YAZARA MAİL GÖNDER Şemseddin Sami Bey olması gereken yerdedir

YAZARLAR

Son dönem Osmanlı dünyasının entelektüellerini etnik kökenleri ve milliyetçilik çağına verdikleri tepkilerden yola çıkarak geriye dönük biçimde kimliklendirmek anlamlı değildir

Arnavutluk Başbakanı Sali Berişa'nın Şemseddin Sami Bey'in mezarının nakli konusunda yaptığı başvuru, geçmişi güncel değerler çerçevesinde ele alarak onu tarihselleştirememe yaklaşımına verilebilecek en güzel örneklerden birisidir.

Umumî ve hususî "vatan"lar
Şemseddin Sami Yanya vilâyetinin Fraşer nahiyesinde nüfûzlu bir ailenin çocuğu olarak doğmuş ve bölgenin en iyi okulu olan Zossimaia Jimnasyumu'nu bitirmişti.
Toskalık'ın çok kültürlü yapısında Fraşer'deki evde Arnavutça, Yanya'daki okulda Yunanca, Ergiri'deki devlet dairesinde Türkçenin konuşulduğu bir ortamda yetişen Şemseddin Sami için Osmanlılık, soyut bir kavram olmanın ötesinde, gündelik hayatın parçasıydı. Trablusgarb'da Arapça- Türkçe gazete çıkarmaya çalışan, Rodos'ta Abdurrahman Âdil'in "usûl-i İslâmiyeyi" Batı felsefecilerine en iyi şekilde anlatan bir "müellif-i hakîm" olarak tanımladığı Savvas Paşa'nın mühürdarlığını yapan Şemseddin Sami ulus-devletin sığ, tektipleştirici parametreleriyle anlaşılması oldukça zor bir dünyanın ileri gelen entelektüellerinden birisiydi.
Bu dünyanın önemli bir özelliği bireylerin birden fazla kimlik ve aidiyet taşımalarıydı. Dolayısıyla Şemseddin Sami'nin hem Arnavut kültürünün gelişmesi hem de imparatorluğun temel iletişim aracı olan Türkçenin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak çabalar içine girmesi olağandı.
Bu yapı içinde Şemseddin Sami'nin Müslüman, Katolik ve Ortodoks Arnavutların ortak kullanımı için Latin alfabesi temelli olmakla birlikte Yunan ve Kiril alfabelerinden de harfler ödünç alan İstanbul Alfabesi'ni yaratması ve Türk dilinin en gelişmiş lûgatını, "lisanımız lisan-ı Türkî"dir tespitiyle yayınlaması birbiriyle çelişen eylemler değildi.
Şemseddin Sami, Müslüman Arnavutların kendilerini "Türk" olarak kimliklendirmelerine karşı çıkıyor, buna karşılık Orhun abidelerinin Türk tarihi bakımından taşıdıkları öneme işaret eden ilk entelektüellerden birisi olarak Türk kültürünün gelişimine önemli katkılar yapıyordu.
Bunu günümüz ulus-devlet milliyetçiliği yaklaşımıyla anlayabilmek oldukça zordur. İstanbul Alfabesi'nin hazırlanmasında Şemseddin Sami'ye yardım eden Paşko Vasa Şkodrani'nin de şiirlerinde Arnavutların kendilerini Türk, Yunanlı ve Latin olarak nitelemelerinin yanlış olduğunu vurgulaması, onun Osmanlı Cebel-i Lübnan mutasarrıfı olarak farklı grupların çatışmasını önlemek amacıyla çalışmasını engellemiyordu. (Lübnan'da vefat ederek Beyrut'ta toprağa verilen Vasa Paşa'nın kemikleri 1978'de İşkodra'ya nakledildi).
Şemseddin Sami, yazılarında da vurguladığı gibi, Arnavutluk'u "vatan-ı hususî"si, imparatorluğu ise "vatan-ı umumî"si olarak görüyordu. Dolayısıyla bir yandan Arnavut öte yandan da imparatorluk kültürünün gelişimine hizmet birbiriyle çelişmiyordu. Şemseddin Sami'nin Türk dilinin en önemli lûgatındaki "Arnavudluk" maddesinde bu kavramın Arnavut kültürüne ait olma anlamındaki kullanımına örnek olarak "Arnavudluğunu inkâr etmiyor" cümlesini vermesi herhalde bunun en veciz biçimde dile getirilmesiydi.

