YAZARA MAİL GÖNDER Anlayabilmek

YAZARLAR / Bölgeler Yazarları

Hayat notları

Bir dostum Mevlana'yı anlamaktan söz ediyordu.
"İnsan aşkı kadardır" demişti Mevlana. Anadolu'nun ışığı. Kim bilir, ne kadar anlayabiliyoruz Mevlana'yı. Hissetme denizlerinin kıyısında, "Aşksız geçen günü, ömürden sayma!" diyen Mevlana'yı; 'aşkı aşkınlaştıran' duyusunu; derinlemesine duyumsamak hiç kolay değil çünkü.
Hele ki günümüzde çok katılaşan insan yüreği; körleşen gözler, sağırlaşan kulaklar ile insanın insana ettiği zulmün gölgesi altında, nasıl hissetsin, nasıl anlasın Mevlana'yı.

***

Bir zamanlar Anadolu'daki bütünlüğü, insan olma çıtasının güzelim yüksekliğini, barışı, sevgi duygusunu, sanki bir mekansızlık, sonsuzluk ışığıyla, dünyaya taşıyan Mevlana, yeniden anlaşılmayı, gerçek anlamda hissedilmeyi, ne çok hak ediyor aslında. Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Edebali, Anadolu'nun diğer sevgi saçan isimleri, tarihin ışıklı aynasından kendilerine bir kez daha bakılmasını, algılanmayı, ne çok hak ediyorlar. Ne çok.
***

Çünkü Mevlana başta olmak üzere onlar, aslında bir Anadolu Rönesansı hayata geçirdiler. Dünyaya Anadolu merkezli bir 'aydınlanma' sundular.
Avrupa Ortaçağ'ın 'sınırsız zorbalığı' ile kucaklaşırken, insanlar din ve mezhep kavgalarında birbirlerinin kanını, hiç içleri acımadan vahşice akıtırken, engizisyon mahkemeleri dini kullanarak, insanın insana yaptığı en büyük işkenceleri hayata geçirirken; Mevlana ve diğerleri, Anadolu'nun insanlığı sunduğu birer sevgi, şefkat, barış tohumu oldu.
***

Bu tohumları saçarken, tüm milletleri 'bir' saydılar. Dinleri, mezhepleri, kardeş bildiler. 'Barış'ı temel gördüler. Yüreklerinin en güzel yerinde, birbirlerine ve insanlığa bakarak, sevgi okyanuslarındaki damlalar ile aynı okyanusun kendisine karıştılar.
Mevlana, ürettikleriyle, söyledikleriyle, yaşamıyla; aşk ile bütünleşen ilahi aşkıyla, kendisi de aşk olurken; en tepe noktaya tırmandı aralarından. İnsanlığın hırslarının merkezinde, Avrupa'nın en karanlık günlerinde, insanlığa 'derman' olabilecek bir güzellik sundu.
***

"Neyin peşinden koşarsan sen O'sun!" diyen Mevlana, insanlığı kendi yaşamının anlamını bulmaya davet ederken de evrenselleşti. Sessizliğin içindeki 'mana' dünyasında, insana kendisini anlama, tanıma felsefesinin gömleğini giydirdi. Hakikati arayan insana, kendi içindekini anlattı. İnsanın yüzünü döneceği her şeyde; neyi, nasıl göreceğini; bakmak ile görmek arasındaki farkı anlattı. Durmaksızın sızlayan tutunamamış insan ruhunun, yaralanmış tüm gönüllerin; suskunluğun büyük zirvelerinde, kendisini nasıl iyileştireceğini.
***

Bir kamıştan kesilmiş parçanın, 'ney' olup sese dökülmesinde; o 'ney'in kulaktan insanın yüreğine şefkatle ulaşarak, bazen sessizce ağlıyormuş gibi dokunuşunda, insan olmanın değerinin 'hissedilmesini' istedi sanki Mevlana.
"Hamdım, piştim, yandım" dedi.
"Dünle beraber gitti cancağızım,
Ne kadar laf varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım."

Derken dünyanın ve insanın sürekli değişimini, asırlar önce ne güzel anladı, anlattı.
***

İnsanı "sen görünüşte bu alemde en küçük şeysin ama taşıdığın mana bakımından en büyük alem sensin" diye tarif eden Mevlana'nın; 'ölüm' kavramını da 'korku' giysisinden sıyırarak 'düğüne' çevirmesi, ruhunu bu anlayış ile yıkayarak arındırma sevdası bile; günümüz insanı için üzerinde durup uzun uzun düşüneceği, başlı başına bir tablodur. Belki de düşünmek yetersiz, galiba mesele hissetmektir. Çünkü sevdanın bütünü, zaten insanlığın sessiz şiiridir. Çünkü bu fark, 'çok konuşmak' ile 'az yapmak' arasında zorlu sınır çizgisindeki gibi, yalındır, belirgindir.
(Bu yazı bu köşede daha önce yayınlanmıştı.)

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.