YAZARA MAİL GÖNDER Tadı akrebin zehri gibi patlıcan

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Eskiler her şeyi mevsiminde yer, mevsimlere uygun hareket ederdi. Karpuz kabuğu denize düşünce denize girer, patlıcan mevsiminde yangınlardan korunmaya özen gösterirlerdi. Bugün karpuz kabuğunu denizde görüp de kendini sulara atan kişi büyük olasılıkla zatürreeye yakalanır. Çünkü karpuz tarlada temmuz ve ağustos aylarında olgunlaşırken, 12 ay ithallerini ya da serada yetiştirilmişini manavda bulabilmek mümkün.

300 ÇEŞİT YEMEK YAPILIYOR
Patlıcan mevsimi ise Osmanlı'nın karabasanıydı. Çünkü patlıcan, yazın en sıcak aylarında pazara iner, maltızda, mangalda patlıcan kızartılırken, tava devrildiğinde çıkan yangınlarda ahşap ve kagir evlerle dolu mahallelerden geriye enkaz yığını kalırdı. Günümüz apartmanlarında yangın tehlikesi azaldı, patlıcan ise her mevsim satın alınabiliyor. Geçen hafta Gaziantep'teydim. Güneydoğu Anadolu'nun eşsiz çekirdeksiz patlıcanıyla yapılmış yemekleri tattım. Söyleyenlerin yalancısıyım; bu bölgemizden İstanbul'a göçmüş vatandaşlarımıza geride kalan aile bireylerinin en çok gönderdikleri yiyecek, baklava bir yana bırakılırsa, Urfa ve Gaziantep yöremizin patlıcanıymış. İstanbul'da hiçbir yerde bulamadığımız bu patlıcanın kabuğunu közlendikten sonra yarıp krema gibi yumuşacık, çekirdeksiz, hafif is kokulu iç kısmını çıkarıp yerseniz, lezzetine doyamazsınız. Biz en çok patlıcan tüketen ülkeler sıralamasında beşinci sıradayız. Listenin tepesindeki ilk iki ülke, Çin ve Hindistan ile zaten nüfusumuz kıyaslanamaz, onların başı çekmesi normal. Ama onları izleyen Mısır ve İran da bizden daha çok patlıcan tüketiyor. Buna karşılık Antep yöremizde patlıcanın 300 çeşit yemeğinin yapıldığı yolunda, ne kadar doğru olduğunu bilemediğim bir iddia var. Bildiğim, biz Türkler kadar bu sebzeden çok sayıda ve farklı yemekler yapabilen başka bir ulus olmadığı... Hindistan'dan dünyaya yayıldığı öne sürülen patlıcan hakkındaki en eski yazılı kaynak Çin'de bulunmuş ve MS 5. yüzyıldan kalma. Araplar ise patlıcanın acılığını gidermeyi 9. yüzyılda İran'dan öğrendi. Harun el Reşid'in oğlu Halife el Ma'mun, İran Valisi Hasan bin Sahl'ın kızı Buran ile 826'da evlenmeden önce Araplar patlıcana uzak duruyordu. Hatta patlıcan için "Rengi akrebin sırtı, tadı da akrebin zehri gibi" denirdi. Patlıcan yiyenin yüzünde lekeler çıkacağına, boğaz ağrıttığına, kansere yol açtığına inanılırdı. Patlıcanı kızartmadan önce dilim dilim kestikten sonra tuzlayıp sıkarak suyunu çıkarmayı ve böylece acılığını gidermeyi, 18 yaşında Abbasi Sarayı'na gelin giden Buran'dan öğrenen Araplar, buna 'badincan Buran', yani Buran'ın patlıcanı adını verdiler. 13. yüzyıla gelindiğinde buraniye diye andıkları, bugünkü karnıyarığa benzeyen, kızartıldıktan sonra ortası yarılarak içine kıyma ya da et doldurulup pişirilen patlıcan yemeği Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya yayılmıştı. Zamanla buraniyede et, yerini yoğurda bıraktı. Adı da değiştirilip 'borani' oldu. Ama hangi şekle girse, ismi nasıl söylense, bugün bu kadar çeşitli patlıcan yemeğine sahip olmamızı, 18 yaşında Araplar'a gelin giden Abbasi halifesinin eşi Boran'a borçluyuz.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.