YAZARA MAİL GÖNDER Viyana'nın görünmeyen yüzü

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Viyana'nın kalbinin tam ortasında bir katedral var:
Stephansdom. Çoğu Avrupa ülkesi kentleri gibi. Onun hemen arkasında da Mozart'ın evi, Figaro'nun Düğünü'nü bestelediği ev. Bu merkezden uzaklaştığınız her adımda, karşınızda incelmiş bir aristokrat zevki çıkıyor. Heykelleri, müzeleri, galerileri, yüzlerce etkinlik ve gösterileriyle. Hepsi ince bir zevkin ürünü.
Ve tabii ki imparatorluğa başkentlik yapmış bir kent olarak bitmeyen saraylar...
Schönbrunn Sarayı, Belvedere Sarayı, Hofburg Sarayı ve diğerleri.
Naschmarkt pazarındaki bit pazarı, opera binası, İspanya Binicilik Okulu, balolar ve konserler diye devam edebilirim, ama derdim bir gezi yazısı yazmak değil.
Kafamdaki soru başka. Güzel bir kent gördüğümde aklıma düşen o soru yine zihnimde dolaşıyor: ''Viyana bir kadın olsaydı, nasıl bir kadın olurdu?' Yanımdaki arkadaşlara da sordum.
Biri: "Güzel, ince, zarif, şık bir kadın," dedi.
Diğeri "Güzel, alımlı, ama baştan çıkarılamayan bir kadın," olarak tanımladı.
Hepsi doğru, ama sanırım eksik.
Engin Ardıç'ın 'diline düşmeyi' göze alarak kendi yanıtımı yazmaya çalışacağım.

***

Viyana her şeyden önce kalbinin orta yeri katedral olan bir kadın. Bunu gelenek, aristokrasi, ağırbaşlılık, kurallar diyerek çok katmanlı okuyabilirsiniz. Bu kalbin çevresi ise incelmiş bir zarafet, estetik ve güzellikle örtülmüş. Ölçülü ve telaşsız bir güzellikle.
Yani Viyana, geleneklerine bağlı, ama modern bir kadın. Yani 'baştan çıkarılması' zor bir kadın. Peki, aklıma niçin Nietzsche geliyor? Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu. Ve tabii ki Apollon ile Dionysos.
Niçin?
Evet, Viyana daha çok Apollon: Kendini denetleyen, kendini bilen ve ölçülü. Görsel güzellik, biçim ve rasyonel anlayış.
Nietzsche'de 'asıl insanı' temsil eden Dionysos, yani duygusal coşku ise biraz daha geride. Birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi. Ama sanırım Viyana'nın özelliği, bu karşıtlık arasındaki mesafenin çok kısa olması.
Belki de Apollon ile Dionysos'un sırt sırtalığı. Viyana'nın bir müzik kenti olması, bu mesafenin kısalığının en somut belgesi gibi. Hayata 'kör istencin' yön verdiğini savunan Schopenhauer "Müziği diğer sanatlardan ayıran şey, fenomenin kopyası değil, bizzat istencin dolaysız kopyası olmasıdır," dememiş miydi?
Buradaki müzik 'örtük Dionysos' olabilir mi?
***

Sanırım Freud'un Viyana'da ortaya çıkmasının nedeni de bu yakınlık. Kolektif yayınlarından çıkan Hayali Söyleşiler Freud kitabının giriş bölümünde şöyle bir cümle vardır: "Freud'un seçtiği uzmanlık alanı 19. yüzyıl sonunda Viyana'da hakim olan ruh haliyle de uyuşuyordu. İmparatorluğun sallandığı bu dönemde, İmparator Franz Joseph saplantılı, İmparatoriçe Elisabeth Sisi ise yarı deliydi. 1889'da veliaht Prens Rudolf, son kez sevişmelerinin ardından kendisi ve sevgilisini vurdu ki bu muhtemelen çifte intihardı. Cinsellik ve ölümün hükmeden cazibesinin, en etkili somutlaşmış haliydi bu."
İmparator Joseph'in 'saplantısı' hayatı boyunca evli kaldığı Kraliçe Sisi'ye deli gibi âşık olması; Sisi'nin 'deliliği' ise 'evliliği genç yaşta politik nedenlerle yaptırılan saçma bir kurum' olarak gören genç ve güzel kraliçenin, kuralları bir kenara koyup hayatını bildiği gibi yaşamasıydı.
Sisi, Viyana'nın 'duygusal coşkusu', yaşama istenciydi. Bu nedenle, sanırım Sisi'nin ruhu, Viyana'da hep yaşıyor. Ve Viyana, bir yönüyle hep Elisabeth Sisi.

BUGÜNKÜ DİĞER YAZILARI
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.