X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Benim yaptığım fiziksel şiddetten ağır
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Benim yaptığım fiziksel şiddetten ağır

  • Giriş Tarihi: 10.1.2016
Benim yaptığım fiziksel şiddetten ağır
Benim yaptığım fiziksel şiddetten ağır

atv'de ekrana gelen Yeter dizisinde karısına psikolojik baskı uygulayan bir adamı canlandırıyor Yurdaer Okur. Ekranın aykırı tiplerine imza atan Okur bu kez kaygılı; "Senaryoyu ilk okuduğumda çok sert geldi. Ama sonra fark ettim ki aile içinde psikolojik baskıdan dolayı travma yaşamayan yok"

Samsun Bafra'da liseyi bitirdikten sonra Akdeniz Üniversitesi Turizm İşletmeciliği Bölümü'nü kazadı Yurdaer Okur... Yeni bir şehir, yeni insanlar, kitaplarla haşır neşirlik... Standlar açıp kitap satıyordu, bol bol okuyordu. Bukowski'ler, tiyatro eserleri, şiir kitapları, Edip Cansever, Nazım Hikmet girmişti hayatına... Bir arkadaş grubu vardı, şiirler okuyorlardı. Ses tonunu beğendikleri için şiir okumalarının baş aktörüydü... Bu işi sevmişti... Turizm hayal ettiği gibi olmamıştı. Okulu bıraktı, Ankara'da Cüneyt Gökçer, Lemi Bilgin, Çetin Tekindor'un karşısında konsertavuar sınavına girdi. 500 kişi arasından sıyrıldı ve kazandı. Devlet tiyatrosu sanatçısı olduğunda kariyeri ona hep uzun soluklu rolleri getirdi. Yıllarca dizilerde yer almadı, ta ki Sakarya Fırat ve Köprü dizilerine kadar... Ama onu popüler yapan Karadayı'daki Savcı Turgut rolüydü. Artık sokakta yürürken, seyircinin fotoğraf çektirmek istediği biriydi. Şimdi Yeter dizisinde, onun sayesinde ilk kez kötü bir adamı başrolde izliyoruz. Yekta karakteri dizi başladığından itibaren çok konuşuldu. Karısına uyguladığı ruhsal baskıyı sevgiye bağlayanlar çok oldu. Yani Yurdaer Okur, kötü bir adam gibi çıktı karşımıza ama görünen o ki; karakteri seyirciyi ikiye bölecek. Okur'la yeni dizisini, hayat duruşunda şiddete bakışını konuşmak için buluştuk:

- Karadayı ile birlikte sokakta tanınır hale geldin. Oysa ki Devlet Tiyatrosu sanatçısısın. Bu ünlü olma hali nasıl etkiledi hayatını?
- Oyuncular yaptıkları işin beğenilmesini isterler. Savcı Turgut'la beraber hayat beni farklı noktaya getirdi. Kötü adamı sevdiren, kötü adamın da zaaflarının olduğunu seyirciye anlatan bir yolculuktu. Kamera sanırım beni sevdi. Ekran tiyatro gibi değil. Koskoca suratın insanların evinin salonunda. Seyirci evine konuk olan biri gibi davranıyor sokakta. Mutluyum bu ilgiden. Bundan sonra daha iyi, daha erdemli adamları oynayıp, seyircinin ilgisini kat be kat arttırmak isterim (gülüyor). Ama kötüleri, arızalıları oynamak çok daha zevkli.

- Sen neye öfkelenirsin?
- Bazen o kadar çok şeye öfkeleniyorum ki; hadsizliklere, insanların kendilerine yapıldığında rahatsız olduğu şeyleri bir başkasına yapmasına, kabalığa, çocuklara kötü davranılmasına, açık arayan insanlara öfkeleniyorum. Sektörden dolayı mı bilmiyorum; tahammülümüz çok az. İkili oynayan insanlara, yüze gülüp kuyu kazan insanlara kızıyorum. Çok ilginçtir ki; hep de böyle roller oynuyorum... Belki de etrafımı çok gözlemlemek besliyor beni. Toplu taşımaya biniyorum orada da gözlemliyorum insanları...

- Toplu taşıma kullanıyor musun?
- Sarı minibüsleri kullanıyorum. Toplumsal bir varlığım, toplumla birlikte ne yapmam gerekiyorsa onu yapacağım. Dolmuşa binmem gerekiyorsa binerim. Oradaki ilgiye, sohbete de katılmam gerekiyor. Bunun sonu yok çünkü, kendimi bir fanusa kapatamam ki... Markete gidip alışveriş yapmam da gerekiyor. Kızımı parka da götürmem gerekiyor. Aslında İstanbul'da rahat gibi ama Anadolu'da daha rahat. Çünkü benim ekranda gördükleri kişi olduğuma inanmıyorlar, benzediğimi sanıyorlar. Ben de bozmuyorum, "Evet çok benzetiyorlar" diyorum.

- Hepimizin zaafları var. Diziler vasıtasıyla tiyatrodan kazandığından daha fazlasını kazanmaya başladın. O başka bir hale sokmadı mı seni?
- Yok. Benim hâlâ borcum var. Çünkü kazandığımı tiyatroya yatırdım. Normal bir vatandaş gibi borç ödeyen biriyim. Bir şeyler bırakmak istiyorum hayatta. Bunu da tiyatro yoluyla yapabilirim. Dizilerden kazanıp, gayrimenkule yatırıp, faydasız kalmak istemiyorum. Bunu yapanlara da saygı duyuyorum ama 40'lı yaşlardayım. Tiyatroya farklı baktığımı düşünüyorum ve bunu gösterebileceğim, istediğim oyunları oynayabileceğim, gençlere eğitim verebileceğim bir şeyler bırakalım istedim. Bunu yapmak zorundaydım ve bunu yaptığım için hiç pişman değilim. O yüzden ekonomik açıdan normal standartlarda yaşayan biriyim ki çok az oyuncu bunu yapıyor.

- Kimler mesela?
- Şevket Çoruh'a çok saygı duyuyorum, kazandığı tüm parayla tiyatro aldı. Erdal Beşikçioğlu keza öyle... Bir iki deli çıkıyor bizim gibi arada... Bundan 10 yıl önceki durumumla, şimdiki arasında elbette fark var ama ben aynı şeyleri yapıyorum, aynı şeylerden zevk alıyorum. Sıradan yaşam daha mutluluk verici, özgürleştirici. Yaratıcılığı tetikleyen şeyler bunlar. Yaratıcı olabilmek için gerekirse tüm zorlukları yaşayacaksın... Normal kalmak önemli oysa normal kalamıyoruz. Bir şeyleri elde edince, ünlenince hep cepten yemeye başlıyoruz. Ne yapalım! Karadayı'da kazandıklarım lüks bir arabaya gideceğine tiyatroya gitsin!

- Turizm okumuşsun, tiyatro olmasaydı kendini bir turizmci olarak hayal edebiliyor musun?
- Eminim o alanda da fark yaratacak bir şeyler denerdim. Karadeniz'de farklı turizm alternatifleri yaratırdım ne bileyim... Kendimi orada bulamadığım için; şiir, sahne, ses, kitaplar bu tür alanlara yöneldim...

- O şiirler okuduğunuz dönemleri biraz anlatır mısın? Şimdikinden çok farklı bir gençlik bakış açısıydı sanırım o.
- İnsan ilişkilerimiz, dostluk ilişkilerimiz çok yüksekti. O zamanlar cep telefonu yok. Bir öğrenci evindesin. Kaygı yok gelecekle ilgili. O yaşlarda gelecek kaygısı gütmüyorsun. Sadece çok insan tanımaktı derdim. Daha insancıldı. Kırılgandı. Şimdiki çocuklar farklı. Kızıma Heidi'yi seyrettiriyorum, istiyorum ki o kırılganlığı, doğa sevgisini hissetsin. Bizler o dönemin Heidi'leriydik. Bahsettiğim yüzyıllar öncesi değil, her şey çok hızlı değişti. Bundan 10 yıl sonra kızımla nasıl ilişki kuracağım, nasıl yetişeceğim ona bilmiyorum. Çağımızın travması bu, insanlar bu yüzden kaygılı. Gelecekle ilgili öngörümüz yok.

- 41 yaşındasın. Bir erkeğe 40'lar ne yapıyor?
- Her 10 yılda bir değişiyor insan. 20'lerde gözün hiçbir şeyi görmüyor, tüm dünya senin çevrende dönüyor, kanın hızlı akıyor, hedefler büyük oluyor. 20'lerinde dünyayı kurtaran adam oluyorsun. Aşk denilen şey karşına çıkıyor. 30'lu yaşlarında tüm o sancılı dönemler, kavgalar, eğlenceler, hızlı hayat kendini biraz daha dinginliğe bırakıyor. Bir takım sorumluluklar yükleniyor omuzlarına... Varolma savaşı başlıyor, hayat mücadelesine giriyorsun. "Ya ben dünyayı kurtaran adamdım, ne oldu şimdi?" diyorsun. "Kiram kaç lira olacak, nasıl ödeyeceğim"ler ortaya çıkıyor. 40'larda diyorsun ki," Eyyy gidi hayat!"

- Eşin de tiyatrocu... Beş yıllık evlisiniz... Özel hayatın nasıl gidiyor?
- Tiyatro yapmıyor şu an. Nar'a bakıyor. Ben onu ilk gördüğüm anda onun benim hayatımda uzun süre olacağını hissettim, evleneceğimi hissettim. Üstelik o ilk görüşün üzerinden epey geçtikten sonra birlikte olmaya başladık. Başıma gelen en iyi şey eşim. Tanrının bana bir hediyesi.