YAZARA MAİL GÖNDER Dünyayı değiştiremedi, o dönüştü

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Toplu Oyunları ile aramızda olan Bertolt Brecht, oyunlarıyla dünyayı değiştirmek istemişti ama şimdi dünya onu dönüştürüyor

Agora Kitaplığı'nın dünyanın neresinde olsa bir kültür olayı kabul edilecek şekilde bastığı Bütün Oyunları yedi büyük cilt halinde masamın üstüne yığıldığında kafamda Brecht'le ilgili dünya kadar anı canlandı; gerçekten, o kötü benzetmeyle söyleyeyim ama tamı tamına öyle, anılar zihnimden bir film şeridi gibi aktı. Benim gibi ilk gençliğini 1970'li yıllarda yaşamış olanlar için Bertolt Brecht bir 'olaydır', bir semboldür, bir kavramdır. Şimdi düşünüyorum da herkesin, kültürü, peynir ve ekmek, hava ve su kadar önemsediği o yıllarda, karanlık, kalorifer dumanının linyit kokularıyla yüklü, puslu ve pusularla dolu Ankara'da Devlet Tiyatroları da AST da birbiri ardınca Brecht oyunları sahnelerdi. Şimdi bahsettiğim ciltlerdeki oyun adlarını neredeyse birer 'kalıp' halinde, eski birer dost gibi sımsıkı hatırlıyorum. Bu anıların birini hiç unutmam. 12 Eylül'ün hemen öncesindeydi. Büyük Tiyatro'da, zorla şerle birer bilet bulmuştuk, Yavuz'la (kardeşim) birlikte Arturo Ui'nin Önlenebilir Yükselişi'ni izliyorduk. Önce ilk olay yaşandı. Bir oyuncu hastalandı, sahne arasında haykırmalar, acı çığlıkları içinde apar topar götürüldü. Oyunculardan biri arkadaşımdı arada "Ne oldu?" dedim "Bu gerilime artık dayanamıyoruz" diye cevap verdi. Gerilim dediği, sokakta her gün 10 kişinin kurşunlanarak öldürülmesiydi. Derken oyun çılgınca bir tempoya erişti. Son sahnede, dev gibi, iki gaSmalı haç taşıyan bayrak sahneye çıkınca ve Arturo Ui, ki Hitler'dir, malum histerik nutuklarından birini atmaya başlayınca salondan birisi de o günlerin en meşhur sloganını patlattı: "Kahrolsun faşizm." Yer gök bu sloganla inliyordu. Birisi salonu susturmak istedi ama ne mümkün, oyun bu hengame içinde kapanırken, selama çıkan oyuncular da aynı slogana katıldı. Ertesi gün oyun, sıkıyönetim tarafından yasaklanmıştı.

YAKLAŞIK 50 OYUNU VAR
12 Eylül sonrasının o dehşetli günlerindeyse AST'ta, Galile'nin Yaşamı sahneledi. Her şey ne kadar farklıydı. Kerim Afşar Galile'yi, muhteşem sesi ve hayli abartılı ama etkileyici diksiyonuyla oynuyordu ve salonda slogan değil, esprilere gülen insan sesleri vardı. Ve diğer diğer tiyatrolarda sahnelenmiş, diğer oyunlarını hatırlıyorum: Yuvarlak Kafalılarla Sivri Kafalılar, Carrar Ana'nın Silahları, Adam Adamdır, Üç Kuruşluk Opera, Küçük Burjuvanın Yedi Ölümcül Günahı, Cesaret Ana ve Silahları, Sezuan'ın İyi İnsanı, Kafkas Tebeşir Dairesi... Brecht, dünyanın her yerinde beni karşılayan bir yazar oldu. Ben de bir dost evine girer gibi gittim nerede bulduysam onun bir oyununa. Yaklaşık 50 oyun yazmış biri için de bu kaderin fazla şaşırtıcı bir yanı yok. Brecht'in toplumun belli bir kesimi için ne kadar benimsendiğini gösteren bir anı da şu: Ecevit, 1970'li yıllarda edebiyatçı ve entelektüel kimliğini koruyarak konuşurken "Tıpkı o tebeşir dairesindeki..." diye bir konuşma yapmış, kültürlü solcular dışında kimse neden söz ettiğini anlamamıştı. Ecevit gibi dikkatli bir politikacı bile Brecht'i, herkesin anlayacağını sandığı ortak bir tanıdık zannediyordu. Oysa Demirel ertesi gün çıkıp "Neden bahsettiğini ben anlamadım, anlayan beri gelsin" demişti.

