtiyari gülümsüyor. Gümüş dişi, diri bir nükte gibi parlıyor kışın ortasında.

Klimayı kapatan da açan da biziz, diyorum. Hayat bizim elimizde…

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.