YAZARA MAİL GÖNDER Emek Sineması ve Boğaziçi'ndeki SGK leşhanesi

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Emek sineması ile ilgili tartışmalar 'kültürel hafıza' kavramını bizlere yeniden hatırlatacaksa çok yararlı olur... Protestocular bu kavramı çok sık kullanıyorlar. Gerçi ne tartışılırsa tartışılsın, bu topraklarda yaşayanlar için iş işten çoktan geçti... Bu toplumun kültürel hafızasına öyle bir tecavüz edildi,öyle bir beyin ameliyatı yapıldı ki, istesek de artık kültürel hafızamız yerine gelmez... Bir meftayı çok ustaca mumyalayarak 'canlı'ymış gibi gösterebilirsiniz, görenler 'kanlı canlı insan' sanır, ama sonuçta o ölüdür, meftadır; argo tabirle nalları dikmiştir... Maalesef biz kültürel devamlılık anlamında nalları dikmiş bir milletiz... Dedesinin babaannesine yazdığı mektubu 'Çince' gibi gören ve hiçbir şey anlamayan bir toplumda neyin kültürü? Neyin hafızası? Dindarlar da bu kültürsüzlüğün bir parçası... Hep beraber helvamızı yiyelim... Allah rahmet eylesin...
Öte yandan kıymetli kültür adamı Beşir Ayvazoğlu'nun belirttiği gibi böyle gürültülü protestoların sadece Beyoğlu ve Taksim taraflarında yapılan uygulamalara yönelik olması sizce de tuhaf değil mi? Bir eski camiye; medrese, tekke, şifahane gibi bir yapıya kazmalar dayansa bu protestocuların sesleri çıkar mı? Kültürel hafızamıza saldırı sanki ilk defa yapılıyormuş gibi celallenen o arkadaşların zihniyet ataları bu ülkenin bin yılda şekillenen kültürü toptan yok edilirken alkış tutmuşlardı... Bir insanı öldürüp sonrada tabutu önünde ağlamaya benziyor bu tutum...
Kültürel hafızamızın geçmişte nasıl kazındığını anlatabilmek için ciltlerle kitap yazmak lazım... Hiçbir ülke bu kadar hunharlığa maruz kalmadı tarihte... Yakılıp yıkılan tarihi eserlerin eksiksiz bir listesini çıkarmak bile mümkün değil... Bu eserleri yaratan kültürün dili, sesi, estetiği, sembolleri nasıl yok edildi; o ayrı bir bahis... Şöyle bir düşünün bakalım; konuşup yazarken kullandığınız dilin kültürel hafızası var mı? Ayvazoğlu'nun dediği gibi bu konularda herhangi bir hassasiyetlerine şahit olmadığımız bir takım 'sanatçı'lar tarihimizin sadece 'alafranga' tarafının hafızasını önemsiyor, gerisini yok sayıyorlar... Bu ahlakdışı ve ikiyüzlü tavırlarından ötürü de bugün hiç kimse tarafından önemsenmiyorlar...

HINCAL ULUÇ HAKLIYDI
Öte yandan Emek Sineması diye bildiğimiz binanın değişmeden yaşatılması için en rasyonel ve uygulanabilir yöntemi Hıncal Uluç önerdi... Bu meselede Hıncal Uluç'un hakkı çok yendi. Bazı süperzekalar Uluç'u 'tarih ve kültür düşmanı' ilan etti... Oysa en mantıklı yolla tarihi ve kültürü yaşatmaya çalışıyordu Uluç...Emek Sineması mezbelelik olarak kalırsa elbette birileri fırsatını bulup yıkar... Ama orası Londra'daki Picadilly Sineması örneği gibi Tiyatro Sahnesi'ne dönüştürülseydi, birkaç tiyatro topluluğu da oyunlarını orada oynasaydı... Arada da seçme başyapıt filmler oynayabilirdi... Yıllar önce o şekilde bir düzenleme yapılsaydı o zaman Emek kurtulurdu... Tek başına sinema salonu olarak orası yaşayamıyordu zaten, farelerin cirit attığı bir leşhaneye dönmüştü..
Uluç'un daha önce yazdığı gibi Tarihi İpek sineması berbat bir depo olarak kullanılıyor. Tarihi Yeni Melek bir gösteri salonuna dönüştürülmek istendi. Olmadı. Tarihi Rüya sineması yok... Tarihi Sinepop yok... Tarihi Melek çoktan bitti... Daha bir çoğu, bitti, bitiyor... Niye bittiler? Çünkü müşteri bitti... Günün en ileri gösterim ve seslendirme teknikleriyle on çeşit film oynatan ve etraflarındaki kafe, restoran ve her çeşit dükkandan oluşan cazibe merkezlerinin, buluşma ve dolaşma yerlerinin içinde yer alan sinema kompleksleri, tek büyük sinema çağının sonunu getirdi. Bazı tarihi salonlar, tiyatroya dönüşerek ayakta kalmayı başardı... Emek bomboştu. Emek'e kimse gitmiyordu. Emek çöküyordu, kimsenin umurunda değildi. Tıpkı, öteki tarihi sinemalar yok olurken "Gık" demedikleri gibi... Ne zaman ki 'ölmüş' Emek'i kurtarmak için harekete geçildi. Kıyamet o zaman koptu... Hep öyle oluyor zaten. Leş orda dururken, aldıran yok. "Bu leşi bir yaşam alanına, bir güzelliğe döndürelim," dendi mi; "İstemezük" kıyameti... Tinercilerin, esrarkeşlerin meskeni, yatacak yeri olmayan fahişelerin işyeri, bir açık hava tuvaletiyken kimsenin ilgilenmediği Kız Kulesi'ni, canlandırmak için bir proje yapıldığında da kıyamet kopmamış mıydı? Hatırlayın... Ne var ki engel olamadılar. Kız Kulesi temizlendi ve İstanbul'un süsü, gururu bir yaşam alanına döndü...
Mühim olan bu şekilde İstanbul'un birçok atıl durumda olan,mezbelelik olmaya ramak kalmış yerini kurtarmaktır... O yerleri estetik şekilde yenilemek ve yaşayan, capcanlı mekanlar haline dönüştürmektir...
İstanbul yaşadığı bunca felaketlere rağmen dünyanın en güzel şehridir... Öte yandan İstanbul "Aaa ne kadar güzel" denilen yaşamayan ölü müze-şehirlerden değildir. 24 saat yaşayan, büyüyen, dönüşen bir şehirdir... Bu şehrin en güzel, en müstesna, en eşi benzeri bulunmaz yeri de Boğaziçi'dir... Boğaziçi yoksa İstanbul herhangi bir şehirdir... O kadar tecavüze rağmen o nehr-i aziz şehrin ortasında aktıkça ve şehri ikiye ayırdıkça İstanbul hep dünya incisi kalacaktır... İstanbulseverlerin Boğaziçi kıyılarındaki mezbeleliklerin kurtarılmasına öncelik vermesi şart... Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Üsküdar kıyılarını işgal etmiş o çirkinlik ve rezalet abidesi leşhane SGK tesisi konusunda ne yapıyor bize anlatmalıdır... O kepaze beton yığınından nasıl kurtulacak Boğaziçi? Hükümete hesap soracaksanız böyle sorun... Bence şimdi İstanbul'un gündeminde bu olmalı...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.