BİR SÜRGÜN OLARAK DOLAŞTI
Ama o yıllarda herkes Brecht tiyatrosunun belkemiğini oluşturan epik kavramını bir biçimde telaffuz ederdi. Ama bugün "Bir şey ifade ediyor mu, salt bir tiyatro terimi olmasının dışında?" derseniz, yanıtım hayırdır. Hayır, çünkü bu soru bizi Brecht'e, tiyatrosuna geri götürüyor. Bugün bir 20. yüzyıl klasiği kabul edilen Brecht, etrafındaki ilgi halesine rağmen, gerçeğinden soyutlanmış olarak izleniyor. Brecht'in gerçeği Marksizm- Leninizm'di. Kendisini 'komünist' olarak tanımlıyordu. 1898'de doğmuş ve siyasal düşüncelerini 1920'lerde oluşturmuştu. 1933'ten başlayarak da savaş sonrasına kadar bir sürgün olarak dünyayı gezdi, oradan oraya savruldu durdu. Siyasal düşüncesi etrafında kuruyordu tiyatrosunu. Tiyatroyu bir seçkin sanatı olmaktan çıkarıp, toplumu ve devrimi gerçekleştirecek sınıfları uyarmak için bir araç olarak kullanmak istiyordu. O kadar ki, salonda yemek yenebilir, sigara içilebilirdi ve salon asla karartılmayacaktı.

OYUNLARINI DEĞİŞTİRİRDİ
Tiyatro insanı uyaran, uyanık tutan bir aygıt olmalıydı. İnsanlar sahnenin büyüsüne kapılmamalıydı. İzleyici, izlediğinin bir 'oyun' olduğunu bilmeliydi, bu 'yabancılaşmayı' yaşamalıydı. Böylelikle gerçeğe ulaşabilecekti. Oysa burjuva tiyatrosu uyarmazdı, çünkü gerçeğin üstünü örtmek manasını taşırdı. Dolayısıyla, epik, uyarıcılık, gerçeğe dönüş gibi anlamlar da kazanmıştı. Bir tür etkileşimli tiyatroydu epik tiyatro. O nedenle Brecht oyunlarını ha bire değiştiriyor, siyasal olayların gelişimine göre yeniden biçimlendiriyordu. Marksizm malum bunalımlarını yaşayınca bu tiyatro anlayışı değerini yitirmedi ama gündelik hayatın bir parçası olmaktan çıktı, salt bir tiyatro kuramı ve tercihine dönüştü. Brecht de salt büyük bir yazara dönüştü. Bütün o tür yazarlar gibi adının etrafında efsane halkaları oluşmuştu. Paralarını İsviçre'de saklıyordu, haddinden fazla zengin olmuştu. Oportünist bir yanı vardı. Bunlar ne kadar gerçektir bilemem. Beni ilgilendiren ağzından düşürmediği puroları ve bitmez tükenmez sevgilileriydi. Eşiyle yaşadığı evde sevgilisi de bulunuyordu. Şiirler de kaleme almıştı. Tiyatro kuramını etkiledi. Ama hepsinden önemlisi zevkli ve çok boyutlu, derinlikli oyunlar yazdı. Maalesef 1956'da, çok genç yaşta öldü. Tiyatronun gelmiş geçmiş en tartışmalı ismiydi. "Banka soymak, banka işletmekten daha ahlaklıdır" dememiş miydi? Dünyayı değiştirmek istemişti, şimdi dünya onu dönüştürüyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.