YAZARA MAİL GÖNDER Camımın ve canımın içi!

YAZARLAR / Cumartesi Sabah Yazarları

Tasarım, iki moda dergisi karıştırıp üç elbise modeli çiziktiren birine bırakılmayacak kadar deli bir alan... 3. İstanbul Tasarım Bienali’nin gösterdiği gibi bedenimiz, gezegenimiz ve hayatımız üstünde muazzam bir etkisi var. Bana bilim yazısı bile yazdırdı, düşünün!

Hani biyoloji-anatomi derslerinde kullanılan küçüklü büyüklü cansız mankenler vardır. İnsanın içini gösterir: Damarlarını, kaslarını, organlarını... Pankreastı, safrakesesiydi, sağda mıydı, solda mıydı sorularına cevap, tartışmalarına son olur.
Bu cansız mankenlerin, camdan bir atası olduğu hiç aklınıza gelir miydi?
İKSV'nin bu yıl üçüncüsünü düzenlediği İstanbul Tasarım Bienali'nin en ilginç parçalarından olan Cam Adam birkaç haftadır Galata Özel Rum İlkokulu'nda sergileniyor.
Halka ve özellikle gençlere insan anatomisini öğretmek için Almanya'da imal edilen Cam Adam, ilk olarak 1930 Halk Sağlığı Sergisi'nde boy göstermiş.

İNSANI YENİDEN TASARLAMAK
Bir anda dönemin sinema oyuncuları kadar ünlü olan Cam Adam ülkeden ülkeye gezmeye başlamış, hatta 1938'de Türkiye'ye de gelmiş. İstanbul'da Galatasaray Lisesi'nde sergilenen, ardından İzmir Enternasyonal Fuarı'na götürülen Cam Adam bir sanat eseri olarak algılanmış.
Sorabilirsiniz: Tasarım ile bir anatomi eğitim aracının ne alakası var?
Bienalin iki küratörü, Beatriz Colomina ile Mark Wigley bu soruya şöyle cevap veriyor:
"Tasarım insanın hizmetindeymiş gibi durur ama asıl iddiası insanı yeniden tasarlamaktır." Tasarım, insanın yaptığı yer şeyde var artık. "İnsanoğlu 1969'da Ay'a ayakbastı" deniyor ya misal... Yanlış!
Ay toprağına basan, ayağımız değil ayakkabımız! Yani Ay ile aramızda bir tasarım ürünü olan ayakkabı var.
Bir başka örnek: İbni Sina'dan Leonardo Da Vinci'ye bütün bilimciler insanın iç düzenini göstermeye çalışıyor. Ancak bunlar iki boyutlu çabalar.
Cam Adam ve ardından yapılan Cam Kadın ile bu iş üç boyutlu hale geliyor. Onlar sayesinde içimize bakar oluyoruz. Neyimiz nerede, açık seçik görüyoruz.
Pekiiii, günümüzde neyi görmeye çalışıyoruz?
Eğer Cam Adam'ın birkaç adım ötesindeki iki çalışmaya göz atarsanız, sorunun cevabını alırsınız: Beynimizi!

GİZEMLİ BEYİN
Beynimiz 100 milyar sinir hücresinin kendi aralarında kurduğu 100 trilyon bağlantı ile görüyor, duyuyor, hatırlıyor, düşünüyor, hissediyor ve konuşuyor. Eğer beynimizdeki sinir hatlarını uç uca ekleyebilsek, ortaya çıkan uzunluk bizi tam 10 kere Ay'a götürüp getirmeye yetiyor, öyle hayal edin!
Bilimciler doğa harikası beynimizin içinde neler olup bittiğini anlamak için yarışıyor. Mesela Sebastian Seung...
Kore kökenli Amerikalı bilimci bu bağlantıların 'connectome' (konektom) adını verdiği haritasını çıkarmaya çalışıyor. Sonuç çok çarpıcı;
Jackson Pollock'ın resimlerini aratmıyor.
Gördüğünüzde "Beni ben yapan genlerim değil konektomum" diyen Seung'a hak verebilirsiniz. Çünkü herkesin beyin haritası, tek yumurta ikizleri dahil, bir diğerinden farklı.
Onun hemen yanında Columbia Üniversitesi Brown Enstitüsü'nde üretilen, lazerle yapılmış üç boyutlu sinir hücreleri durmakta. İnsanların beyin hücreleri birbirinden farklı değil aslında. Ancak sosyal ortam kurdukları bağlantıları çeşitlendirerek bazılarımızı daha zeki, daha becerikli hale getiriyor.

BİZ İNSAN MIYIZ?
İnsan 'Eğer beynim tıka basa bunlarla doluysa, ben aslında kimim' diye düşünmekten kendini alamıyor. Böylece bir kez daha tasarım festivalinin ana sloganına geliyoruz: Biz İnsan Mıyız?
Mühim not: İstanbul Tasarım Bienali 20 Kasım'a kadar sürüyor. Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, Tophane'de onunla aynı sıradaki Studio X, yine aynı semtte Lüleciş Hendek'teki Depo (Eski Tütün Deposu) ve Bomontiada'daki Alt Sanat Mekanı'ndaki birbirinden ilginç ve zihin açıcı onlarca çalışmayı görmek bedava üstelik!
Tasarımın bedenimiz, gezegenimiz, yaşamımız ve zamanımız üstünde nasıl bir etkisi olduğunu görüyor, insanı ve çevresini nasıl değiştirdiğini keşfediyorsunuz.
Daha önceki tasarım bienallerinin tersine, insana çok yakın, çok hikâyeli, çok da anlaşılır bu defaki... Bana bile bilime dair yazı yazdırabiliyorsa, düşünün artık!

ALTIN HİÇ BU KADAR DEĞER KAYBETMEMİŞTİ
Gönül Ülkü Özcan'ın vefatı üstüne, Kuruntu Ailesi'nden girip Yalan Dünya'dan çıkmıştık geçen hafta.
Pek çok sitcom, aile-ev tipi komedi dizisi girdi hayatımıza yıllar içinde. Kaynanalar'dan Avrupa Yakası'na, Bizimkiler'den Leyla ile Mecnun'a, Ekmek Teknesi'nden İşler Güçler'e, Dadı'dan Kiralık Aşk'a... Kiminin hastası olduk, kimine mesafeli durduk. Ama bu kadarı...
Kanal D'de Altınsoylar diye bir dizi başladı ki seyirci sinirlensin mi, kederlensin mi bilemiyor. Bu devirde böyle bir işle ortaya çıkmak, pes yani!
Gülmekten yerlere yapıştırmak hiç kolay değil, biliyoruz ama hiçbir şey mi komik, zeki, esprili, şirin, sıcak, sevimli olmaz...
İnsan Şebnem Bozoklu'yu kolundan tutup çekip çıkarmak istiyor bu yapımdan.
Canım Ailem'in Meliha'sı, Ulan İstanbul'un Yaren'i unutulur mu? Oynadığı tüm karakterlere can, kan, ruh veren bu kadar iyi bir oyuncu burada harcanmasın. Yazık, günah...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.