Türkiye'nin en iyi haber sitesi

MUHAMMED HÜSEYİN MERCAN

ABD Ve İsrail’in İran Saldırıları Sonrası Körfez Ve Lübnan Denklemi

28 Şubat sabahı ABD ve İsrail tarafından İran'a yönelik saldırılara başlanmasıyla Orta Doğu'da yeni bir dönemin kapısı aralandı. ABD ve İran arasındaki müzakere süreci devam ederken, ABD Başkanı Donald Trump tarafından saldırı emrinin verilmesi bölgedeki kırılganlığı daha da artırdı. Uluslararası arenada Ummanlı yetkililerin açıklamalarından yola çıkarak, iki ülke arasında asgari müştereklerde buluşarak bir mutabakatın sağlanabileceğine dair bir hava oluşmuştu. Taraflar arasında mutlak bir anlaşmaya varılması öngörülmese dahi, had safhaya ulaşan gerilimin düşmesi için gerekli adımların atılacağı beklentisi söz konusuydu. Bununla birlikte İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, süreçten duyduğu rahatsızlık nedeniyle ABD-İran arasında prensipler ekseninde bir uzlaşıyı engellemek için çeşitli mekanizmaları işleterek Başkan Trump'ı, İran'a saldırı konusunda ikna etmeyi başardı. Amerikan müesses nizamı içinde Yahudi lobileri ile yakın çalışan ve İsrail'in siyasal hedeflerini benimseyen/önceleyen isimler de sadece Orta Doğu'yu değil, küresel siyaseti de kökten sarsma potansiyeline sahip İran'a saldırı hamlesinin gerçekleşmesinde önemli rol oynadılar.

ABD kamuoyunun İran ile savaşa girilmesi fikrine sıcak bakmadığı ve sistem içinde gözle görülür itirazların olduğu bir ortamda, Beyaz Saray, İsrail'in çıkarlarını ve güvenlik kaygılarını önceleyerek İran'a saldırı kararını verdi. Başkan Trump, geçtiğimiz haziran ayındaki saldırılarda İran'ın nükleer kapasitesinin büyük oranda tahrip edildiğini iddia etse de bunun bir gerçeği yansıtmadığı sonradan net bir şekilde anlaşılmıştı. Bu gelişmenin ardından ABD yönetimi üzerindeki baskısını artıran Siyonist yönetim, Başkan Trump ve ekibini sürece dahil ederek İran rejimini ortadan kaldırma motivasyonuyla savaşın fitilini ateşledi.

İran'ın Misilleme Stratejisi ve Körfez Ekseni

Haziran ayındaki saldırılara sınırlı misilleme yoluyla savaşı bitirmeyi önceleyen Tahran yönetimi, 28 Şubat'taki saldırılarla başlayan süreçte ise önceki nazaran tamamen farklı bir karşılık verme yöntemini uygulamaya koydu. Misillemenin sınırlarını genişleterek Körfez ülkelerindeki ABD üslerini ve petrol üretim tesisleri gibi stratejik noktaları hedef alan İran, bu yolla askeri kapasitedeki asimetriyi dengelemeye çalıştı. ABD ve İsrail'in hava saldırıları karşısında bir varlık gösteremeyen İran, en önemli kozu sayılan etkin füze ve insansız hava araçlarıyla savaşın seyrini kendi lehine dönüştürme yolunu benimsedi. Ayrıca Hürmüz Boğazı'nı kapatarak enerji transferini engelleyen İran, küresel ekonomideki dengeleri sarsarak ABD üzerinde çok daha büyük bir kamuoyu baskısı oluşturma stratejisini hayata geçirdi.

İran'ın misillemelerinin Körfez siyaseti, ekonomisi ve sosyal hayatını doğrudan etkilemesi, önümüzdeki süreçte bölgede yeni bir statükonun oluşmasına dair imkân tanıyacak niteliktedir. Savaşın uzadığı her geçen gün Körfez'deki günlük yaşam kalitesini de olumsuz etkileyeceğinden, bu durum ilerleyen aşamalarda Körfez yönetimlerinin ABD ile ilişkilerinin seyrini de yeniden şekillendirecektir. Uzun yıllardır güven ve istikrar adası konumundaki Körfez monarşilerinin yüzleştiği bu meydan okuma, bölgesel ve küresel siyasetteki konumlarını da etkileyecek düzeydedir.

1990 Ağustos'unda Saddam Hüseyin'in kararıyla Irak ordusunun işgaline kadar Kuveyt, Suudi Arabistan ile Orta Doğu'nun en etkin aktörlerindendi. Her ne kadar 1991 başında ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun müdahalesiyle Kuveyt'teki Irak varlığı sona erse de ülke bölgedeki siyasal konumu bir daha elde edemedi. Oluşan bu boşluğu oldukça mahir bir şekilde dolduran Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar ise Orta Doğu'daki gelişmelerde oynadıkları rol ile oldukça kritik bir konum elde ettiler. Şimdi ise Körfez ülkeleri özellikle de -İran'ın misillemelerinde en fazla hedef alınması nedeniyle- BAE sancılı geçecek bir sürece doğru sürüklenmektedirler. Bu noktada savaşın uzayacağı sinyallerinin ABD ve İsrail yönetimleri tarafından dillendirilmesinin Körfez monarşilerinin ABD'ye karşı baskı araçlarını devreye alarak süreçteki kayıplarını en aza indirme konusunda bir adım atmaları da ihtimal dahilindedir. Özellikle Körfez ülkelerinin Batı'daki yatırımlarını sonlandırması ya da savunma alanında Batı dışı alternatiflere yönelmesi, yeni bir Körfez siyasal denklemini meydana getirecektir.

İran'a Saldırılar ve Lübnan Boyutu

ABD-İsrail ortaklığındaki saldırılarda doğrudan Ali Hamanei'nin hedef alınması, bölgede Şii grupların da konsolidasyonunu beraberinde getirdi. İran müesses nizamının "Şehit Mürşid" anlatısı üzerinde kitleleri mobilize etme stratejisinin yansımaları ilk olarak Lübnan'da görüldü. Daha önceki saldırılarda İranlı yetkililerin öldürülmesine genelde sessiz kalarak "stratejik sabır" tutumunu devam ettiren Hizbullah, ruhani liderin öldürülmesiyle uyuyan hücreleri aktifleştirerek İsrail'e karşı yeni bir cephe hattı oluşturdu. Ülkenin kuzeyinden gelecek bu tehdidi bertaraf etmek için Lübnan'ın güneyinde yer alan yerleşim bölgelerini ve Beyrut'un güneyindeki Dahiye'yi yoğun şekilde bombalamaya başlayan İsrail yönetimi, Lübnan'da yeni bir statüko oluşturmaya çalışmaktadır. İşgal ordusu bünyesindeki birliklerin sınırın ötesine geçerek tedrici bir yayılma ve kontrol stratejisine başlaması ise Tel Aviv'in Lübnan'da 2000 öncesi duruma dönüş arzusunu göstermektedir. Tüm gözlerin İran'a saldırılar ve misillemeler bağlamında Körfez'e odaklandığı bu süreçte, İsrail, Lübnan'ın güneyini bir oldu bittiye getirmek suretiyle işgal etmeye ve belki de ötesine geçerek ilhak etmeye kalkışmaktadır.

Küresel alanda tüm çabaların İran ve ABD arasında müzakere kapısını tekrar açabilmek için yapıldığı bu süreçte, Tel Aviv ise Lübnan'daki varlığını kanıksatıcı bir stratejiyi uygulamaya koymaktadır. Şüphesiz İran ve ABD-İsrail hattındaki savaşın uzamasının bölgesel ve küresel denklemde yıkıcı etkilerinin olacağı aşikârdır. Lakin, İsrail'in Lübnan'ın güneyinde hâkimiyet sağlaması ise İran-ABD müzakerelerinin ya da savaşının ötesinde neticeler doğuracak bir meseledir.

Tel Aviv'in teo-politik referanslarla yürüttüğü agresif genişleme politikası kapsamında Lübnan'da bir kazanım elde etmesi, Filistin ve Suriye'de sahadaki dengeleri değiştirecek yeni hamleler yapmasına olanak tanıyacaktır. Özellikle Şam'ın devlet inşa sürecinde ihtiyaç duyduğu istikrar ve dış yatırımı olumsuz etkileyecek bu gelişme, Suriye sahasında kırılganlığı artıracağı gibi geçiş sürecinin de insicamını tamamen bozacaktır. Benzer şekilde, Tel Aviv'in sahadaki mevcut durumdan istifade ederek Güney Lübnan'da sağlayacağı tam kontrol, Gazze'deki ateşkes sürecinin sekteye uğratacağı gibi aynı zamanda Batı Şeria'da daha kapsamlı bir ilhakın gündeme gelmesi riskine de kapı aralayacaktır. Bundan ötürü, uluslararası toplumun sadece İran ve Körfez hattına değil, ivedilikle Lübnan sahasına da yoğunlaşması ve işgal devletinin genişleme girişimi karşısında çok güçlü bir irade ortaya koyması gerekmektedir. Aksi takdirde, İran'daki süreç bir şekilde sona erse dahi Lübnan'daki statükonun İsrail lehine değişmesi, bölge ülkelerinin çok daha ağır bedeller ödemesine neden olacaktır.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.