Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Cumartesi gününün önemli bir bölümünü devletin zirvesiyle paylaştım.
Önce öğleye doğru 26 meslektaşımla birlikte Beylerbeyi Sarayı'nda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kahvaltılı sohbet toplantısına katıldım.
O sohbetin izlenimleri dün SABAH'ta yayınlandı.
Akşama doğru ise 8 meslektaşımla birlikte Dolmabahçe Sarayı'ndaki ofiste Başbakan Ahmet Davutoğlu ile buluştum.
Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı ve AK Parti MYK Sözcüsü Beşir Atalay'ın da katıldığı, 2 saatten fazla süren bu toplantıda da epeyce not tuttum. İşte o notların satırbaşları...

***

Davutoğlu söze gün boyunca Avrasya Tüneli'nde, 3. Köprü ve 3. Havaalanı şantiyelerinde yaptığı incelemelerin izlenimlerini anlatarak başladı.
3. Köprü'yü inşa eden konsorsiyumun yetkilileri, "Bu köprüde birinci ve ikinci köprülerde olmayan özellikler var" demişler. Davutoğlu'nun cevabı: "Elbette öyle olacak. Çünkü birinci ve ikinci köprüler 20'nci yüzyılın eseriydi. Siz ise 21'nci yüzyılın eserini yapıyorsunuz. Eski Türkiye'nin değil yeni Türkiye'nin ve onun vizyonunun teknolojisini yansıtıyorsunuz..."
Sonra sözü Türkiye'nin AK Parti iktidarında geçirdiği sürece getirdi: "12-13 yıldır demokratikleşme sürecinden geçiyoruz. Tabii her şey mükemmel değil.
Ama 'İlk 5-6 yılda iktidar reformistti.
Sonra reformlar yavaşladı' eleştirilerine ve algısına katılmıyorum.
Çünkü asıl reformlar son 4-5 yılda yapıldı. Ondan öncesi mayın temizleme süreciydi.
Kürt sorununda atılan en önemli adımlar son iki yılın eseri.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin normalleşmesi de son yılların kazanımı.
Azınlıkların haklarının ve mülklerinin verilmesi yine son yıllarda gerçekleşti.
Özetle reformlar durmadı, durmayacak."
***

Sormaya fırsat vermeden Davutoğlu kendiliğinden can alıcı konuya girdi: "İktidarın son yıllarda otoriterleşme eğilimine girdiği" iddialarına...
Bu iddiaların Gezi olayları sonrası ortaya atılmaya başlandığını belirtti ve açtı: "Bu iddiaların amacı dışarıda Türkiye algısını bozmak. Malum çevreler ve odaklar algımızı olumsuzlaştırmak için sürekli çaba harcıyorlar, yayın yapıyorlar.
IŞİD terörü ile bu amaçla oynandı.
Aynı şekilde, 17-25 Aralık darbe girişimleri ile Gezi sürecinin devamı olarak algı operasyonu sürdürüldü.
Hatırlayın; 17-25 Aralık sonrası Türkiye'de her an kaos olacakmış, siyasi kriz patlak verecekmiş gibi bir atmosfer yaratıldı.
12 yıllık kazanımlardan rahatsız olanlar üç seçimi engelli koşuya dönüştürmek istediler.
Öncelikle 30 Mart yerel seçimlerinde AK Parti yüzde 30'da kalsaydı, yeni hükümet ve erken seçim manipülasyonları başlayacaktı.
Yasadışı dinlemeler, yazılan- çizilen senaryolar, hep o manipülasyona yönelikti.
Seçimleri başarıyla atlattık.
Sonra sıra cumhurbaşkanlığı seçimine geldi. Onda da spekülasyonlar, manipülasyonlar, 13 partinin desteğiyle çatı adayı...
Çatı aday ile 12 Mart 1971'deki gibi bir geçiş dönemine girdiğimiz atmosferi yaratmak istediler. Türkiye'yi türbülansa sokmak için çaba harcadılar.
O planlar da bozuldu.
Ardından sıra Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkması sonrası senaryolara geldi: AK Parti'ye ne olacak? Başbakan emanetçi mi olacak? 3 dönemi tamamlayanlar ayrı parti mi kuracak?
İstişare süreciyle partinin yetkili organlarında tam mutabakat sağlanarak bu hesaplar da boşa çıkarıldı.
Türkiye daha önce başbakanların cumhurbaşkanı olmaları sonrası iki kez kriz yaşadı. İlki Turgut Özal ardından. O dönemdeki "16 Türk büyüğü" muhabbetlerini hatırlayın. İkinci ise Süleyman Demirel'in ardından. O da Türkiye'yi 28 Şubat krizine kadar götüren bir sürece sürükledi.
Ama bu kez geçiş tam bir şenliğe dönüştü.
Şimdi sıra üçüncü seçimde. Yani, 2015 genel seçimlerinde.
Şimdiden söyleyeyim; kimse 2015 seçimlerinde Türkiye'de türbülans beklemesin.
Çünkü biz 8 aylık seçim hükümeti değiliz. 2015 sonrasını düşünüyoruz.
Ve bu hükümetin iki misyonu var:
1-Çözüm sürecini sonuçlandırmak.
2-Ulusal güvenliği pekiştirmek.
Perspektifimiz 8 aylık değil, 2023'e kadar. Zaten hükümet programı o vizyona, o hedefe, o perspektife göre hazırlandı.
Ama 8 ayda atılacak somut adımları da belirledik.
Diyebilirim ki, çözüm sürecinde bugün 1 ay, hatta 15 gün öncesine göre daha ilerideyiz.
Ulusal güvenliğimiz konusunda da Suriye, Irak, Ukrayna krizlerine rağmen çok sağlam noktadayız.
Ayrıca hem çözüm süreci, hem de ulusal güvenlik ile ilgili çalışmalarımız, oluşturduğumuz iki mekanizme ile kurumsallaştı.
Cumhurbaşkanımız ile yaptığımız olağan görüşmelerle de ortak aklın konsolide edilmesini sağladık."
***

