YAZARA MAİL GÖNDER "Hafızasını kaybeden milletler.."

YAZARLAR

Başlık tırnak içinde.. Laf benim değil çünkü.. Sonunda ".." var.. Çünkü devamı var..
Sunay Akın'ın tümünü söylediği ve söylemekle kalmayıp, harika bir şovla, örnekler vererek anlattığı lafın tamamı şöyle..
"Hafızasını kaybeden milletler yok olmaya mahkumdur.."
Yok canım, bir soykırım, genosid, katliam benzeri şey değil, kast ettiği..
"Millet olma vasfını kaybederler" diyor Sunay.. Sıradan insan olur, hatta bölünür, birbirlerine düşerler..
Milleti millet yapan, onları bir arada tutan "Biz" dedirten şeyler var.. Hayır, "Kan" değil.. Kan Bağı, Millet sözcüğü ile bir araya gelmiyor artık günümüzde.. Çağ dışı hatta.. Irkçılık gibi iğrenç bir düşünceye gidiyor ucu. Günümüzde "Kan" mı kaldı ayrıca.. Göçleri istilalar, işgaller, kolaylaşan seyahat imkanları yüzünden, sınır mı kaldı?. Karşılıklı kız alıp vermeler yüzünden karışmayan kan mı kaldı?. Son Osmanlı Padişahı Vahdettin'de yüzde 1 "Oğuz/ Kayı Boyu" kanı kaldı mı, karışan Sırplar, Ruslar ve dahi kırk çevre milletinden gelen analar yüzünden..
Atlar gibi, veteriner nezaretinde, kayıtlı belgelerle mi çiftleşiyoruz ki, "Safkan" lafı insanlar için geçerli olsun..
Benim kanıma bakın.. En az on değişik kanın karışımıdır.. Babamın Çerkez Ataları kim bilir kaç Rus kızını kaçırmışlardır, Rus kanı dahil.. Anne tarafım daha da karışık.. Balkan göçmeni onlar.. Tarih boyu dört bir yandan, dört bir yana gidenler üzerinden geçmişler, Balkanlar'ın.. Kimler karışmıştır..
Peki ben nasıl "Türk" oluyorum?.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğum için.. Hepsi bu.. Atatürk'ün izinden gidiyorum.. "Türküm" dediğim için de çok mutlu oluyorum.. Kanım değil, ruhum Türk.. Böyle olduğu için de, demeyenlere de kızmıyorum. Demek onlara henüz hissettirememişiz.. Türkiye daha geliştikçe, daha ilerledikçe, dünyanın önde devletleri sırasında zirvelere yükseldikçe "Türküm" demek gurur getirecek. "Amerikanım" demek gibi.. 157 ayrı milletten göç edip gelmiş insanların nasıl Amerikalı olduklarını, Amerika Milli Bayramı 4 Temmuz'da Los Angeles'ta da, New York'ta da yaşadım.. Çekik gözlüsünden, siyah renklisine, Orta Asyalısından Latin'e, dünyanın neresi varsa, orasından gelmiş insanlar nasıl coşku, nasıl keyif içinde "Amerika" diye bağırıyorlardı..
Neden?. Amerika büyüktü çünkü.. Ekonomide büyüktü. Sporda büyüktü, sanatta büyüktü.. Büyük oğlu büyüktü işte.. O zaman Amerikalı oldun mu, sen de büyük oluyordun.. Yırtınıyor insanlar, biz de dahil "Amerikanım" diyebilmek için..
Demek biz yeterince büyüyememişiz.. İkincisi.. Çeşit çeşit insanımızı bir türlü çoğunlukla eşit hale getirememişiz..
Bu ülkede niye hala bir Rum, Ermeni, Yahudi, general yok?. Sen onları ayırıp, bir yanlarını hep eksik bırakırsan, onlar nasıl içten "Türküz" diyebilirler..
Bu ülkede niçin bazı bölgeler, ısrarla, inatla geri bırakılmış?. Ora insanlarının sorunlarına niçin eğilinmemiş.. Doğu'da yaşamla, Batı'daki arasında niye dağlar kadar fark bırakılmış?. Hani eşittik?.
Kimi farkı yasalar, kimisini uygulamalar yaratmış.. İnsanlar arasında fark oldu mu, Birliği "Biz"i bozmak isteyenlere gün doğar.. Bildikleri gibi kötüye kullanır, bölücülük yaparlar ve çok kolay taraftar toplarlar..
Terör niye azdı?.
Çünkü Doğu'ya el uzattı devlet.. Hem de göstermelik değil.. Gerçek.. Yollar başladı.. Uçaklar başladı.. Yatırım başladı.. Gelişme başladı. Sağlık hizmetleri en iyisinden ulaşmaya başladı. Karla, yağmurla, selle mücadele başladı. En uzak köylere, en kötü günlerde ulaşım sağlayan araçlar depolanmaya başladı.. Doğu gelişmeye başladı. O zaman bölücü gördü ki, biraz daha gecikirse, mutlu doğu insanından yandaş bulamayacak..
Terörün azdığı, ilk kanlı baskınların yapılmaya başladığı tarihi düşünün.. 80'li yılları..
Bölücünün "Eyvah, yakında hiç şansımız kalmayacak" diye düşünmeye başladığı günlerdir onlar.. İpi germek, koparmak için harekete geçtiği günler..
Sonunda bugüne geldik işte..
Nerden nerye.. Yazıya neler yazmak için başlamıştım, bu lanet bilgisayar beni nereye getirdi..
Başa dönelim..
Hafta içinde bir film seyrettik, Ünal'la.. "Joy" diye.. Türkçe adı yok.. Filmin adı bir isim çünkü. Joy, filmin kahramanı kadının adı.. Ve de gerçek bir öykü.. Joy diye bir kadın yaşamış..
Joy bir tasarımcı.. Koca bir evin nerdeyse tüm işlerini gördüğü için, çalışan kadına çok faydalı, küçük, pratik ev eşyaları tasarlıyor. Patent alma peşinde koşuyor. Yatırımcı bulma peşinde koşuyor. Tasarımı üretme peşinde koşuyor. Pazarlama peşinde koşuyor. Sonunda da başarıyor. Başardığı için de bu mücadelesini film yapıyor Hollywood.. "Amerikan Mucizesi" deyişi ile beyin yıkamanın yolu değil mi filmler?. Amerikan filmlerini eleştirirken, SİYAD'çılarımız (Sinema Yazarları yani) durmadan bu klişeyi kullanıyorlar da, niye sormuyorlar hiç, "Yeşilçam niye Türk Mucizesi filmleri çevirmiyor" diye..
Joy'un tasarımı ne, filme konu olan peki..
"Paspas.."
Bizim annelerimiz yerleri bezle silerlerdi. Eski elbise artıklarından yapılmış bezlerle.. Sonra biri, suyu kolay emen, sildiği yüzeyi çizmeyen kumaşlarla silme bezi icad etti. Sonra da biri, yere uzanıp iki büklüm silmesin, bu işi ayakta yapsın diye, bezin ucuna bir sopa taktı. Oldu paspas.. Joy işte bu paspası geliştirmiş.. Yerleri siliyorsunuz. Sonra bir düğme.. Otomatik sıkıyor. Bir düğme.. Silen bölüm, sopadan ayrılıyor. Silen bölüm çamaşır makinesine atılıyor, tertemiz çıkıyor. Bir daha kullanıma hazır..
Yani Joy'un aleti ile, en kirli yeri temizlerken bile, paspaslayanın eli kire değmiyor, ıslanmıyor.
Hepsi bu.. Ne kadar da basit değil mi?.
Ama bu tasarım işte, Joy'u en büyük şirketlerden birinin sahibi, hayatını da film yapıyor..
Peki şimdi ben size soruyorum..
Savaş uçaklarında, tehlike anında pilotu otomatik fırlatan koltuk ve paraşütü otomatik açan sistemi kim icat etti?.
Birinci Dünya Savaşı'nda silah olarak da kullanılmaya başlayan uçaklarda, düz olan pervanelerin, burulup borumsu hal aldıklarında çok daha verim sağlayacaklarını kim keşfetti?. Bugün jet uçaklarının motorları içinde dönen buruk sistemi yani?..
Peki.. Daha henüz gerçeğini görmedik. Ama Star Wars filminde gördünüz.. Devrimcilerin köyünü basan İmparatorluk Uçağının kanatları, bugünkülere benzemiyordu. İki yanda iki yelken duruyordu sanki.. Yelken kanat?. Bugün bile ancak bilim kurgu filmlerinde görülen o çağlar ötesi kanadı kim tasarladı?.
Şimdi yazacağım ismi bu ülkede bilen tek kişi varsa beri gelsin?.
Havacılık okulları, Hava Harp Okulu mezunları dahil..
Emrullah Ali Yıldız!..
Kim mi?.
Cumhuriyet'in ilk pilotlarından..
Peki ne olmuş icatları?.
Türkiye'de bu icatları üretecek sanayi ve sermaye olmadığı için Amerikalılara satmış patentlerinin üçünü de, üç otuz paraya..
NASA'ya, General Electric'e satmış.. Küçük Türkiye, Büyük Amerika'ya devretmiş icatlarını..
Helikopteri, dikine havalanan ve havada duran uçağı ilk tasarlayan ama, derdini anlatamayan da Emrullah Yıldız..
Onun 14 saat 20 dakika ile, İki Kişilik Planörle Dünya Havada Kalma Rekoru sahibi olduğunu (Öğrencisi Sezai Göksu ile) kim bilir peki?. Dünya rekorundan söz ediyorum.. Dikkat!..
Sade hava ve uçak değil.. Daha neleri var, Yıldız'ın. Hele biri var ki, inanmazsınız..
Emrullah Bursalı.. (Çocukken Bursa'da sinemaya giderdik. Tayyare Sinemasıydı adı.. Emrullah'la ilgisi var mı acaba?.) Bursa'da kardeşleriyle fotoğrafçılık yaparmış. Sonra İstanbul Galatasaray'da bir fotoğrafçı dükkanı açmış. Stüdyoya bir sistem kurmuş. Resim çektirmek isteyen içeri giriyor. Karşısında fotoğraf makinesi ve duvarı kaplayan bir boy aynası.. Aynaya bakıp istediği pozu veriyor. Makineden çıkıp eline uzanan kordonun ucundaki düğmeye basıp o anki resmini çekiyor. Emrullah Yıldız, bu düzene "Görçek" adını vermiş.. Vitrine de tabela asmış.. "Görçek!." Jöton düştü mü?..
Selfie..
Günümüzün Selfie'si ya.. Türk Dil Kurumu "Özçekim" gibi tercümelerle uğraşıyor. Yahu bir Türk geçen yüzyılda icat etmiş, adını da koymuş.. "Görçek" desenize şuna yahu..
Olmaz!.. Biz unuturuz..
Emrullah Ali Yıldız'ı da unuttuk yani.. Ben Bursalı olsam, o kente en büyük heykelini dikerdim.. muş..
Daha neleri unutmuşuz?.
1960 yılında, benzin koymayı unuttuğumuz iki Devrim Otosu yaptık diye övünüyoruz..
Hayır.. Atatürk devrine sövenlere değil, size soruyorum, Hava Kuvvetleri Komutanım, Türk Hava Yolları Genel Müdürüm siz bilir misiniz ki, İstiklal Savaşı'nı kağnılarla yapan Genç Türkiye Cumhuriyeti, 1923-1940 yılları arasında, Eskişehir Tayyare Tamir Fabrikasında tamamen yerli malı, tam 394 uçak imal etmiştir.. ve de Genç Türkiye Cumhuriyeti o yıllarda uçak yapımında Fransa'dan sonra Avrupa İkincisidir..
Bilir misiniz, bu atölyede göreve başlayan Selahattin Reşit Alan'ın tasarlayıp ürettiği Eğitim ve Keşif Uçağını'nın gövdesinin üzerinde, Kurtuluş Savaşı'nın simgesi "Kağnı" resmi vardır?.
Bilir misiniz, genç Cumhuriyetin ürettiği "THK-5 (THK, Türk Hava Kurumu'nun kısa adı.. Milli Piyango Biletlerine o zaman Tayyare Piyangosu denirdi, çünkü tüm gelir THK'ya verilirdi.) 1949 Paris Fuarı'nda çok beğenildi. Danimarka bu uçağı hasta taşımak için sipariş etti. Dünyanın ilk ambulans uçağını Danimarka'da Selçuk Atlı adlı bir pilot uçurdu. Danimarkalılara da öğretip teslim etti. Danimarka, uçağın adını "Tyrken/ Türkler" koydu..
Tyrken, Danimarka Havacılık Müzesi'nde sergilendi, emekli olduktan sonra.. Sonra bir çocuk parkına taşındı. Şimdi çocuklarla arkadaşlık ediyor.
"Türkler"i biz unuttuk. Danimarka unutmadı..

***

"Hafızası olmayan milletler yok olmaya mahkumdur" diyor Sunay!.
İki Koca kitap yazmış, daha neleri unuttuğumuzu anlatmak için.. "Hayal Kahramanları ve Geyikli Park!.."
Okuyun da, Noel Baba'yı taşıyan geyiklerin nasıl Türk, geyiği Özgürlük simgesi yapanların da Osmanlılar olduğunu görün..
Çevrenizde bir Sunay Akın gösterisi varsa, hele sakın kaçırmayın. Benim yazmam hikaye.. Bir de onun muhteşem anlatımından dinleyin, neleri, neleri unuttuğumuzu..

BUGÜNKÜ DİĞER YAZILARI
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.