YAZARA MAİL GÖNDER İlhan Selçuk'u öldürmek

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Üç yıl önce ölen gazeteci İlhan Selçuk'un Etiler'de bir köşe başındaki heykeli, hacmi, yerleştirimi ve ifadesiyle dehşete düşürüyor

İlhan Selçuk, sevenleri, izleyenleri, hatta müritleri olan biraz garip bir köşe yazarıydı. İttihatçıların gittiği yoldan gitmiş, kalemini politika yapmak için kullanmıştı. Tıpkı onlar gibi gazetecinin, köşe yazarının yorumculukla yetinmemesi gerektiğine inanıyordu. Eylemli politikayı işinin bir parçası olarak görüyordu. Hatta, politikayı öne alıyor, köşe yazarlığını o maksada yönelik bir araca dönüştürüyordu. Türkiye'nin 1960 sonrası tarihinde bu yaklaşımını hiç değiştirmedi. Ne var ki, siyasal tutumu ve anlayışı sorunluydu. Orduyu, Türkiye'deki dönüşümün en önemli kurumu olarak görüyordu. Bu maksatla darbe girişimlerinin içinde yer aldı. Yaşamının sonuna kadar bu yaklaşımından, 'politikadan' vazgeçmedi. 1997 sonrasında 12 Mart dönemindeki alışkanlıklarına geri döndü. Yeniden orduyla birlikte hareket etmeye başladı. Gazetesini, 28 Şubat'ın ve 27 Nisan'ın hizmetine açtı. Generallerle oturup konuştu. Bu defa hata yapılmamasını istedi. O kadar yakınlaşmıştı ki askerlerle, "İşkencecimle barıştım," dahi dedi.

***

Öldükten sonra belli bir çevre kendisine sahip çıkacaktı, çıktı. Beşiktaş Belediyesi onun için bir heykel yaptırdı. Bazı Cumhuriyet gazetesi köşe yazarlarından olağanüstü başarılı bulunarak övgüler alan heykel Etiler'de bir köşe başına dikildi. Şu sıralar yolum onun önünden geçiyor. Mehmet Aksoy'un elinden çıkmış, o gördüğümde beni dehşete düşüren heykel. Kimse alınmasın, kızmasın, bugünkü dünyada hacmi, yerleştirimi, yontumu ve ifadesiyle böyle bir heykel olmaz. 19. yüzyılın bile çok eski ve ilkel örneklerinde görülen bir yapıt bu. Her şeyden önce anlatımcılığı insanı ürpertiyor. İlhan Selçuk'un yıllar yılı yazdığı, benim de ilk okuduğum köşenin adı Pencere idi ya, Aksoy, Selçuk'u getirip bir pencerenin içine oturtmuş. Pencere de dikine duran açık bir kitap gibi tasarlanmış. Kiç dediğimiz estetiksizlik estetiğinin en temel özelliği budur: Bir gerçekliği (realite), nesneyi doğrudan göstermesi. Bunun tabii, gerçekçilik (realizm) dediğimiz anlayışla bir ilişkisi yok. İkincisi, o pencerenin içine oturtulmuş gerçekten bir 'gulyabani' gibi duran İlhan Selçuk portresi. Hele bir de beyaz mermerden yapılması tüy dikiyor her şeyin üstüne.
***

Eminim, Mehmet Aksoy'a sorulsa Türkiye'nin sağına soluna serpiştirilmiş Atatürk heykellerini beğenmediğini söyleyerek eleştirecektir. Ne var ki, bu heykelin, ebatlarından başlayarak yukarıda saydığım diğer niteliklerine kadar o heykellerden hiçbir farkı yok. Hatta bunun namlı bir heykelcinin elinden çıkması durumu daha da vahimleştiriyor. Diğerleri hiç değilse 'tip heykel' olarak 'fabrikasyon' bir üretim. Bu durumu yaratan başlıca neden siyaset-sanat ilişkisi. Bilenler bilir, bu çok eski bir sorundur. Siyasetten arınmış sanat yapıtı, ancak belli akımların bünyesindedir. Ama onlar bile sonradan siyasal bir bağlam içinde değerlendirilebilir. Kaldı ki, bugünün sanatı, çağdaş sanat, siyaseti bir kere daha sanatın odağına yerleştirmiştir. Siyasaldan arınmış bir çağdaş sanat düşünmek olanaksızdır. Modern sanattan ayrıldığı nokta da çağdaş sanatın, gene siyasetle olan ilişkisidir. 'Yüksek modernist' sanat siyaseti dışlarken çağdaş sanat onun içinden üretiliyor. Ne var ki, gene çağdaş sanatın getirdiği bir büyük katkı, siyasalken dahi, siyaseti arkaya itmesi, sanatsal ifadeyi ve sanat yapıtını siyasal mesaja kurban etmemesidir. Oysa, Mehmet Aksoy, neredeyse arkaik denecek bir ifadecilikle, biraz da sosyalist realizmi anımsatacak bir modelle üretmiş İlhan Selçuk heykelini. Demin Atatürk heykellerini örnek gösterdim. Madem toplumcu gerçekçiliği söz konusu ettim, şimdi de bu heykelin Stalin Rusyası'ndaki heykellerden farkı yok diyeyim. Hatta onların da olumsuz örnekleri arasında yer alabilir ancak. Toplumsal heykel ve sanat (public sculpture/art) çetrefil bir konudur. Hâlâ bu konuya dönük çağrılarımızda da 19. yüzyıl mantığıyla, yönlendirici modernist muhakemeyle hareket ediyoruz. Heykel yapalım 'ilerleyelim' anlayışı içindeyiz. Öyle olunca da hâlâ figürasyonun sınırları içinde kalıyoruz, en basit ilişkililik temeline oturmuş sembolizmi, anlatımcılığı bırakamıyoruz. Ortaya bu garibeler çıkıyor. STanıdığım ve bende çok ilginç anekdotları saklı olan İlhan Selçuk, bence asıl böylece öldü.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.