Hıyanet ve nankörlük vesikası
Şemseddin Sami'nin yaşadığı dünyayı ulus-devlet milliyetçiliği gözlüğüyle ve geçmişe günümüz değerleriyle bakarak anlamaya çalışanlar, onu Arnavut ya da Türk milliyetçisi olarak tanımlamaktadırlar. O, Esat Reso'nun kaleme aldığı derlemede kendisini Arnavut ulus-devletinin temellerini kurmaya adamış bir düşünür olarak resmedilirken, Agâh Sırrı Levend onu "54 yıllık ömrünün 34 yılını Türk ulusunun hizmetinde geçirmiş" bir âlim olarak tanıtır.
Orhan Seyfi Orhon, Şemseddin Sami'nin 1899'da gizlice ve Arnavutça kaleme aldığı Arnavudluk Ne idi, Nedir, Ne Olacak risâlesi üzerine 1943'te, Çınaraltı mecmuasında yayınladığı "Koynumuzda Beslediklerimiz! Bir Hıyanet ve Nankörlük Vesikası" başlıklı yazı dizisinde onu "Türklüğün düşmanı" bir "hain" olarak tanımlamıştı. Buna karşı çıkanlar ise bir "Türkçü" olan Şemseddin Sami'nin bu risâlenin yazarı olamayacağını savunmuşlardı.
Söz konusu çalışmada Türkler hakkında ağır ifadeler kullanıldığı ortadadır. Ancak bunlar Türkçülüğün yükselmesi öncesinde Türklerin de dahil olduğu Osmanlı seçkin tabakalarının "etnik topluluk olarak Türkler" hakkında dile getirdiği söylemden fazla farklılık göstermezler.
Bu risâlede ortaya konulan "Türkler hem kendileri boğulmakta ve hem de Arnavut milletini de kendileri ile beraber denizin dibine çekmektedirler" benzeri yorumlar ise 1878 sonrasında Arnavut entelektüel çevrelerinde etkisini hissettiren "Osmanlı dağılır, Rumeli paylaşılırsa Avrupa devletlerinin desteklediği Sırp, Bulgar ve Yunan ulus-devletlerinde azınlık durumuna düşeriz" korkusunu yansıtıyordu.
Bunun yanı sıra dile getirilen "kendi lisanında okuyup yazmaya nasıl Arnavutların hakkı olmasın" türündeki şikâyetler, Prizren Ligi sonrasında merkezin bölücülüğe hizmet ettiği gerekçesiyle Arnavutçanın kullanımına getirdiği sınırlamalara duyulan tepkiyi yansıtıyordu. İlginç olan risâlenin vardığı en uç noktanın Osmanlı idaresinde birleşik, idarî ve kültürel muhtariyeti haiz bir Arnavutluk tasavvuru olmasıydı.

Kaybolan dünya
Şemseddin Sami milliyetçilik çağında, "vatan-ı umumîsi" ile "vatanı hususîsi" arasında ikisinin de çıkarlarını koruyacak en anlamlı ilişkinin ne olacağını bulmaya çalışan entelektüellerden birisiydi. Bu dünya "tek vatan, tek kimlik, tek aidiyet" benzeri ulus-devlet kavramları aracılığıyla anlaşılamaz. Aynı nedenle Şemseddin Sami'nin günümüzdeki anlamıyla Arnavut milliyetçisi ya da Türkçü olarak tanımlanabilmesi mümkün değildir.
Şemseddin Sami, Arnavut geleneklerini tanıtan Türkçe piyesin Ermeniler ve Rumlar tarafından okunduğu, Batılı coğrafyacıların Arnavutluk'u olduğundan daha küçük bir coğrafî alan olarak tanımladıklarını iddia eden Kâmusü'lâlâm'ın, Sabah gazetesi sahibi Mihran Efendi tarafından dağıtıldığı bir dünyanın entelektüeliydi.
O, dünyasının yıkılmasından kısa bir süre önce vefat etti. Vatan-ı hususîsi tanımladığından oldukça farklı bir coğrafyada bağımsız oldu. Şemseddin Sami birinci dereceden dört Arnavut şehrinin olduğunu savunuyordu. Bağımsız Arnavutluk, bu şehirler olan İşkodra, Manastır, Prizren ve Yanya'dan sadece bir tanesini içine alabilmişti. Vatan-ı umumî ise kısa süre sonra ulus-devletlere bölündü.
Bu dünyayı yeniden kurabilmek mümkün değildir. Ama o dünyanın insanlarını etnik kökenleri ve milliyetçilik çağına verdikleri tepkilerden yola çıkarak geriye dönük biçimde kimliklendirmenin de anlamı yoktur. Şemseddin Sami ait olduğu ve en önemli eserlerini kaleme aldığı dünyanın merkezinde, Erenköy'deki köşküne çok da uzak olmayan Sahrayıcedit mezarlığında, olması gereken yerde yatmaktadır.


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.