YAZARA MAİL GÖNDER Juncker döneminde Türkiye ve AB

YAZARLAR

Türkiye'deki hızlı siyasi gelişmeler, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve açıklanan adaylıklar, dış siyasette gelişmeleri gölgeledi.
Oysa AB içinde önemli siyasi adımlar atılıyor.
Jean-Claude Juncker, uzun tartışmalar ve pazarlıklar sonucu Avrupa Komisyonu Başkanlığına seçilebildi
. Ne var ki, bu seçim, AB içindeki anlaşmazlıkların ve siyasi tartışmaları iyice su yüzüne çıkardı. Büyük Britanya Başbakanı Cameron, son ana kadar bu atamaya karşı çıktı, yanına Macaristan'ı almasına rağmen engel olamadı.
Birleşik Krallık neden Juncker'in atanmasına bu denli şiddetli bir muhalefet sergiledi, anlaşılması çok kolay değil.
Juncker'in birikimi ve kişiliğinden çok, temsil ettiği "AB federalizmi" anlayışı, İngilizleri giderek daha çok rahatsız ediyor. Daha esnek yapıda ve AB üyesi devletlerin iç işlerine çok karışılmaması esas olan bir serbest ticaret bölgesi, İngiliz siyasetçilerinin asıl hedefleri.
Ne var ki AB bu tür bir yapıyı oluşturma fırsatını uzun zaman önce kaçırdı. Çok daha derin ve kapsamlı bir bütünleşme sistemine dönüştü.
Diğer yandan, son genişleme ile birlikte, AB müktesebatının tam olarak üstlenilmesinin bazı üye ülkeler tarafından başarılamadığı da ortaya çıktı. Artık kimse, Romanya, Bulgaristan hattâ Yunanistan'ın AB standartlarında ülkelere dönüşebileceğine inanmıyor. Ancak AB içinde yegâne üyelik statüsü, her ülkenin eşit biçimde uyacağı bir kurallar bütününden oluşuyor.
Bu yapının daha esnek olabilmesi için bugüne dek, ciddi adımlar atılamadı. Kısacası, AB, sürdürülemeyecek bir sistemi sürdürmek konusunda ısrar ediyor ve bunun yarattığı ciddi gerilim de siyasete artık her aşamada yansır oldu.
Türkiye, AB ile olan ilişkilerinde, bu gerilimin çok ciddi olumsuz yansımalarını hissediyor.
Başbakan Erdoğan'ın son Fransa ziyaretinde, en üst düzeyde kendisine üç faslın açılacağı konusunda Fransa'nın desteği bulunduğu ifade edildi.
Ancak tek başına Fransa'yı da, Almanya'yı da Güney Kıbrıs engelleyebiliyor. G. Kıbrıs, bölünmüş, müflis ve büyük ölçüde Rusya'daki oligarkların denizaşırı bankacılık işlemlerini üstlenmiş bir devlet olarak, tüm AB'yi bloke edebiliyorsa, burada ciddi bir işleyiş sorunu var. Türkiye, AB'nin içine düştüğü bu "eylemsizlik" sürecinde, çok daha güçlü bir uzun vadeli plan yapabilme yeteneğine sahip... Bu nedenle, gerek Kürt sorunu, gerek Kıbrıs sorunu gibi müzminleşmiş siyasi düğümlenmelerin üzerine rahatlıkla gidebiliyor. Bu dönemi, çok daha iyi değerlendirerek hem iç barışını sağlayabilir, toplumsal dayanışmasını güçlendirebilir, hem de AB ile olan ilişkilerinde çok sayıda sorunu da aşabilir. Son gelişmeler, AB'nin sınırlarını Ukrayna'nın batısı, Moldova ve Gürcistan olarak saptadı.
Balkanlar başta olmak üzere, Kuzey Karadeniz ve Kafkaslar'ın asgari istikrara kavuşabilmeleri, Türkiye ile AB'nin daha iyi, daha yoğun ve geleceği olan bir perspektife ilişkilerini oturtmalarından geçiyor. Bu aşamada Juncker gibi bir siyasetçinin Türkiye'nin üyeliğini sahiplenmesi ya da istememesi çok önemli değil. Hatırlardadır, Türkiye'nin üyelik müzakerelerinin açılması ve çerçeve belgenin oluşturulmasında, Juncker'in Başbakan olduğu Lüksemburg 2005 başkanlık dönemi çok olumlu bir rol oynamıştı. Görevi sona eren Konsey Başkanı Van Rompuy da, göreve seçildiğinden en az Juncker kadar Türkiye'nin üyeliğine muhalif bir görüşteydi. Ankara'ya gelip, Türk hükümetinden AB hedefine desteğini sürdürmesini rica eden gene Van Rompuy oldu. Dış dengeler, Türkiye'ye önemli bir fırsat penceresi açıyor, iç siyasette atılacak "çözüm süreci" gibi adımlar buna önemli destek olacak. İç siyaset mülahazalarıyla bu açılımlara muhalefet etmenin giderek anlamsız, hatta tehlikeli hale geldiğini görüyoruz.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.