YAZARA MAİL GÖNDER Viyana ve Paris gezisinin düşündürdükleri

YAZARLAR

Başbakan Erdoğan, Viyana ve Paris gibi iki Avrupa başkentini kapsayan bir gezi gerçekleştirdi. İlk durağı olan Viyana'da yaptığı konuşmada, son derece önemli mesajlar iletti. Bütün gelişmiş demokratik ülkelerin anlamaz bakışlarla izlediği Ortadoğu felaketinin boyutları ve yapılması gerekenler hakkında yaptığı analiz, üzerinde çok tartışılacak veriler ve unsurlar içeriyordu.
Başbakan Erdoğan'ın konuşması iyi okunduğunda, sadece AB ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli kişilere yönelik olmadığı ortaya çıkıyor. Başbakan, AB ile olan ilişkileri, çok daha geniş ve anlamlı bir çerçeveye oturtuyor. Türkiye'nin "yüzünün daima Batı'ya dönük olması, Doğu'ya sırtını çevirmek anlamında değildir" cümlesi, içinde bulunduğumuz durumdan nasıl çıkılacağına dair mühim bir yaklaşım içeriyor. Türkiye'nin Cumhuriyet olarak kurulduğu günden bu yana sahip çıktığı ilkelere sahip çıkmaya devam ettiğini ve edeceğini vurgulayan Başbakan, AB'nin başarısının altında yatan başat unsurlara da vurgu yaptığı konuşmasında, "kültür farklılığından" dem vuranlara da yanıt verdi. AB'nin kuruluşundan bugüne kadar olan süreçte, başarısının temelinde yatan başlıca evrensel değerlerin, insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve serbest teşebbüs gibi unsurlardan oluştuğunu hatırlatan Başbakan Erdoğan, bunların hiçbir aşamada dini gelenekler ya da inançlar sayesinde oluşmadığını diplomatik bir üslupla anımsattı.
Türkiye, AB ile aynı değerleri paylaşan, hedefleyen ve tüm reformlarını bu yönde yapan bir müttefik ülke olarak, AB'nin medyasında kendisine karşı yaratılan "şüpheci" yaklaşıma maruz kalmaktan rahatsız, bunu Başbakan Erdoğan açıkça telaffuz etti. Aslında benzer bir "komplo teorisi" heyecanı Türkiye'deki medyada da bir hayli yaygınlaşmış bulunuyor. Ortadoğu'daki felaketin aslında büyük bir oyunun parçası olduğunu ve Türkiye'yi zayıflatmak için sahnelendiğini sıklıkla dile getiriliyor. Esasen, Ortadoğu'da yaşananlar, 11 Eylül 2001'de gerçekleşen terör saldırılarının intikamını "görünür" biçimde almak isteyen ABD neocon iktidarının yarattığı korkunç basiretsiz siyasetin doğal sonucu olarak gerçekleşti. Irak'ta devlet yapısı tümüyle çöktü. Bölgenin önemli bir ülkesinin dağılması, diğer gelişmeleri de tetikledi. Suriye demokrasi isteklerine karşı halkının üzerine orduyu sürdü ve korkunç bir hesaplaşma ile karşı karşıya kalındı.
Ne ABD, ne de AB bu felaketi durdurmak için ne yapmak gerektiğini bilmiyorlar. Obama yönetimi, George W. Bush'un askeri güç kullanma politikasının tam tersini yapmaya çalışıyor. Yanlış bir siyasi yaklaşımın tam tersini yapmanın da çok doğru olmayabileceği, ABD'nin son kararsız tutumuyla iyice ortaya çıktı. Askeri müdahale yapmayacağını açıklamasının ardından 300 danışman göndereceğini söyleyen Başkan Obama'nın tavrı, dünya kamuoyunu şaşırtmaya devam ediyor. AB ülkeleri ise, olanları gizleyemedikleri bir hayretle izlemekteler. Fransa Dışişleri Bakanı Fabius, basın toplantısında "ilk defa bir terör örgütü, petrol zengini bir ülkeyi ele geçirme aşamasına geldi" diyerek şaşkınlığını olanca açıklığıyla ortaya koydu.
Başbakan, bu kargaşa içinde, AB ülkelerinden Türkiye'nin değerini ve tavrını iyi anlamalarını isteyen mesajlar veriyor. Türkiye olmaksızın, ne ABD, ne de AB'nin bölgede barış için ciddi bir girişimi olmayacağını, ABD ve AB'nin desteği olmaksızın Türkiye'nin bölgede tek başına bu felaketi engelleyebilecek gücü olmayacağını anlatıyor. Dün akşam Elysee sarayında buluştuğu Başkan Hollande ile de bu konuları tartıştığına muhakkak gözü ile bakabiliriz. AB-Türkiye ilişkiler, "tam üyelik olsun" ya da "olmasın" çerçevesini çoktan aştı, Başbakan Erdoğan ısrarla bunun altını çiziyor. Bu defa AB tarafından anlaşılmasını da hep beraber ümit ediyoruz.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.