Türkiye'nin en iyi haber sitesi
HINCAL'IN YERİ HINCAL ULUÇ

Işık ‘en’ Doğu’dan yükseldi!..

Sezen Aksu'nun 1995 yıllarında yaptığı hemen her şarkısı harika albümünün adıydı "Işık Doğu'dan Yükselir"..
Bu laf dünyanın hemen bütün dillerinde vardı. Çünkü aslı, Latince'den geliyordu..
"Ex Oriente Lux!."
MS 360'ta, Kelt kökenli bir din adamı Joannis Cassiani söylemişti. Aslında bir inanç değil, gerçeğin ifadesiydi. Güneş her yerde Doğu'dan yükselirdi çünkü..
Günümüz coğrafyasında Tokyo, güneşin ilk doğduğu dünya başkentlerindendir..
Ve o Doğu başkentinde Türk sporunun ümit ışıkları doğdu, geride bıraktığımız 2 haftada..
1936 Oyunları'nda ilk madalyalarını güreşte alan, 1948'de Londra'da Ruhi Sarıalp'in atletizm bronzu dışında tüm madalyaları gene güreşten gelen Türkiye, 12 madalya kazanmış, o madalyalar bu yıla dek rekor olarak kalmıştı.
Tokyo'da 13 madalya alarak o rekoru kırdık.. Ama daha önemlisi, bu madalyaları, son oyunlarda bize madalya getiren halter ve güreş dışında, geçmiş oyunlarda pek adı geçmeyen spor dallarında kazandık. Yelpazemize okçuluk, karate, tekvando, jimnastik ve kadın boksu eklendi.
Madalya alamadığımız, ama almış kadar değer ifade eden finallerde yarıştık..
Modern pentatlonda Olimpiyat beşincisi olmak nedir?.

Bir Türk kadını hepsi bir tek gün içinde yapılan beş branş, yüzme, atletizm, atıcılık, eskrim ve binicilikten oluşan bu gerek fizik, gerek teknik, gerekse moral yarışma bütünlüğü demek olan bu dalda Olimpiyat Beşincisi oldu iyi mi?.
Atletizmde sırıkla atlama ve cirit atma kadınlarda, dördüncü olduk. Çekiç atma gibi bir teknik branşta iki finalist birden çıkarırken, bunlardan biri Eşref Apak, beşinci Olimpiyat'ında yarışarak ayrı bir rekor kırdı. Jimnastikte Olimpiyat tarihimizin ilk madalyasını alırken, tam 7 final yaptık. Yelkende madalya mücadelesi verdik.. Takım yarışmalarında kadın voleybolcularımız tüm dünyanın dikkatini çeken bir başarıya ulaştılar..
Ve bence asıl önemlisi.. Tokyo'da kadınlarımız ilk defa, abartmıyorum, erkeklerin önüne çıktılar.
İsimleri ayrı ayrı yazmıyorum.. Çünkü, aslına bakarsanız, Tokyo'ya kadar bu Olimpik spor dallarının pek de yüzüne bakmayan medyamız, başarılar karşısında suskun kalamadı.
Yirmi gündür, sayfalar adlarını ilk defa yazdıkları sporcularımızın manşet haberleri, sözleri, röportajları ve resimleriyle dolu.. Onları burada tekrarlamama gerek yok..
Millet ezberledi zaten..
Ben işin felsefesinden, özünden söz etmeyi seçiyorum..
"Türkiye'de şampiyon nasıl yetişir?" sorusunu daha Cumhuriyet yıllarımdan başlayarak yazmıştım.. Özellikle de 1980 Moskova ve 1984 Los Angeles Oyunları'ndan sonra..
"Şampiyonlukları tesadüften çıkarıp devamlı hale getiren şey sistemdir" demiştim..
"Amerika'da spor okullara yerleşmiştir. Çünkü liseden başlayarak, bir okulun bir spor takımına girdin mi, Amerika'da hayli pahalı olan lise ve üniversite eğitim bursa bağlanır. Bu yüzden tüm aileler çocuklarının sporcu olması için ellerinden geleni yaparlar, birinde başarılı oldu mu, bayram yaparlar.. Ailenin desteklediği çocuk, okul sistemi içinde yetişir. Ülke düzeyinde başarılı olanlar, en iyi hocaların bulunduğu bölgelere sevk edilirler. Sovyetler ve Doğu Almanya'da ise devlet profesyonelliği vardır, okulun yerine.. Ve aile gene çocuğun arkasındadır. Çünkü uluslararası düzeyde sporcu olmak, hem iyi para kazanmak, hem de Demirperde'de en kıymetli şey, pasaporta sahip olmak ve istediği ülkeye gidebilmek demektir. Sovyetler ve Doğu Almanya başta, aile desteğinde devletin maddi ve manevi büyük desteği vardır" dedim.
Yugoslavya'yı "Üçüncü Dünya Lideri" ilan eden Tito da, devlet profesyonelliğini en iyi uygulayandır.
Yugoslavya'dan doğan devletler, hâlâ o mirası kullanıyor. Sonra sordum gene o yıllarda..
"Peki bizde sistem ne?. Bizde her Spor ve Milli Eğitim ilgilisi bin defa söylemiştir, 'Sporu okullara sokacağız" diye.. Sokabildik mi peki.. Hep lafta kaldı. Bizde sistem yok.. Ne var?. Bir ışık görmek.. Pervaneler nasıl ışığa koşar, ampulün etrafında dönerler, tıpkı onun gibi.. Bir şampiyon, bir başarı, ışık olur ülke gençlerine.. 'O yaptı, biz de yaparız' derler ve ondan aldıkları umut, güven ve hırsla, inanarak çalışmaya başlarlar. İnanarak.. Bu da başarıyı getirir işte.." Örnek de verdim.. Sonra yakın arkadaş olduğumuz Jandarma Astsubayı İsmail Akçay, 1968 Meksiko Oyunları'nda Maraton Dördüncüsü olunca, ampulü yaktı.. Arkasından yıllarca, Olimpiyatlar dahil, Balkanlar'dan Avrupa ve dünyaya her maraton yarışında adı favoriler arasında geçen atletlerle katılır olduk..
"Ayıracak vakit dahil tüm imkânları kısıtlı İsmail, Olimpiyat madalyasına bu kadar yaklaşırsa, biz neden yapmayalım" dedi, gençlerimiz.. Özellikle de Doğu'da maddimanevi imkânsızlıklar içinde büyüyen ve sporu tek umut ışığı olarak gören gençlerimiz ve onların aileleri..

