27 Ekim'de İsrail'de gerçekleştirilen Knesset seçimlerinde oy sayımının tamamlanmasıyla sandalye dağılımı netleşti. Sonuçların ortaya çıkardığı tablo, bir yönüyle seçim öncesi beklentilerle uyumluyken, diğer yönüyle seçim sürecini uzun süredir takip eden herkeste bir şaşkınlığa yol açtı. Başbakan Binyamin Netanyahu ile en önemli rakibi, Yashar Partisi'nin lideri Gadi Eisenkot arasındaki mücadelede, mutlak bir kazananın olmayacağı yönündeki yaklaşımlar oldukça netti.
Eisenkot'un daha fazla oy alacağı yönündeki öngörüler fazla olsa da Netanyahu'nun seçimden önceki son günlerde seçmen konsolidasyonu açısından önemli bir avantaj elde ettiği de dikkatlerden kaçmadı. Yaz başından beri Eisenkot'un önde bitireceği bir seçim beklentisi bulunsa da Netanyahu'nun Likud'u 27 sandalye kazanarak İsrail toplumunda hala önemli bir tabanı bulunduğunu gösterdi. Bununla birlikte Netanyahu ve Eisenkot öncülüğündeki blokların 61 vekile ulaşamaması da seçimler neticesinde hızlı ve güçlü bir hükûmet kurulma ihtimalini zayıflattı. Bu durum, aslında 27 Ekim öncesinde yapılan analizlerde sıklıkla vurgulanmaktaydı. Her ne kadar Netanyahu önemli bir meşruiyet kaybıyla yüzleşiyor olsa da Eisenkot ve diğer muhalif isimlerin alternatif bir söylem geliştirme konusunda yeterince ikna edici olamaması, toplumun ikna edilmesi ve Netanyahu karşıtı bloğun güçlendirilmesi için yeterli değildi.
Likud ve Yashar etrafında şekillenen seçim sürecinin en sürpriz gelişmesi ise Arapların seçimlere katılım düzeyinin tahminlerin çok üzerinde gerçekleşmesi ve Knesset'te kazanılan sandalye sayısının rekor düzeye ulaşmasıydı. İsrail'in Arap vatandaşları, aslında siyasal sistem içinde bir güç dengesi oluşturabilecek potansiyele sahipken, kendi aralarındaki ihtilaflar ya da seçimlere gerekli ehemmiyeti vermemeleri nedeniyle istenilen ağırlığı bir türlü gösterememişlerdi.
Bununla birlikte 2020'deki seçimlerde bir araya gelerek "Ortak Liste" altında seçime girmeleri, Araplara 15 sandalye kazandırmıştı. Bu gelişme, 1948 Araplarının İsrail siyasetinde önemli bir rol oynamasına ve Arap siyasallığının İsrail'de daha da görünür hale gelmesine vesile olabilecek nitelikteydi. Bununla birlikte, mezkûr seçimde sonuçların açıklanmasının ardından Arap partileri arasındaki koordinasyonun, uyumun ve birliğin sağlanamaması, bu fırsatın kaçırılmasına yol açtı. Öte yandan, 27 Ekim 2026 tarihinde gerçekleşen İsrail genel seçimleri, Arap partileri açısından yeni bir zafer ve başarı kapılarını araladı.
Arap seçmenini konsolide etme hususunda başarı sağlayan bu partiler, Arapların, İsrail siyasi tarihindeki en yüksek oy oranına ulaştıkları seçimlerden biri oldu. Nitekim Mansur Abbas liderliğindeki Ra'am Partisi 8 milletvekili çıkarırken; Hadeş, Taal ve Beled partilerinin belirlediği Ortak Liste 11 milletvekili çıkardı. Böylece İsrail'deki Filistinlilerin en önemli siyasi temsilcileri arasında yer alan Arap partileri, Knesset'in aritmetiğinde ve hükûmetin kuruluş sürecinde kritik bir rol oynayabilecek bir konuma geldi.
Arapların seçimde elde ettiği bu sonuç önemli bir dönüm noktası gözükse de Arapların potansiyellerini siyasi gerçekliğe dönüştürebilmesi için kendi aralarındaki uyumu sürdürme ve seçmenleri bu seçimdeki kadar mobilize edebilme ihtimalinin zayıflığı, sonraki seçimlerde benzer bir tablonun oluşmamasına da kapı aralayacak niteliktedir.
Seçim Sürecindeki Stratejiler
İsrail siyasi hayatının gediklileri arasında yer alan ve uzun bir süre boyunca Siyonist yönetimin Başbakanlık görevini ifa eden Binyamin Netanyahu, seçim sürecine giderken 7 Ekim'in ve İran'la yürütülen savaşın getirdiği psikolojik yükle birlikte İsrail kamuoyunun eleştirileri altındaydı. Seçim öncesinde yapılan anketlerin önemli bir bölümü Netanyahu Bloğu'nun ve Netanyahu liderliğindeki Likud Partisi'nin oy oranının azalacağını göstermekteydi. Bu nedenle seçimlere giden süreçte Başbakan Netanyahu'nun iki temel stratejisi vardı. Bunlardan ilki başbakanlık koltuğunu korumak için kendisini destekleyecek bloğun hükûmeti kurabilmesini sağlayacak avantajı elde etmesiydi.
Netanyahu'nun seçim sürecindeki ikinci temel stratejisi ise doğrudan kendisinin hükûmeti kuramaması senaryosu üzerine kuruluydu. Bu nedenle Netanyahu, kendisi dışında herhangi bir bloğun hükûmet kurma avantajı sağlamaması üzerine bir strateji benimsedi. Netanyahu'nun buradaki temel amacı ise bir şekilde de facto olarak Başbakanlık görevini sürdürmekti. Nitekim sandıkların açılmasının ardından ortaya çıkan resmî sonuçlar, Netanyahu'nun birinci stratejisinin başarısız olduğunu gösterirken, ikinci stratejisinin ise şimdilik başarılı olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Netanyahu'nun seçim sonuçlarının ardından Eisenkot Bloğu ve Arap partileri arasındaki olası koalisyona dair spekülasyonları sert bir şekilde eleştirmesi ve bu durumu utanç verici olarak nitelendirmesi, Netanyahu'nun mevzubahis ikinci stratejisinin somut bir göstergesidir.
Netanyahu'nun seçim sürecinde net ve keskin bir stratejisinin bulunmasına rağmen Gadi Eisenkot cephesi için aynı durumu belirtmek pek mümkün değildir. Bu süre zarfında Eisenkot, bir yandan ülke içindeki Netanyahu karşıtı bloku konsolide etmeye çalışırken diğer yandan da radikal bir söylem benimsedi. Eisenkot'un böyle bir söyleme başvurmasının ise üç temel gerekçesi vardı: Eisenkot'un sağ seçmenden oy olması, eski asker olması – 2006'da Lübnan'da Hizbullah'a karşı yürütülen savaşta ortaya çıkan Dahiye Doktrini'nin mimarıydı – ve oğlunu Gazze'de kaybetmesi. Tüm bu nedenlerden ötürü Eisenkot'un Netanyahu'ya oranla net bir strateji benimseyemediğini ve tabiri caizse iki arada bir derede kaldığını belirtmek mümkündür.
Seçim Sonrası İhtimaller
Sonuçların ardından ortaya çıkan tabloya ne Netenyahu ne Eisenkot Bloğu'nun tek başına hükûmet kuramayacağını göstermektedir. Bu durumda hükûmetin kurulabilmesine dair üç temel senaryo üzerinden hareket edilebilir. Bunlardan ilki Hamas ve Gazze'yi ortak düşman olarak gören Netanyahu ve Eisenkot'un güvenlikçi bir perspektifle bir araya gelerek bir ulusal birlik hükûmeti tesis etmesidir. 1984'te Şimon Peres ve İzak Şamir'in ya da 2020'de Benny Gantz ne Netanyahu arasında gerçekleşen birlik bunun gerçekleşebileceğine örneklik teşkil etmektedir. İkinci senaryo Eisenkot'un yaygın Netanyahu karşıtlığından istifade ederek Arapların desteğini almak suretiyle bir hükûmet kurma teşebbüsünde bulunmasıdır. Üçüncü senaryo ise Netanyahu ve Eisenkot blokları arasındaki geçişler suretiyle hükûmetin kurulmasıdır.
Yukarıda bahsedilen senaryoların gerçekleşme ihtimali zayıf olmakla birlikte ABD'de 3 Kasım'da yapılacak ara seçimlerden çıkacak sonuç dâhilinde Trump yönetiminin tavsiyesi bağlamında bir koalisyon denemesinin gerçekleşme durumu da söz konusudur. Bununla beraber seçim sonuçları İsrail'de istikrarlı, sürdürülebilir ve güçlü bir hükûmetin kurulabilme olasılığını zayıflatmaktadır. Bu durum ise seçimlerin yenilenmesi, hatta 2019-2022 yılları arasında beş kere yinelenen bir seçim döngüsüne İsrail vatandaşlarının yeniden girmesi potansiyelini bünyesinde barındırmaktadır.