Türkiye'nin en iyi haber sitesi
TULU GÜMÜŞTEKİN

AB'nin 2020 yılı hedefleri

Avrupa Birliği kendine bir hedef koydu mu, ne yapar eder o hedefe ulaşır... Bu saptama, on yıllar boyunca Avrupa Birliği'ni izleyen herkes tarafından paylaşıldı, benimsendi. AB de, buna gerçekten layık olmak için elinden geleni yaptı.
Tek Pazar hedefinden, Tek Para hedefine kadar, kendine biçtiği görevleri zamanında yerine getirmek konusunda çok önemli bir referans oluşturdu. Bu hedeflerin çoğu, ekonomik ve idari altyapının oluşmasına, AB ülkelerinin birbiriyle daha iyi çalışabileceği bir sistemin oluşturulmasına yönelikti.
21. yüzyıl, AB'ye pek o kadar da iyi gelmedi. Her şeyden önce, 2000 yılında başlayan ve 10 yıl içinde AB ekonomisini dünyanın en yenilikçi ve en rekabetçi ekonomisi yapmaya çalışan Lizbon stratejisi, kısa zamanda büyük hayal kırıklığı yarattı. Akabinde, AB'ye çok ciddi bir eşik atlatması beklenen Anayasal metin, Fransa ve Hollanda gibi iki kurucu devletin reddetmesiyle kurumsal bir krize yol açtı.
AB'nin üst üste yaşadığı bu iki başarısızlık, Lizbon Anlaşması'nın 2009 sonunda kabul edilmesiyle bir nebze unutulmuş görünüyor ki, AB 2020 için hazırladığı strateji ile tekrar kendine iddialı bir hedef koydu. Bu strateji de, üç temel hedef çevresinde oluşturulmuş. Büyümenin hem akıllı büyüme, hem sürdürülebilir büyüme, hem de kapsayıcı bir büyüme olmasını hedefliyor. Bu bakımdan, geçtiğimiz 10 yıl, AB'yi toplumsal yapıya ve sorunlara, 21'inci yüzyıl toplumlarına yakışan biçimde daha fazla eğilme ve daha fazla kaynak ayırmaya itmiş gibi görünüyor.

İnsan odaklı büyüme
AB, bu stratejiyle "insan odaklı" büyümenin temellerini atıyor aslında. Temel saptamaları, insana yatırım yapılmaksızın, öngörülen hiçbir hedefin tutturulamayacağı üzerinde oluşuyor. Bu aslında söylendiğinde herkesin rahatlıkla kabul edeceği bir ilke gibi duruyor. Norveç gibi, kalkınmasını tümüyle insan yatırımı üzerine kurmuş, başka da çaresi olmayan ülkelerin bugün vardıkları insani gelişme ortalaması, bu metodun ne kadar önemli ve ne kadar geçerli olduğunu gösteriyor.
Türkiye açısından baktığımızda, son yıllarda yapılan büyük atılımlar, yaratılan sürekli büyüme ortamı, AB ile var olan ilişkileri giderek daha fazla etkiliyor. AB ile Türkiye, atılan her adımda, yapılan her reformda, gerçekleştirilen her uyum çalışmasında birbirine daha fazla yaklaşıyor.
Siyasi nedenlerle müzakerelerin istenen hızda gitmemesi, AB yetkililerince kimi zaman yapılan talihsiz açıklamalar, Türkiye ile AB'nin bugün gelmiş oldukları ileri bütünleşme derecesini kimi zaman yeterince gözler önüne sermiyor.
Yeterince değerlendirmekte zorluk çektiğimiz başka bir husus, Türkiye'nin gerçek performansı ve bu performansın Türkiye dışından nasıl görüldüğü: FTSE grubu adıyla bilinen Financial Times değerlendirme kuruluşu, Çek Cumhuriyeti ve Malezya ile birlikte Türkiye'yi "gelişmiş yükselen ekonomi" kategorisine yükseltti. Bundan sonraki kategori ise zaten "gelişmiş ülke" kategorisi. AB üyesi Yunanistan ise, gelişmiş ülke kategorisinin altına düşmek üzere, takibe alınmış bulunuyor.

Doğal süreç üyelik

Türkiye, bu performansını istikrarlı bir siyasi irade kadar, AB ile regülasyon mekanizmalarını uyumlaştırmasına borçlu. Uzun hedefli olarak bakıldığında, Türkiye ile AB yakınlaşması nerede ise doğal bir süreç gibi görünüyor. Ancak günlük siyasi toz dumanın içinde, AB'de ve de Türkiye'de bu basit gerçeği görüp kabullenmek kolay olmayabiliyor.
Eski bir İngiliz atasözü, gerçeklerin de rakamlar kadar inatçı olduğunu söyler. Gerek içerde, gerek dışarıda Türkiye'nin performansı daha iyi anlaşıldıkça, daha tarafsız değerlendirildikçe, bugün çözümü görünmeyen bir dizi siyasi sorun da kendiliğinden yok olmaya doğru gidecektir. AB uyumu, bu yolda Türkiye için, her zamankinden önemli bir referans sistemi, bir yol haritası oluşturuyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA