YAZARA MAİL GÖNDER Politik kararın üstünlüğü

YAZARLAR / Perspektif Yazarları

1980'lerde gelişen piyasalar karşısındaki acziyetle birlikte hissedilen başkanlık ihtiyacı bugün artık zorunluluk halini almıştır. Bölgesel anlamda siyasi ve ekonomik aktör olmanın yolu piyasanın uluslararası aktörlerinin egemenliğine boyun eğmekten değil, kendi politik oyununu kurabilmekten geçmektedir

Demokratik parlamentarizmin meşruiyeti dağıtım modellerinin toplumsal bir akıl tarafından ve aleni olarak yapılmasına dayanmaktaydı.
Parlamentarizmin alenilik vaadi ve müzakereye dayalı ortak aklın sonucu ortaya çıkan yasalar insanların haklarını ve özgürlüklerini garanti altına alacaktı. Yirminci yüzyılın sonunda giderek karmaşıklaşan kapitalist dünya sistemi meseleyi bu kadar sade olmaktan çıkarmıştır. Öncelikle parlamentolar politik olanı alenileştirme sözlerini yerine getirememişlerdir. Diğer taraftan parlamentolardaki müzakereler bazen karşıt politik partilerin milletvekillerini ikna etse de oylarını değiştirmemektedir. Parlamenter oylarının asıl belirleyici gücü saf aklın evrensel yasaları değil, bireysel ya da toplumsal çıkarlarımız olmaktadır. Böylesi bir çalışma biçiminden demokrasinin gereği olan halkın iktidarını çıkarabilmek güçtür. Halktan ziyade ekonomik ve sosyal çıkar gruplarının iradesinin yasalara yansıma olasılığı daha yüksektir. Burada bir STK romantizmine sarılmak da kapitalizmin işleyişi açısından anlamlı değildir.
Kapitalizm, üç temel ayak üzerinde durmaktadır: devlet, piyasa ve toplum. Kapitalist ilişki düzenlerini ve ağlarını bu zaviyeden çözümlemek yeterli olmasa da açıklayıcı olabilir. Şöyle ki; yukarıda saydığımız entitelerden birinde kapitalizmin krizi baş gösterdiğinde, diğerleri bağlamında bu kriz çözülmektedir. Örneğin 1929 piyasanın kriziydi ve devlet Keynesyen ve tam istihdamcı ekonomik politikalarla piyasayı krizden çıkardı. 1970'ler ise 2. Dünya Savaşı yaralarını sarmaya çalışan ve bu sırada aşırı yük yüklenen devletlerin kriziydi. Kriz devletin yükünün piyasaya ve topluma aktarılmasıyla aşıldı. Sosyal bilimciler, yükün piyasaya aktarılmasını 'özelleştirme', topluma aktarılmasını ise 'sivil toplumculuk' olarak kavramlaştırdı.

Siyaset piyasa ilişkisi

Kriz aşılmıştı ama piyasanın aktörleri hiç olmadıkları kadar güçlenmişlerdi. Zira piyasanın devletlerin yükünü yüklenmesinin bedeli devletin sınırlarının küçültülmesiydi. Demokrasi teorisinin bu aşamadaki beklentisi küçülen devlet sınırları karşısında toplumun güçlenmesidir. Gerçekten de Türkiye siyasetine yansıyan şekliyle Özal sonrasında toplumun siyasi iradesinin göreli güçlenmesinden bahsedebiliriz.
Fakat ekonomik aktörler süreç içinde siyasetten arındırılmış üst kurullar da yaratarak devleti ekonomik çıkarlara göre dizayn etmeye çalışmışlardır.
Piyasanın siyasi olana karşı giderek yükselen egemenliği karşısında siyasi irade sahibi olanlar başkanlık sisteminden bahsetmeye başladı.
Askeri-bürokratik devlet geleneğinin hâkim olduğu bir ülkede piyasadan gelen egemenlik talepleri yeterince anlamakta zorlananlar parlamenter sistemin yeterli olduğunu düşünmekteydi. Parlamenter sistemin politik oyun kuruculuğunun zirvesi de düşüşü de 28 Şubat sürecinde yaşandı.
Yeniden karılan siyasi kartların çıkar ilişkileri ise 2001 ekonomik krizinde iflas etti.
Askeribürokratik vesayetten kurtulduğunda bölgesel oyun kurucu bir aktör olmak isteyen Türkiye, parlamenter sistemin proaktif bir politikayla uzlaşamadığını fark etti. Zira ekonomik çıkar çevrelerin karşısında siyasi irade koymak parlamenter sistemin harcı değildi. Sistem, krizi Başbakanın karizmasıyla aşabildi. Asıl sorun ise 17-25 Aralık sürecinde açıkça ortaya çıkan buraya özgü bir toplumsalekonomik- bürokratik yapının siyasi irade karşısındaki pervasız tutumuydu. Neoliberalizmin toplumu güçlendirici yanından beslenen Gülen Cemaati, ekonomik bir aktör olarak da piyasanın içine kök salmış ve bitirilmesinde aktif rol oynadığı askeri-bürokratik vesayetin de yerini almıştı.
Bu durumda giderek karmaşıklaşan piyasa-toplum-devlet üçgeninde siyasi irade koyabilmenin tek yolu etkili ve hızlı karar almaktan geçmektedir.
Gelişmiş ülkelerin hepsinde sistemin adı ne olursa olsun politik kararı alma ve uygulama hızı artmıştır.
Hülasa, 1980'lerde gelişen piyasalar karşısındaki acziyetle birlikte hissedilen başkanlık ihtiyacı bugün artık zorunluluk halini almıştır. Bölgesel anlamda siyasi ve ekonomik aktör olmanın yolu piyasanın uluslararası aktörlerinin egemenliğine boyun eğmekten değil, kendi politik oyununu kurabilmekten geçmektedir. Bu anlamda siyaset piyasanın değil, piyasa siyasetin peşinden gitmelidir. Demokrasinin doğal sonucu da zaten siyasi iradenin güçlenmesidir. Yine de unutmamak gerekir ki söylediklerimiz ancak güçlü ekonomik yapılar için geçerlidir. Piyasanın devlet karşısında güçsüz olduğu ülkelerde başkanlık, otoriterlik doğurabilir. Ancak, Türkiye ekonomisi bu eşiği çoktan geçmiştir. Piyasanın güçlü olması ise başkanlık gibi siyasi iradeyi güçlü kılan bir yapıyı kendiliğinden davet etmektedir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.