Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Bazen insan kendisini bir kargaşa denizinde akıntıya kapılmış gibi hissediyor.
Bakıyorsunuz, kavramlar birbirine geçmiş, insanlar sanki ürettikleri ideolojilerinin altında eziliyorlar. Tıkanmış soluklarının ardında, dünyanın dedikodusuna mahkum olmuşlar.
Bir bakıyorsunuz, kendilerini unutup, varlıklarını temize çekebilmek için, başkalarının hayatları üzerinde, durmadan başkaları hakkında konuşuyorlar.
Ne yazık... Sokrates'in savunmasındaki gibi oysa her şey:
"Başkaları hakkında kötü söz söyleyenler, aslında kendi haklarında konuşuyorlardır."

***
Bu ülkede hiç bitmeyen iç kavgalar, bana bazen nedense çok ironik geliyor.
Mizahımızın şemsiyesi altında, klasik bir fıkrayı hatırlıyorum hemen.
Genç kız gelin olmuş. Giderken ağlamaya başlamış.
Kızın gözyaşlarına dayanamayan babası:
-Gitmesin, demiş...
Genç kız hemen ağlamayı kesip, gözyaşlarını silmiş:

-Zararı yok babacığım. Sen bana bakma. Hem ağlarım, hem giderim!

***

Bulduk güzelim ülkeyi, herkes öylesine empati yoksunu; anlatmaktan, anlamaktan yoksun ve öylesine çok öteki gördüğünü yıpratıyor ki, üzülmemek mümkün değil. Aslında bu topraklarda yeni bir durum değil bu. Günümüze ulaşan anlatılara bile yansımış. Biri ünlüdür: Abdülaziz, III. Napolyon'un çağrısı üzerine, Fransa'ya giderken, Hariciye Nazırı Keçecizade Fuad Paşa'yı da birlikte götürmüş. Fuad Paşa ile Fransa Başbakanı Compte Montauban de Palitan arasında Süveyş Kanalı'nın açılması ve Girit'in Yunanistan'a verilmesi konularında önemli görüşmeler olmuş. Paşa Fransa'nın isteklerine şiddetle karşı çıkıyormuş.
***

Bir gün Compte de Montauban:
-Neden boşuna ısrar ediyorsunuz, demiş.
Hangi gücünüze güveniyorsunuz?
Osmanlı Devleti'nin ne kadar zayıfladığını görmüyor musunuz?
-Hayır Kont, hayır, demiş Fuad Paşa. Osmanlı Devleti asla zayıflamamıştır.
Bütün gücünü koruyor! Üç yüzyıldır siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalıştığımız halde, bir türlü yerinden sarsamadık!

***
En güzeli bu yazıyı fıkraya dönüşmüş anlatılarla sürdürmek.
Bazen insan kimin haklı olduğunu şaşırıyor, eski bir anlatıda olduğu gibi:
Şair Hüseyin Siret, dönemin en ünlü şairi Yahya Kemal'e son şiirini okur. Şiir:
"Rehgüzerimde bir garip horoz
Eyliyordu benimle istihza..."
dizeleriyle sona erer.
(Günümüz Türkçesiyle: Yolumun üzerinde bir garip horoz, benimle alay ediyordu.)
Hüseyin Siret, şiirini okuyup bitirdikten sonra şair Yahya Kemal'e sorar:
-Nasıl buldunuz üstad?
Yahya Kemal yanıtlar:
-Bence Horoz haklı...
***

Gülümseten bir başka fıkra ile bitirelim bu yazıyı:
Tilkinin biri yel gibi gidiyor... Sansar, ardından güçbela yetişip sormuş:
-Neden bu kadar telaşlısın dostum, bir şey mi oldu?
-Sorma demiş, tilki. Yeni bir sefer açılmış. Yeniçeri ağası 'mekkare'* hazırlıyormuş.
Ben buralarda duramam gayrı!
-Sana ne yahu demiş, sansar. At değilsin, deve değilsin...
-Sen durumu bilmiyorsun, demiş tilki. Tozdan dumandan ferman okunmuyor. Kimin ne dediği, ne yaptığı belli değil. Bir ele geçirirlerse, tilkiliğimi ispat edene kadar post elden gider.
*Mekkare: Osmanlı'da seferberlik dönemlerinde, at, deve, katır gibi hayvanlar, zorunlu ordu birliklerine dahil edilir, hayvanların sahiplerine ordu hizmeti karşılığında para ödenirmiş. Bu işleyişe 'mekkare' denirmiş.
İsmet "biraz ağlayabilmek için / fotoğraflar çektirir / babam / seferberlikte mekkâredir."
Özel'in bir şiirinde bu kelime şöyle geçer:

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER