AB Genel Sekreteri Büyükelçi Murat Sungar, pazartesi Radikal gazetesinde yayımlanan yazısında AB sürecinde kendilerine düşen görevleri aksatmadan yaptıklarını vurguladı. Müzakerelerin, daha doğrusu tarama sürecinin, başlamasına yedi ay kala müktesebatın dörtte üçünün hâlâ tercüme edilmemiş olduğunu açıklayan Büyükelçi Sungar, Türkiye'de AB desteğinden yararlanabilecek projelerde bir patlama yaşandığını ve AB'nin tahsis ettiği mali kaynakların yetersiz kaldıklarının da altını çizdi.
Yazı sonuçta bürokratik mekanizmanın kendi üzerine düşeni yaptığını savunuyor. Ancak AB konusunda zaten asıl mesele bürokratik işlemlerin yapılması değil. 17 Aralık tarihine kadar cesur adımlar atan hükümetin siyasi ataleti meselenin bir boyutunu oluşturuyor. Meselenin bir diğer boyutu 17 Aralık'ta muharebeyi kaybeden bürokratik ve siyasi güçlerin yeniden toparlanarak AB sürecini baltalama yönünde harekete geçmesi.
Kriterlerin de hayırlısı!
Gerek 21 Kasım 2004'te Kızıltepe'de kamyon şoförü Ahmet Kaçmaz ile oğlu Uğur'un öldürülmelerini, gerekse yeni ceza kanununa yönelik hoşnutsuzlukları ve Kadınlar Günü gösterilerinde polisin tavrını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Kızıltepe vakasında emniyetin ilk refleksleri, mahkemenin seyri sonuç hakkında bir fikir veriyor. Güvenlik güçlerinin şiddet kullanma özgürlüklerine yönelik kısıtlamalara ciddi tepki gösteren gruplar var.
İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu bugüne dek neredeyse hiç insan hakları, işkence ve genelde AB süreciyle yerleşmesi gereken yeni hukuki çerçeveyle ilgili olarak konuşmadı. Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in Balçiçek Pamir ile yaptığı söyleşide de yeni ceza yasasına ilişkin şikayetlerin üzüm yemekten çok bağcı dövmeyi hedeflediği olabildiğince açıklıkla söyleniyor.
Vakıflar Müdürlüğü örneğinde de Türk vatandaşlarınca kurulmuş azınlık vakıflarının gasp edilmiş mallarının geri verilmesi konusunda inanılmaz bir direniş yaşanıyor. Bu türden direniş noktalarının giderek daha açık şekilde ortaya çıkabilmesi ise hükümetin siyasi iradesini açıkça AB sürecinden yana koymamasından kaynaklanıyor. Hükümet siyasi açıdan AB sürecinin bundan sonra gerektirdiği maliyetleri ödemek istemiyor gibi.
Bu durumda da hükümetin geçen yılki çarpıcı "Kopenhag kriterleri yerine Ankara kriterlerini koyarız" söylemindeki Ankara kriterlerinin milletin hukuku açısından ne ölçüde hayırlı olacağı sorusu gündeme geliyor. Dahası bu sürece devam etmemek de hükümetin gücünü korumasını sağlayacak değil. Tersine hükümetin AB konusunda içeride yaptıklarını sahiplenmekte dışarıda ise inisiyatifi ele alması gerekiyor.
Kasıtlı "Türkiye değişikliği"
Bu meselenin bir diğer boyutu da var tabii. AB üyesi ülkelerdeki gelişmeler zaten içinde giderek AB'ye karşı daha fazla öfke ve kuşku biriktiren kamuoyunu geriyor. Böylece AB içindeki Türkiye aleyhtarlarıyla Türkiye'deki AB karşıtları yeni birleşik cephelerini oluşturuyor. Bu bağlamda Fransa Parlamento Konseyi'nin bir hukuk rezaleti olarak nitelenmesi gereken anaysa değişikliği kritik bir eşik teşkil ediyor. Yalnızca Türkiye gözetilerek yapılan bu değişikliğe göre Türkiye'nin üyeliğiyle ilgili nihai karar bir referandumla verilecek. Başka üyeler de benzer bir düzenleme yapabilir.
Bu hasmane tutuma rağmen Türkiye doğru bildiği yolda gitmeli zira bunda hem ekonomik geleceği hem de toplumsal huzuru ve güvenliği açısından çıkarı var. Hedeften vazgeçmek Türkiye'yi istemeyenlerin ekmeğine yağ sürer. Türkiye kendine düşenleri yaptıktan sonrası ise AB üyelerinin kendilerine kalmış bir karardır.