YAZARA MAİL GÖNDER Alevilik kimin sorunu?

YAZARLAR / Perspektif Yazarları

Alevilik ve cemevleri üzerinden yaşanan tartışma, son yıllarda çokça şahit olduğumuz, 80 darbesinden sonra oluşmaya başlayan "siyasal" bir dille asırlık sorunlarımızı çözmeye çalışmaya mahkûm olmamalı

Tekke ve zaviyeler devlet eliyle yasaklanmasaydı cemevleri üzerinden yaşanan sorunlara benzer sorunlarımız olur muydu? Muhtemelen olurdu, çünkü cemevi tartışması sadece "ibadethane"nin ne olduğuna dair bir tartışma değil. Tekke ve zaviyelerin kapanmasıyla ortaya çıkan en önemli problem, toplumda çeşitli vakıflarca oluşturulan "halka"ların ortadan kaldırılmasıydı: bunlardan birisi de "cem" mekânlarıydı.
Bu açıdan, tarihsel arkaplanını ve toplumda nasıl bir zeminde işlev sahibi oldukları unutularak cemevleri üzerinden yaşanan sorunları, 80'lerde (hem de bir darbeden sonra) oluşmaya başlayan "siyasal" bir dille çözmeye çalışmak, toplumsal ve dini yeni sorunlara yol açan bir acelecilik olacaktır.
Cemevleri bağlamında yaptığımız tartışma aslında toplum ile genel anlamda "din" arasındaki ilişkinin nasıl kurgulanması gerektiğine dair bir tartışma aynı zamanda. Bu anlamda cami ile cemevini biribirlerine rakip olarak kurgulamanın da onları birbiriyle ilişkili algılamanın da arkasında yatan anlayışların, hem yapısal ve hem de konjonktürel nedenleri var. Bu kurgunun kendisi yeni; en fazla 30 yıllık, ancak arkaplandaki sorunlar, toplumun ortak sorunları.
Yapısal nedenler, daha ziyade Türkiye'de "toplumun nasıl kurulduğu" sorusundan bağımsız değil.
Cumhuriyet, kuruluş aşamasında önce "resmi din" kabul ettiği, daha sonra da bu resmiyetini kaldırdığı İslam'ın tarihsel ve dogmatik olarak ibadethane kabul ettiği camiler dışındaki bütün kültürel ve meşrebe dayalı geleneksel yapılarını ortadan kaldırmakla; böylece toplumun, C. Lefort ya da M.
Gauchet'deki anlamıyla "örtük" dahi olsa "siyasallık" üzerinden kendisini kurmasına mani olmakla, bugün "fay hatları" dediğimiz, bir toplumdaki normal (ve hatta antagonistik olsa bile normal) bölünmelerin arasındaki "ortak simgesel dil"in kırılmasına zemin hazırlamış oldu.
Cumhuriyet sonrası oluşan ortodoks-heterodoks sınıflandırmaların da bunda payı büyüktü; öyle ki ortodoksluk içerilerek dışlandı, heterodoksluk ise dışlanarak içerildi; aradaki çatlakta "toplumsal kodlar"ın yerinden edinmesi, hem sunnilik üzerinde ve hem de başta Alevilik olmak üzere daha batıni yorumlar üzerinde tamir edilmesi güç yaralara yol açtı. Ortak bir simgesel dilin bu paradoksal kırılması, Aleviliğin batıniliğinin dünyevileşmesiyle; sunniliğin ise toplumsal mekanizmalarının dünyeviliğe zorlanmasıyla sonuçlandı. Sunnilik güçlü ilahiyatıyla bu zorlanmayla daha kolay başedebilecek bir kuvvete sahipti; ancak ilahiyatını koruma gayreti içinde, onu haleleyen manevi zeminde yalpaladı.

Alevilikten Aleviciliğe...
Alevilik ise, toplumun diğer kesimleriyle muhtemel ortak dayanaklarını kaybetti
; edebi ve erkânıyla ehli-beyt çizgisindeki sunni tarikatlardan farklı olmayan Bektaşiliğin Osmanlı modernleşmesinin ilk kurbanlarından olması, Aleviliği şifahi kaynaklarından başka dayanağı kalmayacak derecede yalnızlaştırmıştı.
Aleviliğin iyi incelense kendisine hayli yabancı olduğu görülebilecek "modern hümanist" bir dile yaslanarak kendisine yeni bir zemin oluşturma çabasında, bu yalnızlaşmanın izlerini görmek mümkün. Aynı şekilde 1960'larda başlayan siyasallaşması ve sol ideolojilerin etkisiyle Aleviciliğe dönüşmesinde de. Ekberi gelenekte hayli yer tutan, birçok Osmanlı tarikatında önemi haiz olan "İnsan-ı Kamil" anlayışı ile Alevilikteki "İnsan-ı Kamil" anlayışı arasındaki benzerlikler ve modernleşmeyle birlikte yaşanan kırılmaların incelenmesi, bize bu tabloyu net olarak gösterebilir.
Konjonktürel nedenlerse, kökleri Osmanlı'nın kendisini kurması ve dönemsel olarak bu kurmayı yenilemesi aşamalarında yaşanan "siyasal" sorunlara uzatılabilse de, özellikle çok partili hayata geçişle birlikte yaşanan kentleşme dönemlerinde, neredeyse bütün kesimlerde görülen "toplumun genelinden bağımsız bir toplumsallaşma"nın sıkıntılarında aranabilir. Ortak toplumsal kodların yokluğunda yaşanan bu toplumsallaşma, Aleviler kadar toplumun diğer kesimleri üzerinde de sancılı bir siyasallaşmaya yol açtı; sunni kesimde görülen farklılaşma ve ayrışmanın bir benzeri, daha geleneksel Hacı Bektaşi Veli dernekleri, daha "isyankâr" Pir Sultan Abdal oluşumları ve daha muhafazakâr Cem Vakfı ve Ehl-i Beyt Vakfı üzerinden Aleviler arasında da yaşandı. Bugün "cemevleri" üzerinden yaşanan tartışma bu toplumsallaşma ve siyasallaşma tarzlarından bağımsız değil.
Son olarak, "cemevleri" üzerinden dile getirilmeye çalışılan talepleri iki başlık altında özetleyebiliriz:
Birincisi, bürokratik bir kurum olarak Diyanet İşleri Başkanlığı'nın toplumu temsiliyet kapasitesine itiraz ve ikincisi de devletin dini yapı ve örgütlerden tamamıyla elini çekmesine; isteyenin istediği gibi örgütlenebileceği, "sivil" (aslında "liberal) bir dini yaşantıya vurgu. Bunların ikisi de konjonktürel itirazlar ve sorunun yapısal özelliklerini gözden kaçırır. Bu itirazlara yaslanan "Alevilerin meselelerini Alevilere bırakalım" anlayışı ise, sorunun toplumun ortak sorunu olduğu gerçeğini ıskalar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.