*

Dikkat edin, şampiyon yetiştirme yollarını özetleyen sistemleri anlatırken, hepsinde ortak bir şey söyledim..
"Aile desteği.."
Dün sabahki gazetemizin sürmanşetinde First Lady'miz Emine Erdoğan ile okçuluk dalında Tokyo'da ilk altınımızı alan Mete Gazoz'un yan yana resimleri vardı.
First Lady'miz Huber Köşkü'nde Gazoz Ailesi ile buluşmuştu.
Gazetemde Emine Hanım'ın sözlerini okudum.
"Hiçbir başarı tesadüf değildir.
Gerçek şampiyon Mete'nin anne ve babasıdır.
Okçuluk sporu yapan kız kardeşi Melisa da ağabeyinin açtığı yoldan ilerleyecektir.
Mete'nin başarısının tüm sporculara ve ailelerine örnek olmasını dilerim" demiş, Sayın Erdoğan..
Tokyo'nun Türkiye için niçin örnek, niçin umut, niçin inanç ve nasıl örnek alınacak dersler getirdiği bu kadar güzel ve açık, net özetlenebilirdi..
Teşekkürler, Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi!.

*

Tokyo'dan aldığımız derslerle geleceğe nasıl yürüyeceğimizi anlatırken, spor teşkilatını ve kulüpleri de ihmal etmemek gerek. Onlara da sıra gelecek..

***


GEÇEN HAFTADAN ALDIĞIM NOTLAR...
Kardeşim Kemal ile eşi Nükhet sürpriz yapıp Ankara'dan gelince, ailecek hoş bir hafta geçirdik. Bayıltacak sıcaklar yüzünden pek evden çıkmasak da, sulayarak serinlettiğimiz bahçemiz ve vantilatörle havalanan salonumuzda, bol bol Olimpiyat izleyerek ve gazete-dergi okuyarak bir arada olduk.. Aile güzel şey, her konuda..
Olimpiyatları ayrı konu yaptım bugün. Yazdım, daha da yazacağım.. Ötekileri de "Notlar" halinde yazmaya karar verdim.
İşte onlar..

*

Hürriyet Kitap ekinde Ömer Gündeş, 200'üncü doğum günü dolayısı ile Dostoyevski'yi anlatmış, "İnsan psikolojisinin olağanüstü yazarı" diyerek. Okurken aklıma babamın başına açtığı işler geldi, Rus yazarın..
Babamın en sevdiği şeydi, kitaplar ve okumak. Tayin olduğu şehirde ilk kitapçı ile tanışır ve ahbap olurdu, oturup kitap sohbeti yapmak için. Sağcı ve milliyetçi babamın Ankara'da en iyi dostları, boş vakitlerini arka odasında patron Ahmet Küflü ve başeditör Attila İlhan'la sohbet ederek geçirdiği Bilgi Kitabevi idi. O zaman sağcı ve solcu olmak insanları bölmezdi, düşünebiliyor musunuz?.
Aldığı tonla kitabı, yaşımıza bakmaz bize de okuturdu.
Van gibi ırak, Bandırma gibi ufak kentlerde tek bir kitabevi bulunur, onlara da yeni kitaplar çok az gelirdi.
Babam, sohbet ettiği kitapçıdan Karamazov Kardeşler'in iki adet geleceğini duymuş, bir tanesini ayırtmış. Askeriyede de anlatmış. Biri ihbar etmiş, "Fuat Uluç komünist. Rus yazarın kitabını ısmarlamış" diye..
O devirde ciddiye alıp soruşturma açmışlardı iyi mi?. Allah'tan askeriyenin görevli hukuk müşaviri aklı başında bir adamdı da, dosyayı hemen kapadı. Böylece babam suçlu olmadı, ceza almadı da, biz ağabeyimle önce Karamazov Kardeşleri, sonra Suç ve Ceza'yı okuma imkânı bulduk.