Sonra soru-cevap bölümüne geçildi.
"Çözüm süreci uygulamada ne aşamaya gelecek" sorusu üstüne Davutoğlu özetle şu ufuk turunu yaptı: "Kürt sorunu, demokratik hayata geçtiğimiz tarihten bu yana karşılaştığımız en önemli sorun. Bir devleti devlet yapan vatandaşlık ve kader birliği sentezidir.
Etnik veya mezhebi sorunlar, çatışmalar toplumsal dokuyu çürütür, koparır.
O nedenle eşitlikçi vatandaşlık ve ulusal doku faktörleri aşınırsa, vatandaşın devletten kopuş süreci başlar. Kopuş da sonunda teröre kadar sürükler.
Aidiyet, meşruiyetin temelidir. Çözüm süreci işte aidiyet duygusunu güçlendiriyor.
Biz Kürt kökenli yurttaşlarımıza diyoruz ki, 'Hepiniz devletin eşit vatandaşlarısınız.
Sizi tehdit olarak görmüyoruz.' Bir de tabloya şuradan bakın: Bölgede (Suriye, Irak) derin bir etnik-mezhebi çatışma yaşanırken, Türkiye çözüm sürecini yürütüyor. Bir başka deyişle, bu bölgede tek başarı öyküsü Türkiye'de yazılıyor.
Ben bunu debisi yüksek bir derede karşıya yüzmeye benzetiyorum. 2012 sonunda hayli güçlü akan bir derede karşıya yüzmeye başladık. Yüzmeyi derede öğrenenler bilir; sorun güçlü akımlara rağmen derenin yarısına kadar gelebilmektir.
Ondan sonra geriye dönemezsiniz.
Çünkü geriye dönerseniz yitireceğiniz güç, diğer yarıyı yüzüp karşı kıyıya ulaşmak için harcayacağınız çabadan çok daha fazladır.
Evet, Türkiye 2012 sonunda derede yüzmeye başladı. Ve Suriye nedeniyle, Irak nedeniyle derenin debisi iyice yükselmesine rağmen yüze yüze bu noktaya, bugünlere geldi.
Artık sıra derenin diğer yarısını aşmakta.
Terörü bitirecek, toplumsal entegrasyonu gerçekleştirecek noktaya geldik."
***

Kürtçe eğitimle ilgili bir soru geldi.
Lice'de bir özel girişimcinin Kürtçe eğitim verecek okul açma projesi örnek gösterildi.
Burada sözü konuya iyice hakim olan Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı aldı: "Kürt siyasetçi, Kürtçe eğitimi siyasetçi mantığıyla değerlendiriyor. Ön almaya çalışıyor. Atılacak adımları kestirip önceden çıkışlar yaparak, o adımlar atıldığında 'Bakın biz istedik oldu' mesajını yaymaya çalışıyor.
Biz iki yıl önce Kürtçe eğitimi seçmeli ders yaptık. Diğer seçmeli derslerin arasına koyduk. Bir sınıfta 10 kişi Kürtçe seçmeli ders isterse, talep yerine gelecek.
Seçmeli ders öğretmenleri kadrolu değil, sözleşmeli. Çünkü her yıl talep olmayabiliyor. O nedenle 2 yıl sözleşmeli öğretmen tercihini benimsedik.
Ama ille de kadrolu Kürtçe öğretmenleri olsun diye tutturdular.
Bu yıl 30 Kürtçe öğretmen için kadro aldık. 18'ini kullandık.
Seçmeli dersler haftada iki saat verilir.
Güneydoğu'da birçok okuldan talep gelirse, o öğretmenler, her okulda haftada ikişer saat ders vererek, diğer kadrolu öğretmenler kadar çalışma kontenjanını doldurabilecekler.
Mardin'deki Artuklu Üniversitesi, Kürtçe eğitim için bir ders kitabı hazırladı.
İki lehçede. Bir yarısı Kırmançi, diğer yarısı Zazaki.
Kırmançi lehçesi konuşan Kürtler kıyameti kopardı: "Zazalar, Kürt değil; Zazaki de Kürt lehçesi değil!"
Şimdi Tunceli ve Bingöl üniversiteleri Zazaca lehçesinde ders kitabı hazırlıyorlar.
Konunun diğer noktası: Kürtçe eğitim veren özel okul açılabilir mi?
Cevabım şu: Türkçe resmi anadildir.
Ama özel okul mevzuatında bazı dersleri yabancı dilde alabilirsiniz. İngilizce, Fransızca, Almanca, Çince, Japonca, Rusça...
Kürtçe de öyle bir yabancı dil kabul edilebilir mi? Evet. Ama Bakanlar Kurulu kararıyla. Çünkü okullarda bazı derslerin hangi yabancı dillerde verilebileceğini Bakanlar Kurulu kararlaştırıyor, daha sonra Talim Terbiye Kurulu bir yönetmelikle düzenliyor.
Kimbilir bir gün Adagice, Lazca, Çerkesçe, Boşnakça bazı derslerin verilmesi talebi de gelebilir. Bazı derslerin Kürtçe verilebilmesi konusuna bu açıdan bakmak gerekir.
Öyle yoğun bir talep var mı? Bakın; Kürtçe dil kursları izni çıkmasından sonra 14 dershane açıldı, ama bakıyorsunuz şimdi 9'u kapanmış."
***

Paralel Yapı ile mücadele...
Olmazsa olmaz bir konu.
Davutoğlu "Hesap soran ile karar veren aynı olmalı" dedi ve ekledi: "Paralel Yapı ile mücadelenin esası da bu."
Ekledi: "Çünkü onlar karar vermeden hesap sormak isteyen bir vesayet yapısı oluşturmak istiyorlar. Biz bu anlayışı kıracağız, o girişimleri tümüyle püskürteceğiz."
***

Sohbet bitti. Tam kalkarken, Davutoğlu yine bir soru üstüne, Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkmasından ve 62'nci Hükümet'in kurulmasından sonra yapılan ilk kamuoyu araştırmasının sonuçlarını açıkladı. Yani, yeni dönemin ilk karnesini.
ANAR tarafından 2-8 Eylül tarihleri arasında yapılan araştırmanın ortaya koyduğu tablo şöyle:
AK Parti: Yüzde 51.7, CHP: Yüzde 24.7, MHP: Yüzde 12.1, HDP: Yüzde 8.3, Diğer: Yüzde 3.2.

Boynumun borcu:

İki hafta önce, tam tarih vermem gerekirse, 1 Eylül 2014'te "İndi gece Ankara'nın sisli yamaçlarına" başlığıyla yayınlanan yazımda 7 Şubat 2012'deki MİT komplosunu, 17-25 Aralık 2013 darbe girişimlerini anlatmıştım. Savcı Sadrettin Barıkaya'nın MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı telefonla arayıp ifadeye çağırmasıyla başlayan komplo sürecinde şöyle bir ifade kullanmıştım: "Fidan bu çağrı üstüne Başbakan Erdoğan'ı aradı, ulaşamadı. Onun üstüne Cumhurbaşkanı Gül'e akıl danışmaya karar verdi." Fidan'ın basın danışmanı yazıdan sonra arayıp Müsteşar'ın Gül'ü aramadığını söyleyip bir düzeltme yayınlamamı rica etti. İnsanı insan yapan en değerli hasletlerden "Vefa" adına, bu ricayı elbette anlayışla karşıladım. İşte düzeltiyorum: 7 Şubat 2012'de Fidan, Çankaya'yı arayıp akıl danışmadı.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER