Türkiye'nin en iyi haber sitesi
HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Muhafazakarlığın hanedanla imtihanı

"Klasik muhafazakarlık eski rejimi ihya etmek üzerine kuruludur. Oysa bizde kimseden böyle bir talep yükselmedi. Türkiye geçmişini artık çok uzak ve eskil bir hatıra olarak yaşıyor."

Son Osmanlı sultanı Hanzade Sultan öldü. Çok ilginç, çok seçkin bir kişi olduğu her halinden belliydi. Muhakkak ki, sadece Osmanlı soyunun değil, evlendiği ailenin asaletini de taşıyordu. Bir aristokrattı. İşin ilginç yanı, bizim tek aristokrat ailemizin Osmanlı ailesi oluşudur. Servet biriktirmeye izin vermeyen, biraz dallanıp budaklanan herkesin kellesini alan Osmanlı soyu, Batı tarzı bir feodaliteye de sahip olmadığından, ola ola bizde ancak taşra eşrafı olmuştur. Benim bildiğim, gerisi büyük ailelerdir; kentlidirler, kendilerine özgü bir yaşama kültürü vardır ama Batı tarzı aristokrat sayılmazlar.

***
Hanzade Sultan'ın cenazesine katılım, beni bir kere daha "Biz kimiz?" sorusu üstünde düşünmeye götürdü. Devlet düzeyinde bir katılım olmasına, halkın teveccüh etmesine, basının saygılı bir dille yer vermesine rağmen, baktım, o cenazeye gösterilen ilgi bizim kendi politikacılarımıza dönük ilgiden daha artık değildi. Bunu neye yormak gerekir?
Geleneksel muhafazakar kültürümüz içinde, toplumun, geçmişine sahip çıkması esastır. Söz konusu ideolojinin en önemli unsurlarından biridir bu. Kaldı ki, aşırı derecede ceberrut oluşuna, baskıcı yapısına rağmen, vakti zamanında Kemal Tahir'in anlaşılmaz bir biçimde başını çektiği o görüşe göre de devlet bambaşka bir yerdedir; 'Türk insanının' hem bilincinde hem bilinçaltında. 'Allah devlete zeval vermesin' lafı bu anlayışın bir sonucudur.
Dolayısıyla toplumun Osmanlı hanedanını da benimsemesi, sahiplenmesi gerekir.
Gelin görün ki, bu, bir noktadan daha ileriye gidemiyor işte. Altında bu 'uzaklığın', muhtemelen bizim 'devrimci' geleneğimiz yatıyor. Kemalist cumhuriyetin oluşturduğu 'yeni bilinç/yeni düzen', insanları farkında olmasalar da hanedanla ve genelde Osmanlıyla kurdukları ilişkide belli bir mesafeye çekmiştir.
Bugün o insanların daha fazla yok sayılmasını toplum kabul etmiyor. Yurt dışına çıkarıldıkları günkü keskinlik, radikalizm içinde değil kimse.
Benzeri bir gelişmeyi Fransa yaşadı.1789 sonrasında kafasını kestiği kralla, devrimin 200. yılında barıştı. Orada, üstelik yerleşik bir aristokrasi, 'saraylılar' kesimi olmasına rağmen artık krallık, saltanat kimsenin umurunda değil.
Geriye bir tek İngiltere kalıyor. Aristokrasi de, saray da, kraliçe de geleneğin, hatta yönetimin bir parçası halinde. Halkın da belli bir ilgisi var ama bu sembolik, daha doğrusu popüler kültürün bir parçası olmaktan ileri gitmiyor.
Krallıkla yönetilen öteki ülkelerde de durum bu.
***
Denecek ki, öyle ama, hiç değilse imparatorlukları, krallıkları muhafaza ediyorlar işte. Doğrudur, fakat bizim bakımımızdan bu tartışmayı başlatmak artık abestir. Ayrıca şu da var: Klasik muhafazakarlıkta o görüşü savunanlar, ancient regime'i (eski düzeni) ihya etmek için uğraşırlar. Bizde böyle bir talep kimseden yükselmedi. Türkiye geçmişini artık çok uzak ve eskil (archaic) bir hatıra olarak yaşıyor. Geçmişe dönük bazı talepler de politik ve pratik olmaktan çok kültürel ve hissi yaklaşımlar olarak duruyor karşımızda.
Ama yetmiyor. Yetmemesinin birçok nedeni var. Başlıcası, aristokrasinin olmaması. Öte yandan burjuvazi bugüne kadar ancak ulusal demokratik devrimini gerçekleştirdi ve onun bir sonucu olarak modernizmin yıkıcılığını esas kabul etti. Belki ileri bir şey söylüyorum ama, bütün o kültürel tahrip söylemine rağmen (ki, yerden göğe kadar doğrudur) ben o tahribin şu belirttiğim aristokrasi eksikliği nedeniyle bizim topluma çok uyduğu kanısındayım. Sonuç olarak cumhuriyet eski rejimi ortadan kaldırırken, toplumun neredeyse tamamı köylü toplumuydu.
Üstelik gerek cumhuriyet idaresi, gerekse arkadan gelen diğer yönetimler sanayileşmeyi, kentleşmeyi ve sınıfsal dönüşümü eksen alan politikalar uyguladılar. Netice göç oldu, kentleşme oldu, sınıf atlama oldu. Kim eski kültürün yerleşik hale getirilmesini talep etsin?

MUHAFAZAKARLIK DİN ÜZERİNDEN TANIMLANIYOR
Bugün böyle bir talebi ancak bir avuç aydın dile getiriyor. Türkiye, muhafazakarlıkla ve geçmişle kurduğu ilişkiyi halen sadece din üstünden tanımlıyor. Dinsel değerlerle içli dışlı olmak muhafazakarlık için yeterli kabul ediliyor. Kültürel plana sıçramış bir muhafazakarlığın esamisi bile okunmuyor. Mesela son eğitim düzenlemelerinde de tartışma din dersi üstünden yürüdü. Kimse kalkıp da seçmeli olarak eski yazının, Divan edebiyatının, Divan müziğinin ders diye okullarda yerleştirilmesini istemedi?
Kısacası Cumhuriyet'in ta Jön Türklerden beri devam eden büyük toplumsal hareketi bugün de devam ediyor. Modernite ve eş anlamlı olarak kullandığımız Batılılaşma, Türkiye'de muhafazakarlığın da temel perspektifini oluşturuyor. Hanedanla ilgilenmek, Türkiye'de aristokrasi yaratmak isteyen, onu da ancak bir mizansen olarak inşa eden, üç-beş kişiye düşüyor. Bunda, daha önce bir yazımda belirttiğim gibi Osmanlı hanedanının daha 17. yüzyılda başlayan modernleşme hareketi rol oynuyor. 20. yüzyıla geldiğimizde, karşımızda bütünüyle Batılı bir aristokrat aile vardı. Hanedan, toplumdan çok daha önce Batılılaşmıştı.
Mustafa Kemal,
Batılılaştırıcı hamlesini Osmanlı aristokrasisinin bir askeri olarak kazandığı bilinçle yapıyordu. Halkla Osmanlı'nın da Cumhuriyet'in de arasında fersahlar vardı. Bugünkü tavır ve tutum, biraz da bu uzun tarihin bir sonucudur.
Buna muhafazakarlığın hanedanla imtihanı dememeli miyiz?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA