Türkiye'nin en iyi haber sitesi
M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

Batı ile aşk-nefret ilişkimiz

Toplumumuzun en fazla "Batılılaşmış" şehirli orta ve üst sınıflarının aynı zamanda en şiddetli "Batı" karşıtlığını içselleştirmiş olmaları, Avrupa Birliği üyelik sürecine muhalefette diğer toplum tabakalarının oldukça önünde yer almaları üzerinde durulması gereken bir olgudur. En kuvvetli yansıması günümüz Türk ulusalcılığında müşahede edilen ve ilk bakışta paradoksal görünen bu olgu, gerçekte, "Batı" ile iki asra yakın süredir kurduğumuz aşk-nefret ilişkisinin dile getirilmesinden başka bir şey değildir.
Kâh aşk kâh nefret yanı ağır basan bu ilişkinin şekillenmesindeki en önemli etken kuşkusuz Osmanlı/ Türk Batılılaşmasının son tahlilde "Batı" ile baş edebilmek için gerçekleştirilen bir dönüşüm olarak başlatılmış olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında söz konusu dönüşümün askerî alanda başlayarak diğer kesitlere yayılmış olması tesadüf eseri değildir. Bunun tabiî bir neticesi olarak "Batı" bir yandan ulaşılması gereken bir "ideal," bir "zirve"yi temsil ederken, öte yandan da sürekli biçimde çifte standart kullanarak "bizi ezmeye, sömürmeye çalışan Öteki" olarak kavramsallaştırılmıştır.
Bu kavramsallaştırma ilginç şekilde Avrupa Dengesi'nin tam üyesi olarak emperyal mücadeleye katılmaya çalışan ve 1856'da bu alanda başarı sağlayan bir gücün kendisini aynı dengenin mağdur ve mazlumu olarak görmesine de neden olmuştur. Diğer bir ifadeyle Osmanlı devleti ve toplumunun üst tabakaları Avrupa Dengesi üyesi bir yapının "Avrupa" tarafından yok edilmeye çalıştığını düşünüyorlar, o nedenle de kendilerini "mazlum" kategorisine yerleştiriyorlardı.
Burada ilginç olan coğrafî olarak Avrupalılığı tartışılmaz bir yapının kültürel bağlamda "Ötekileştirdiği" Avrupalı (Batılı)'yı, kendi "Batılılaşması" sonrasında da "Öteki" kategorisinde görmeye devam etmesiydi. Dolayısıyla "Öteki"nin zaman ve terakki kavramsallaştırmalarını içselleştiren Osmanlı üst tabakaları, onun kültürel değerlerini idealleştirme ve benimsemenin bu ilişkinin temel niteliğini değiştirmeyeceğini düşünüyorlardı. Yâni kendileri ne denli "Batılı" olurlarsa olsunlar, "Batılı" "Öteki" olma özelliğini sürdürecekti.
Bu vurgunun II. Abdülhamid ve İkinci Meşrutiyet dönemlerinde daha da kuvvetli yapıldığı doğrudur. Bu iki dönemde Osmanlı iç siyasetine yönelik Avrupa müdahalesinin artış göstermesi, buna ilâveten birinci dönemde bir Osmanlı modernitesinin yaratılması alanında önemli yol katedilmesi, İttihad ve Terakki iktidarında ise antiemperyalizmin resmî ideolojinin temel taşlarından biri haline getirilmesi söz konusu vurgunun kuvvetlenmesinin temel nedenleridir.
İkinci Meşrutiyet Garpçılığı'nın önde gelen isimlerinden olup, daha sonra meb'us olarak erken Cumhuriyet döneminde, 1924 Anayasası'nın hazırlanmasının da içinde bulunduğu, önemli roller oynayan Celâl Nuri (İleri) Bey, Birinci Balkan Harbi sonrasında, bir yandan "Batılılaşırken," öte yandan da "Batı"dan nefret eden, onu "Öteki" kategorisinden çıkartmayan yaklaşımı kavramsal bir çerçeveye oturtmaya çalışmıştı. Celâl Nuri "Şime-i Husumet (Husumet Hasleti)" başlıklı yazısında bir yandan Batılılaşmanın toplumun en önemli ideali olmasının gerekliliğinin altını çizerken, öte yandan da bu dönüşümün "düşmanlığı hiçbir zaman bir kenara bırakmayacak" Batı'ya rağmen gerçekleştirilmesinin zorunlu olduğunun altını çizmişti.
Osmanlı Garbçıları arasında Harb-i Umumî'nin başlaması sonrasında derin dondurucuya kaldırılan bir tartışmaya yol açan bu görüşlerin, imparatorluğun çöküşü ve İstiklâl Harbi sonrasında yeni ulus-devlet kurucuları tarafından resmî ideolojinin ayrılmaz bir parçası haline getirilmesinin günümüze yansıyan etkileri olduğu şüphesizdir.
Yeni rejim bir yandan bilhassa yirminci asır başında şekillenmeye başlayan Osmanlı modernitesini reddederek Batı tarafından temsil edilen "tekil bir modernite ve medeniyet" kavramsallaştırmasını dönüşüm programının temel belirleyicisi haline getirir, coğrafî anlamda fazlasıyla gerileyen Batılı olma karakterini "Batı'ya kültürel aidiyet" teziyle tahkim etmeye çalışırken, öte yandan da "Batılı"yı Ötekileştirmeyi sürdürmüştür.
Bu "Ötekileştirme"nin yapılmasında İttihad ve Terakki'den devralınan anti-emperyalist söylem, fiiliyata geçirilmemekle birlikte, fazlasıyla kullanılmıştır. Bunun neticesinde ise en hızlı biçimde dönüşen şehirli üst ve orta sınıflar, bir taraftan kendilerini toplumun geri kalan kısmından tecrit edecek kuvvette bir "Batılı olma" iddiasını içselleştirirken, diğer taraftan da Batı'nın "gizli emellerine" karşı daha şüpheci bir tavır benimsemişlerdir.
Bu açıdan bakıldığında Batı'nın "gizli emelleri" konulu komplo kuramlarını yaygın biçimde kullanan günümüz Türk ulusalcılığının kendine yaşam tarzı Batılılığını fazlasıyla içselleştirmiş bu sınıflar arasında taraftar bulması tesadüfî değildir. Benzer şekilde Batı siyasetlerinden kaynaklanan mağduriyet ve mazlumiyet kavramsallaştırmaları da bu sınıflar tarafından daha sık biçimde dile getirilmektedir.
Bu sınıfların en önemli hususiyetleri olarak gördükleri "Batılı olma" özelliğine karşın, Batı ve Batılı'yı "Öteki" olarak kavramsallaştırmayı sürdürmeleri ise iki asrı aşkın bir geçmişi olan söz konusu aşk-nefret ilişkisini ne denli içselleştirdiklerinin ilginç bir kanıtıdır. Türk muhafazakârlığının da bu alanda benzer bir Ötekileştirme yaptığı doğrudur. Ancak söz konusu ilişkinin "aşk" yönünü hiçbir zaman içselleştirmemiş olan bu yaklaşım, tedricen "Öteki" ile "nefret" yönü oldukça törpülenmiş bir ilişki tasavvuru geliştirebilmiştir.
Bunun neticesinde "aşk" temelli, açık uçlu Batılılaşmayı benimseyen kesimler "Batı tarafından üvey evlât muamelesi yapılarak kuyusu kazılan Batılı toplum" kavramsallaştırmasını üreterek kültürel olarak kendileriyle aynı değerleri paylaştığını düşündükleri bir yapının parçası olmayı reddetme siyasetini benimsemişlerdir.
Buna karşılık kültürel Batılılaşma yerine gelenekle moderniteyi bağdaştırmayı tercih eden kesimlerin geliştirdiği "önemli kültürel farklılıklarına karşın Batı ile ortaklık zemini oluşturmaya yeterli çok sayıda değeri paylaşan bir toplum" kavramsallaştırması, "aşk"dan yoksun ancak "nefret" i fazlasıyla törpülenmiş bir ilişki tasavvuru yaratmıştır. Bu gelişme, görebilme imkânları olsaydı, Osmanlı/Türk Batılılaşmasının liderlerini herhalde fazlasıyla şaşırtırdı.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA