YAZARA MAİL GÖNDER 'Eski Ramazan' yanlışlığı

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Fazla şenlikli bir şekilde kutlanmazdı bizim 30 gün oruç tutulan evimizde Ramazan. Yemeklerin envaiçeşidi yapılırdı yapılmasına, ama biz şaşmaz bir düzenle kurulsa da pek öyle şatafatlı, tumturaklı olmayan sofralarda yemek yiyen bir aileydik.
Sahurlar da fazla bir şey ifade etmezdi. Annem zaten oldu bitti kalkmazdı, yer yatardı, babam uyanır, evdekileri rahatsız etmemek için ayaklarının ucuna basarak yürür, bir şeyler atıştırıp yatağına dönerdi.
Bazen uyanır, onunla gece karanlığında camdan ıssız sokağa bakar, o arada, bitmek bilmez tartışma ve sohbetlerimizden birini ucundan sürdürürdük; o, artık uykumun büsbütün kaçtığını bile bile "Haydi," derdi "git yat artık."
Kısacası, hayatımda "Nerede?" diyeceğim bir eski Ramazan birikimi yok. Ama bunun söylendiğine şahit oldum. Çocukluğumda.
Çetin Altan ustamız, kendi çocukluğunda da aynı yakınmaya tanık olduğunu yazıyor. "Peki, 50 yıl sonra da insanlar aynı şikayette bulunacak mı?" diye soruyorum kendime ve galiba cevabım hem olumlu hem de olumsuz.
Nedeni basit: Ramazan daha önceki kuşakların eğlenceyi, zevki, hazzı idrak ettiği bir aydı. Bütün bir yılı kendisine ait uhreviyet içinde yaşayan o insanlar, yılın bir ayını hayatın, ne diyeyim, 'kapı dışı nimetlerinden' tat alacak şekilde geçiriyordu. Öyle olunca da unutamıyordu o Ramazanları.

BİR UHREVİYET AYI
Şimdi, bütün bir yılı, her gün, zevk u sefa peşinde yaşayan onca insan bakımından ramazan, bu yanıyla bir şey ifade etmiyor. Tersine, bir uhreviyet ayı. Sadece bu ay boyunca gece ve gündüz, dinini, imanını bu ölçülerde yaşıyor büyük toplum kesimleri. Televizyonlar sabah ve akşam programlar, sohbetler, tartışmalar yayınlayarak toplumun ramazanı, dolayısıyla dini 'yaşamasını' sağlıyor. Bu şartlar altında gelecekteki kuşaklar 'eski Ramazanlar' özlemini, kendi hayatlarına değen noktalarda yaşamaz. Fakat 'eski Ramazanlar' öyküsü devam eder. Çünkü...
Herkes farklı bir şey anlattığını sanıyor, ama bizim bir tek eski Ramazanımız oldu. 19. yüzyıl ortasında, toplumsal hayat ev dışına taşmaya başlayınca ve toplu eğlence kavramı bilhassa Meşrutiyet-Mütareke ve çok erken Cumhuriyet döneminde önce tiyatro sonra sinema üstünden hayatımıza girince işte o 'eski Ramazanlar nostaljisini doğuran Direklerarası eğlenceleri başladı. Buna diğer 'alafranga' hayat öykünmelerini katınca, resim tamamlanıyor.
Hatırlanan sadece odur ve bu biraz gariptir. Çünkü biz, kitleler olarak, şimdi, bırakalım laik-Müslüman kesimi bir yana, muhafazakar-mütedeyyin Müslüman kesim olarak da o Batılılık özentisi içinde teşekkül etmiş dönemi, bir yaşama tarzını, bir kültür modelini, eski Ramazan dövünmeleriyle anıyoruz. İşin daha da şaşırtıcı yanını söyleyeyim mi, Ahmet Rasim, o Direklerarası'nı, daha klasik kültüre yatkın ve açık biri olarak över de, Falih Rıfkı yakınır ondan. Çünkü o büsbütün Batılıdır ve oradaki 'düzeyle' yetinmez.
Halbuki Rasim fakiri için orası bir nimettir, o da zevk almasını bilir.
Oysa ki, büyük kültürdür Ramazan.
Türkiye'de Müslümanlığın tek kültür olması gibi o da kendi kurumsal yapısıyla oluşmuştur. Ahmet Rasim üstadımızın gene o Direklerarası'lı, Naşit'li, Kel Hasan'lı kısımlarını çıkarıp bakarsanız, yeme içme, yaşama, hatta hal, tavır ve davranış bakımından Ramazan'ın neye tekabül ettiğini görmek kabil. Adeta insanların da kendilerine başka biri olmak izni verdikleri bir dönemmiş Ramazan.
Onu unuttuk, yanlış bir Ramazan'la bir asırdır oyalanıp duruyoruz.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.