Türkiye'nin en iyi haber sitesi
BÜNYAMİN BEZCİ

Muhalefetin Restorasyon ile Reformasyon Arasına Sıkışan Stratejisi

Muhalefetin iktidar stratejisini ortaya koyduğu ortak ilkeleri kamuoyunda pek karşılık bulmasa da muhalif entelektüel dünyada yeni olanın nasıl olması gerektiği alttan alta tartışılmaktadır. Muhalefetin kendisine bakıldığında yeni olan aslında eskinin restorasyonundan başka bir şey değildir. Güçlendirilmiş parlamenter sistem başbakan belirlemeden hükümeti düşürmeyi yasaklamasıyla biraz daha istikrarlı bir yönetim vadetmektedir. Nelerin değişeceği ayrıca tartışılabilir ama değişim stratejisi özellikle tartışılmalıdır.

Muhalefetin entelektüel dünyası restorasyon kavramından özellikle kaçmaya çalışmaktadır. Zira muhafazakar bir tınıya sahip olan restorasyon içlerine pek de sinmemektedir. Fakat bir taraftan da istedikleri eskiye öykünen bir nostaljidir. Kaybetmenin acısı eskiye özlemi beslemektedir. Muhalefetin popülist dili eskiyi de Erdoğan ile özdeşleştirerek aslında ondan daha yaşlı Kılıçdaroğlu ile yeniyi yakalamayı hayal etmektedir. Sorun bu kadar basit ve aktörsel olsaydı muhtemelen toplumun çoğunu da popülist bir politika ile ikna etmek zor olmazdı. Oysa gelmekte olan aktörlerin değişimi ile ötelenebilecek bir süreç değildir.

Çağın sorunu olarak devletin öne çıkmasını ve otorite/egemenlik alanlarının güçlenmesini görmeleri teşhiste isabet ettikleri bir husustur. Gerçekten de 2008 ekonomik krizinden beri devlet toplumun ve piyasanın kurtarıcısı olmuştur. Bu anlamda devletler yapısal bir dönüşüm geçirmiş ve piyasalar ile toplumu ayakta tutan özgürlük alanlarında daralmalar yaşanmıştır. Olağandışı haller arttıkça ve sıklaştıkça yapısal dönüşümü geri çevirmek de mümkün olmamıştır. Toplumlar ve piyasanın aktörleri de güven ve umut telkin eden devlete daha bağımlı hale gelmişlerdir. 15 Temmuz darbe girişimi, pandemi ve şimdi de deprem felaketi yapısal dönüşümü durdurmamış aksine daha çok beslemiştir.

Muhalefetin sorunu bu değişim dinamiğini aktörsel olarak değerlendirme romantizmine düşmesidir. Sanki Erdoğan kaybettiğinde kendileri kazanacaktır. Biden'ın anti-Trumpizm sloganıyla küresel sistemi restore etme arzusunun çarptığı duvarları görmezden gelmekteler. Sanki ABD Trump döneminden daha barışçıl olmuş ve küresel tedarik zincirleri tıkır tıkır yeniden işlemeye başlamıştır. Ukrayna-Rusya savaşı ile iliklerine kadar şiddeti yeniden hisseden Avrupa kamuoyunda barış uzak bir hayaldir. Her an savaşa hazırlanan ABD-Çin ilişkilerinin askeri çatışmaya dönüşmeyeceğini düşünenler giderek azalmaktadır. Bir nevi Obama'nın ikinci dönemini ekonomik kriz karşısında aldığı devletçi önlemlerle ilk Trumpizm dönemi olarak görürsek aslında Biden dönemi de tarihe üçüncü Trumpizm dönemi olarak geçecektir. Biden bahsettiği dost ülkelerle ortak çalışma stratejisini çoktan unutmuş gibidir. Uluslararası kurumsal yapıların reformasyonundan ise artık kimse bahsetmiyor. Zira pandemi karşısında Dünya Sağlık Örgütünü kale alanlar azalırken Uluslararası Ceza Mahkemesi artık etkisiz kararlar alarak kendi kendini itibarsızlaştırmaktadır.

Küresel yapısal değişim karşısında muhalif entelektüellerin oyalandıkları tartışma ise değişimin restorasyonla mı yoksa reformasyonla mı geleceği tartışmasıdır. İşin daha da ilginci çoğu kendini Marksist gören muhalif entelektüelin iktidardaki yapısal değil aktörsel bir değişimin yeniyi getireceğini düşünmesidir. Onlara göre yeni restorasyon olmayacaksa ya onarım ya da iyileşme anlamında bir reform olmalıdır. Oysa muhalefetin ortak ilkelerinde sunduğu açık bir restorasyondur. İkinci Meşrutiyet zamanında Batı karşısında kaybettiğini düşünen aydınlar ihya, inşa ve ceditçilik arasında farklı yollar arayışına girmişlerdi. Her bir cenahın ortak yanı ise kaybetmenin öfkesidir. Günümüzde muhalif entelektüelleri liberali, Marksisti, Kemalisti ile birleştiren de kaybetmiş olmanın öfkesidir. Fakat kaybettikleri rakibin hükümet olduğunu zannederek büyük bir yanılgı içindeler. Aslında dünya sistemindeki değişimi okuyamadıkları için kaybetmişlerdir. Her devletin başının çaresine bakmak zorunda kaldığı yeni Hobbesyen doğa durumunda medeniyete dönüş nostaljisi içindedirler. Oysa dönmek istedikleri yerde bir uluslararası sistem artık yoktur. Dünya sisteminin değişimini ve gelmekte olanı anlamakta ne kadar inat ederseler hayal kırıklıkları o kadar derin olacaktır.

Entelektüel tartışmanın içeriye yansıyan kısmı ise daha özgürleşmiş ve iyileştirilmiş bir onarımı hedeflemektedir. Bu anlamıyla olması gerekenden bahsederek etik üstünlüklerine güvenmektedirler. Fakat olanı anlamaya çalışsalar manzaranın nasıl olduğunu bir ihtimal görebilirler. Bu anlamda vazgeçilmez olan hızın arttığı siyasette karar mekanizmalarını da hızlandırmaktır. Cumhurbaşkanlığı sisteminin getirisi bu anlamda istikrar değil hızlı karar alma ve yanlış kararları çabuk düzeltmesidir. Oysa hızı öne çıkardığınızda biraz da olsa taviz verdiğiniz rasyonel karar almaktır. Her rasyonalite iddiası durup düşünmeyi ve ince eleyip sık dokunmayı gerektirmektedir. Entelektüelleri en çok çeken de bu tür düşünümselliktir. Fakat krizlerin arttığı ve sıklaştığı bu çağ yavaşlığı kaldırmamaktır. Deprem sonrasında "hele bir düşünelim" diyenlerle "temelleri hemen atıyoruz ve bir yıl içinde evleri teslim edeceğiz" diyenler arasındaki fark konuyu gayet açıklamaktadır.

Değişimin yapısal olduğu kabul edildiğinde de yapılması gereken iyileştirmeler vardır. Fakat bu iyileştirme önerilerine eskiye dönüşten başka bir çare göremeyen entelektüellerin kafa yormasını beklemek de boşunadır. Eğer derdimiz özgürlük olsaydı yeni sistem içinde denetim mekanizmalarının iyileştirilmesini tartışıyor olurduk. Hatta sistemin Cumhurbaşkanlığı kurulları gibi rasyonel politika üretme ayaklarını güçlendirmeyi düşünebilirdik. Çokça şikayet edilen liyakatli atamalar için yeni mekanizmalar önerebilirdik. Doğruya doğru yanlışa yanlış demeyi ilke edinmeyen bir muhalefetten bu tür öneriler beklemek de kolay değildir. Halen yirminci yüzyılda kalan entelektüel zihinlerden ise yeni olanı ve değişimi karşılamalarını beklemek zordur.

Aslında dünyadaki birçok entelektüel, yapısal değişimleri sorgulamadan yaptıkları yüzeysel analizlerle giderek otoriterleşen demokrasilerden bahsetmektedir. Otoriterleşmenin aracının popülizmden geçtiğini düşünenler ise sanki ondokuzuncu yüzyılın sonunda fark edilmiş olan demokrasi ve liberalizmin bir arada olmayabileceğini yeni keşfetmiş gibiler. Onlara göre demokratik olmak ile özgür olmak artık bir arada mümkün olmamaktadır. O zaman özgürlüklerimizi yeniden kazanmak için demokrasiden yani herkesin iktidarından taviz mi vereceğiz? Yeni bir tür elitizm olan demokratik olmayan liberalizm iddiası halkı öfkelendirdiğinde popülist olmakla itham edilebiliyor. Oysa halkın kale alınma iddiası karşısında ayrıcalık alanlarının korunmasını özgürlük olarak algılamak demokratiklik açısından da büyük sorun oluşturmaktadır. Sinsi bir vesayetçilik hayaleti otoriter demokrasilere karşı özgürlük talebiyle birlikte dolaşmaktadır.

Kapitalist sistemin yeni devletçi rüzgarlarına karşı yelken açmak muhtemelen direklerin kırılmasına neden olacaktır. Direği kırılmış gemide ne restorasyon ne de reformasyon işe yaramayacaktır. Yapılacak olan rüzgarı arkanıza alarak gemi içindeki ağırlık noktalarını ayarlamaktır. Bir nevi ceditçilik olan bir yenilenme ve iyileştirme mümkündür. Fakat dünya sisteminde değişim rüzgarları böyle estikçe dümende kimin olduğu önemli değildir. Asıl olan dümende olanın rüzgarı arkasına alırken entelektüel birikimin de gemi içini yeniden formatlamasıdır. Göç, pandemi, ekonomik krizler, deprem, küresel tedarik zincirlerinin kırılması, yeni savaşlar, yoksulların kalkınmadan aldıkları payın azalması, enerji kaynaklarının daralması, küresel ısınmanın yaratacağı istikrarsızlıklar, dünya sisteminin ağırlık noktasının Doğuya kayması, sömürgecilikten beslenen Batının zayıflaması ve saldırganlaşması gibi birçok sorunla karşı karşıya olan küresel sistemde sığınılacak tek liman halen devletlerdir. Piyasanın krizler karşısında devletten bağımsız gücü kalmamış toplumlar da kendi güçleriyle krizi aşabilecek dayanışmalarını yitirmiştir. Aynı anda devleti kullanmayı da dizginlemeyi de başarabilmeliyiz. Ne hızlı karar alma mekanizmalarından vazgeçmeli ne de özgürlüklerimizi kurban etmeliyiz. Yönetilebilir bir demokrasiyle devletin meşruiyetini/egemenliğini tahkim ederek medeni ve özgür yaşam alanlarımızı korumanın yolunu bulmak zorundayız. Otoritemiz adaletimizi güçlendirmelidir. Tersi artık rüzgara karşı yelken açmaktır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA