YAZARA MAİL GÖNDER Hasarın boyutları (1)

YAZARLAR

Yaklaşık yirmi gün süren Gezi Parkı olaylarının büyük ölçüde geride kaldığını varsayarak, yaşananların uluslararası düzeyde neden olduğu hasarın boyutlarını saptamaya çalışacağım.
Türkiye'nin, yaşadığımız üç haftada, tümüyle kendi iç gündemine hapsolup kalması ve dünya gündemine son derece olumsuz biçimde sürekli konu olması, dış ilişkilerde bizi tümüyle edilgenliğe mahkûm etti. Çevremizde olaylar gelişti, yeni seçimler, yeni çatışmalar, yeni görüşmelerle dolu son derece yoğun bir uluslararası gündem oluştu, ancak biz uzak kaldık.
Suriye'de savaş sürüyor. Artık Rusya Federasyonu, İran ve onun Lübnan örgütlenmesi Hizbullah, açıkça Esad rejiminin yanında savaştıklarını açıkladılar. Hizbullah fiilen savaşarak Kuseyr kentinin düşmesinde rol oynadı. ABD, bu gelişmeler sürerken, Suriye'de rejimin kimyasal silah kullandığına dair elinde yeterli kanıt biriktiğini resmen beyan etti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın son ziyaretinde, ABD'nin Suriye konusundaki tavrını hiç etkileyemediğini savunanlar, Başbakan'ın ziyaretini takip eden bu yeni ve çarpıcı gelişmeyi sessizlikle ve yok sayarak geçiştirdiler.
İran'da seçimler oldu, İran standartlarına göre bile şaibeli geçen son Ahmedinecad'ın seçildiği döneme göre, çok daha az müdahalenin olduğu seçimlerde, İran halkı, Ayetullah Hamaney'in beğendiği sekiz adaydan en ılımlı görünenine çok büyük bir çoğunlukla oy verdi. Ayetullah Ruhani, geçmişte sekreterliğini yaptığı Ayetullah Hamaney'in politikaları ne kadar değiştirecektir, hep beraber göreceğiz. Ne var ki, dünya basını, İran'daki "seçim" sonuçlarını çok ciddiye almakta ısrarlı oldu. Uluslararası medya da, Türkiye örneğinde olduğu gibi, bazen ciddi yanılgılara tekrar tekrar düşebiliyor.
Türkiye'de yaşanan Gezi Parkı olaylarının Batı kamuoyuna son derece abartılı yansıtılması, muhtemelen en fazla AB ile olan ilişkilere yansıyacak. Üyelik müzakerelerinde kaybolmuş olan karşılıklı güvenin yeniden tesisi çalışmaları yara aldı.
Gözden kaçmaması gereken bir diğer nokta, Avrupa Parlamentosu medya ve kamuoyuna kendini ispat etme çabasıyla, Türkiye ile ilgili son derece olumsuz bir tutum izlerken, AB'nin karar alma sürecinin ağırlık merkezi olan Bakanlar Konseyi bu baskıdan etkilenmedi. 2013 Eylül'ünde seçime gidecek olan Angela Merkel dışında, kimse tepki de vermedi.
Türkiye, bölgesinde olabilecek yegâne istikrar üretme kapasitesine sahip, bölgenin bir barut fıçısı gibi infilak etmesini engelleyen büyük oyuncu. Belki de çok sayıda ülke ve karar alıcıyı rahatsız eden Türkiye'nin bu vazgeçilmez konumu.
Türkiye'deki sosyal hareketlilik de, hiçbir biçimde bölge ülkelerindeki halk ayaklanmalarıyla en ufak bir benzerlik taşımıyor. AB ülkelerinde yaşanan sosyal hareketlere ise çok benziyor. Bu bile, Türkiye'de toplumun, demokratik işleyişin ve yaşam biçiminin düzeyini gösteriyor.
Türkiye'nin, Avrupa Parlamentosu'na verdiği çok sert tepki, AB'nin aslında alışık olduğu bir üslup.
Örneğin, Avrupa Komisyonu Başkanı Barroso, Fransa'yı geçtiğimiz günlerde "gericilikle" suçladı. Bu da AB işleyişinin bir parçası olarak görülmeli.
İlişkilerimizin, Türkiye imgesinin gördüğü hasarın onarılması sağlamak için her kuruma, herkese artık büyük sorumluluk düştüğü de bir gerçek. Bunu nasıl başaracağımızı tartışmaya başlamalıyız.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.