*

Sabah Pazar'da Göksan Göktaş'ın "Bir zamanlar" dizisi içinde yaptığı Selma Güneri söyleşisi beni de "Bir zamanlar"a götürdü..
Selma Güneri, dünya şekeri bir genç kızken, Perde Dergisi'nin yarışmasını kazanınca, sinema onu keşfetmişti. O zaman televizyon pek yok. Tanıtım için ünlü otellerde basın toplantıları düzenleniyor. 15 yaşında Yılmaz Güney'le oynadığı filmle, Antalya'da "En İyi Kadın Oyuncu" ödülünü almış, Ankara'da Bulvar Palas'a davet ettiler gazetecileri, ilk orada gördüm o aileden sanatçı tatlı kızı..
Baba Lütfi Güner'i, dayı Ahmet Üstün'ü..
Sonra film üstüne film..
Derken televizyon yayılınca sinema büyük darbe yedi önce. Bilet satmak için porno filmler oynatmaya başladılar. Porno kabul etmeyen yıldızların filmlerine de Amerikan porno filmlerinden kesilen parçalar eklemeye başladılar.
İstanbul'da Beyoğlu'nda o zaman konser salonu yok. Klasik müzik konserleri genelde Saray Sineması'nda verilir, İstanbul'da olduğum zaman Galiye teyzem beni peşine takıp Saray'a götürürdü.
İşte o Saray Sineması durmadan "Parça"lı filmler oynatırdı.
Bir defasında Yeni Melek'te bilet kuyruğundayım.. Önümdeki gişeye eğildi, "Parça var mı" diye sordu.. "Yok" cevabı alınca da çekti gitti. Öylesi..
İyi film yapılmaz olunca menecerler ününden de faydalanıp zaten ailesi dolayısı ile müzik içinde büyümüş Selma'yı assolist yapmaya karar verdiler. Selma müzik âleminde de kolay ün yaptı.
Ben de Erkekçe'yi çıkarmak için İstanbul'a gelmişim.. Ali Kocatepe ile ayni evde kalıyoruz..
Ali bir gün "Selma Güneri, Kalamış'ta bir bahçe gazinosunda söylüyor. Beni de alt kadroya aldılar" dedi..
Yaz geceleri yapacak iş yok.
Hemen her gece gidiyor, hem Ali'yi, hem Selma'yı dinliyorum..
Güzel bir kızı da hemen her gece hem bahçede, hem kuliste görüyorum.
Merak ettim. Ali'ye sordum, "Kim?" diye.. Selma'nın yeğeniymiş. Müzisyen Çetin İnöntepe'nin kızı.
O kız, bugün Ali'nin eşi.. Yani Sevgili Aysun Kocatepe..
Nereden nereye değil mi?.
Hayat tesadüf de değil..
Tesadüfler zinciri.. İlkyaz'ın doğması yazılmış bir kere..

*

"Fatih Hoca'nın üç yıl öncesi gibi, gömleği terden sırılsıklam olacaksa, hoca maç boyunca yerinde duramayacaksa, sahaya büyülü dokunuşlar yapacaksa, takım hızlı oynayıp her yerde basacaksa, konsantrasyonu yüzde yüz sahada olacaksa, ilgi alanında sadece takımı olacaksa, 'Bu sezonun şampiyonluktaki favorim Galatasaray' derim." Bu sözler bana değil, benim gibi Fatih Terim'in yakın dostu, Namık Ağabey ekibinden yetişmiş son Milliyet Sporcu Şansal Büyüka dostuma ait.
Bu hafta sonu başlayacak lig için 4 büyükleri yorumlarken, Galatasaray'ın bu yılına şöyle bakmış...
"Fatih Terim'i, Fatih Terim yapan ve Avrupa Şampiyonluğu dahil, büyük başarılar kazandıran bu özellikleri son üç yılda çok hızla geriye gitti. Neredeyse başarıyı tümüyle transferde aramaya başladı. Nitekim son 3 yılda gelen 40'tan fazla oyuncuya rağmen, eski başarılar, eski etkili ve güzel oyun yinelenemedi.
Galatasaray, lig başlarken gene transfere ağırlık vererek iddiasını sürdürmek istiyor. Ama bu sezon bir fark var. Gençleştirme konusunda önemli ve radikal adımlar atılıyor. Bu, doğru karar..."
Bu yazının altına imza atıyor, Şansal'ın "Favorim Trabzonspor" görüşüne de katılıyorum.
Haydi Hocam!. Değiş artık!.

***


TEBESSÜM
- Göz doktoruna giderken kime çarptım bilin?.
- Herkese...

***


SEVDİĞİM LAFLAR
"Cahil soru sormaz!." Benjamin Franklin

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA