Nevşehir'de market önünde bekleyen S.E.'ye hiç tanımadığı bir şahıs şiddetli bir şekilde tokat attı.
Cani şahıs, tüm gücüyle o kadar sert bir tokat attı ki;
S.E. işitme kaybı yaşadı.
Kısa sürede yakalanan ve altı suç kaydı çıkan Tolga Ç., ifadesinde dalga geçer gibi isteyerek vurmadığını, kolunun yanlışlıkla S.E.'ye çarptığını söyledi ve tutuklandı.
Her toplumda bu tarz cani ve psikopatlar var.
Normalde böyle bir caniyle aynı havayı solumamamız gerekiyor.
Aslında Türkiye'deki şiddet olaylarını önlemenin basit bir yolu var.
ABD'deki Three Strikes Law (Üç Vuruş Yasası)'nı ülkemizde de uygulamak gerekiyor.
Adını beysbol kurallarından (üç ıska/ vuruş hakkının ardından oyuncunun oyundan çıkması) alan bu ceza yasası, mükerrer suça karışan kişilere uygulanıyor.

Özetle bu yasa; daha önce iki kez ağır suç işlemiş bir kişinin, üçüncü kez suç işlemesi durumunda —suçun niteliğine bakılmaksızın veya otomatik olarak— genellikle 25 yıldan başlayan müebbet hapis cezası almasını öngörür.
ABD'deki ilk Üç Vuruş Yasası 1993 yılında Washington eyaletinde kabul edildi ve kısa sürede 28 eyalette birden uygulanmaya başlandı.
Yasayı çıkaranların temel argümanı şuydu: Suç işlemeyi alışkanlık haline getirmiş kişileri cezaevine kapatarak toplumdan izole etmek ve potansiyel suçlular üzerinde caydırıcılık sağlamak.
Yasanın çıkmasıyla birlikte ABD cezaevlerindeki doluluk oranları rekor seviyelere ulaştı ve eyalet bütçelerine devasa yükler getirdi.
2012 yılında Kaliforniya eyaleti yasayı yumuşattı.
Artık üçüncü suçun da kesinlikle "ciddi veya şiddet içeren bir ağır suç" olması şartı getirildi.
Günümüzde birçok eyalet Kaliforniya'yı örnek alıyor ama 'Üç Vuruş Yasası', üst üste üç ağır suçta genelde uygulanıyor.
Türkiye'de cezaevinden çıkan hükümlülerin yaklaşık yüzde 45'i ilerleyen süreçte yeniden suç işliyor.
Suça sürüklenen çocuklarda tekrar suç işleme oranı ise yüzde 71,9!
Bizdeki ceza infaz sisteminin suçluyu iyileştirme ve topluma yeniden kazandırma başarısı düşük.
Türkiye'de de 'Three Strikes Law'a benzeyen ama daha ılımlı bir yasa çıkarılmalı.
Öncesinde ise yeni ve büyük cezaevleri inşa edilmeli.
***
NEDEN SATTILAR?
Borussia Dortmund, potansiyelli genç yetenekleri keşfedip dünya yıldızına dönüştürme konusunda bir ekoldür.
"Bu futbolcuları satmasalar şampiyonluklara ambargo koyarlardı" diye düşünenler aslında yanılıyor!
Dortmund'un bu oyuncuları tutamamasının arkasında finansal ve stratejik zorunluluklar yatıyor.
Bundesliga, dünyada en katı finansal kurallara sahip olan ligdir!
Dortmund, 2000'li yılların başında bilinçsiz harcamalar ve yüksek maaş politikaları yüzünden 2005 yılında tam anlamıyla iflasın eşiğine geldi.
Kulüp batmaktan son anda kurtuldu.

Bu krizden sonra Hans-Joachim Watzke liderliğinde yönetim asla bütçe açığı vermeme ve kulübün geleceğini riske atacak maaş yüklerine girmeme ilkesini kulüp anayasası haline getirdi.
Dembele (135 milyon Euro), Bellingham (103 milyon Euro) gibi satışlar kulübe devasa bir finansal kaynak yarattı.
Bir oyuncuyu takımda tutmanın en büyük anahtarı maaş skalasıdır. Manchester City, Real Madrid gibi devler, oyunculara yıllık net 15–25 milyon Euro bandında maaşlar öderken Haaland veya Bellingham'a teklif edilen maaşlarla Dortmund'un bütçesinin rekabet etmesi imkânsızdı.
Ayrıca Lewandowski, sözleşmesini uzatmayarak Bayern Münih'e bedelsiz gitmeyi kafasına koymuştu.
Dembele de Barcelona'ya transfer olabilmek için antrenmanlara çıkmayarak grev yapmıştı.
Haaland ise Dortmund'a imza atarken sözleşmesine "serbest kalma maddesi" koydurmuştu.
Ayrıca Premier Lig'deki sıradan bir küme düşme adayı takım bile yayın gelirlerinden Dortmund'a kıyasla daha fazla alabiliyor.
Dortmund için bu yıldızları satmak bir tercih değil, bir sürdürülebilirlik stratejisidir.
Eğer Dortmund bu oyunculara devasa maaşlar verip kadroda tutmaya çalışsaydı, 2005 yılındakine benzer bir mali çöküşle karşı karşıya kalabilirdi!
***
MAÇ BİLETLERİ NEDEN ÇOK PAHALI?
21 Ekim'de Bayern Münih–Arsenal arasında oynanan Şampiyonlar Ligi maçında en ucuz bilet 9.5 Euro (Yaklaşık 531 TL), en pahalı bilet ise 130 Euro'dan (Yaklaşık 7 bin 807 TL) satıldı.
Dünkü Galatasaray–Stuttgart Şampiyonlar Ligi karşılaşmasında ise en ucuz bilet 22 bin 500 TL'den, en pahalı bilet ise 60 bin TL'den satıldı.
Benzer fiyat politikasını Fenerbahçe de uyguluyor.
60 bin TL ile Almanya'ya gidip iki gün tatil yapıp Şampiyonlar Ligi maçı izleyebilirsiniz.
"Talep görüyor ki pahalıya satılıyorlar" diyebilirsiniz.

Bazıları bu durumu şehrin nüfusuna göre değerlendiriyor.
Örneğin Münih'in şehir merkezinde nüfus 1.5 milyon, çevre ilçelerle birlikte 6 milyon.
"İstanbul'un nüfusu ise 16.5 milyon. Bilet fiyatlarının yüksek olması da bu açıdan normaldir" diyenler var.
Elbette 16.5 milyon içinde bir maça 60 bin TL verecek kişiler mutlaka çıkar.
Ayrıca Fenerbahçe ve Galatasaray'ın maçlarını izlemek için devamlı Türkiye'ye gelen bir gurbetçi tayfa var.
Elbette kulüplerimiz daha fazla gelir elde etsin.
Localar, VIP bölümler ve sahayı görüş açısı en iyi olan koltuklar yine pahalı olsun ama belli oranda ucuza bilet satılmalı.
Örneğin Ali Koç'un Fenerbahçe Başkanı olduğu döneminde öğrencilere kombinelerde büyük indirim yapılıyordu.
Bu uygulama belli oranda günlük satılan maç biletlerinde de olmalı.
Maç bileti fiyatlarını sadece gelir durumu iyi olan insanların alabileceği şekilde yüksek tutarsanız, futbol sadece zenginlerin tribünden takip ettiği bir spor olur.
Türkiye'deki durum da tam olarak bu aslında.
***
İZ BIRAKAN SÖZLER:
"Suçluları yok etmek değil, onları yaratan koşulları yok etmek gerekir." (Dostoyevski)
