Türkiye'nin en iyi haber sitesi
REFİK ERDURAN

Bekçilerden korunmak

Çocuğunuza sütünü sevdirerek ve yararını anlatarak da içirebilirsiniz, "İçmezsen umacı seni ham yapar" diye korkutarak da. İkinci yolu seçerseniz belki daha çabuk sonuç alırsınız. Ama çocuk kerhen söz dinler. Umacı diye bir şey olmadığını anlayınca da vazgeçebilir süt içmekten.
Toplumlar çocuk değildir. Yönetilmelerinde yine de baskı aracı diye korku kullanılabilir bir süre. Umacının yutturmaca olduğu fark edilene kadar...
Ülkemizde bu çok yaşandı ve yaşanmakta. Düşüncelerin cendereye sokulması, sömürü tezgâhlarını halka açıklamaya kalkanların susturulup süründürülmesi için yarım yüzyıl boyunca hep aynı öcü masalı anlatıldı:
"Atatürk en büyük tehlikenin komünizm olduğunu söyledi, görüldüğü yerde başının ezilmesini emretti. Komşularımız komünist; içimiz gizli komünist kaynıyor. Her an ayaklanabilirler. Felaket bu kış gelebilir!"
O balon sönünce yerini eski bir umacı aldı: "İrtica". Gözü dönmüş takunyalı yobazların bıçak bilemekte olduğu uyarısıyla seçkinlerimizin uykuları kaçırıldı yıllar yılı. Takunya sesi yalnızca havuz kenarlarındaki hanımların ojeli ayacıklarından gelince o hikâyenin de modası geçti.
Bre aman, öcüsüz mü kalıyoruz? Bidon kafalı toplum korkutulmayacak da, başıboş bırakılınca zurnacıya varan salak kız gibi kendi aklınca oy mu kullanacak? Hiç olur mu! Gıcır gıcır bir yeni tehlike var:
Asker ve bürokrat vesayetinden boşalan yeri "sivil dikta" düzeni dolduruyor. Kişisel egemenlik kurulmakta. Adını da koyarsak, Hitler oluyor Tayyip Bey.

***
Burada bir parantez açalım.
Korkuya karşı çıkıyoruz. O duygunun kullanılmasıyla özgürlükleri kısıtlayan sansürün kötü bir şey olduğunda herkes hemfikir. Hele hele diyoruz, otosansür kısıtlamanın en zararlı türüdür. (Kişinin kendini sansürlemesi anlamında öyle bir sözcük yok ama, yerleşti; kullanıyoruz.)
İşin tuhafı, bunu söyleyenler arasında bile otosansüre yol açan bir kaygı çok yaygın: "Kafadarlarım ne der?" korkusu. "Karşıda" sayılan bir kesim ya da kişiyi herhangi bir nedenle savunur görünmenin dalkavukluk sanılmasından ödler kopuyor.
Oysa özgürlük olumsuza olumsuz, olumluya olumlu diyebilmektir. İnsanın açıkları ya da beklentileri yoksa, bunu yapar. Varsa? O zaman yorumculuktan başka bir iş tutmalıdır.
***
Gelelim Recep Tayyip Erdoğan'ın diktatörlük yolunda olup olmadığına. Devlet Bahçeli ile aralarında patlak veren son polemik o konuyu somut kıyaslamalarla inceleme fırsatı sağlıyor. Madem Hitler'in de adı geçmiştir, onun ne yapmış olduğuna bakarak düşünelim.
Yahudileri "öteki" yerine koyarak büyük düşman ilan etti. Erdoğan Kürtlere kardeş diyerek onlarla uyum öneriyor. Bahçeli ne diyor, ne yapıyor?
Hitler orduyu yanına aldı. Erdoğan asker vesayetine karşı çıktı, toplumu sivilleştirdi. Bahçeli'nin bu konudaki tutumu ne yönde? Diktatörlerin dövüşçü militanları olur. Hitler'in kahverengi gömleklileri vardı. Erdoğan'ın militanı yok. Ülkemizde o biçim örgütü hangi parti kurmuştur?
Diktatör adayları kaba güç kullanımına ağırlık verirler. Erdoğan'ın göstericilere karşılık 10 bin gencin varlığından söz etmesini fırsat bilip kim bin kişiyle onları kovalama tehdidini savurdu?
Yani, benzetme şartsa, Hitler tavrına kim daha yakın?
Ve son iki soru:
Şimdi ben gözümün önündeki gerçekleri burada kayda geçirdim diye "Erdoğan yandaşı" mı oldum?
Öyleyse, bugün ille diktatörlük tehlikesi var diyerek Türkiye'yi darbeci-bürokrasi- üçkâğıtçı ortaklığının saltanatıyla "korumak" isteyenler kimin ve neyin yandaşıdırlar?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA