YAZARA MAİL GÖNDER Sonsuzluğun koynunda

YAZARLAR / Bölgeler Yazarları

Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı. Bu sözlerle başlayan ve ilk kelimelerinde insanı sarsan Yüzyıllık Yalnızlık'ın ve büyük kitapların büyük yazarı Gabriel Garcia Marquez, artık sonsuzluğun koynunda yatıyor.

***

Marquez, romanlarını yazarken 'Binbir Gece Masalları'ndan etkilendi mi, bilmiyorum.
Ama bazen gerçeküstü gibi algılanan, aslında yaşadığı toprakların gerçeğinden süzülmüş, imbikten geçirilmiş romanları; kişisel tarihimde hep 'Binbir Gece Masalları' tadında bir hayal dünyasının izlerini, hakikat ile buluşturdu. Kelimelerim hep borçlu kaldı Marquez'e. Hepimizin kelimeleri, biraz borçludur Marquez'e.
***

Tam 87 yıl önce Kolombiya'nın kuzeyindeki yoksul Aracata kentinde dünyaya 'merhaba' diyen; büyükannesi ve büyükbabasının yanında büyüyen Garcia Marquez; çocukluk yıllarını, eserlerine ilham kaynağı yapmıştı. Çünkü Marquez, doğduğu evin, insanın 'kaderi' olduğunu biliyordu.
Evi ile kaderinin, kendisine ördüğü buruk ağlarda, büyükannesinin 'bilgelikle' anlattığı, sade ama bir o kadar karmaşık halk hikayelerinde, kendisini yazarak üretti.
***

Bir evin etrafında dans eden ölü atalar, hayaletler; bir gerçek gibi romanlarına girdi. İki iç savaşa katılmış, bir insan hakları eylemcisi olan yürekli büyükbabasının siyasi çizgisi, inişler ve çıkışlarla çizilen kaderi gibi; Marquez'i ömrü boyunca şekillendirdi.
Yaşamı bir şiir gibi yaşadı, kendi hayatının inatçı şiirini yazdı Marquez.
Kaderinde, yaşadığı topraklardan sürgünlük de vardı, zorbalık görmek de...
***
O büyük romanı yayınlandıktan sonra; "Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum" dedi. Bunu da başardı.
Evet, kendi anlatımıyla, çocukluğu 'çok kasvetli kocaman bir evde' geçmişti. 'Toprak yiyen bir kız kardeş' ile 'geleceği sezen bilge bir büyükanne' arasında bir sarkaç gibi sallanan, etkilenen, etkileyen bir çocukluk...
***

Yine kendi anlatımıyla; bu çocukluğun üzerine 'mutlulukla ile çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek, bir yığın hısım akraba' eklenince; iyice renklenmişti ortalık. Tüm bunları yazmasaydı, olmazdı. Zaten sanki o ev, o insanlar, o büyükanne, yazılmak için sunulmuştu Marquez'e. İşte sonunda sanatsal bir dil, çocukluğun gizemli örtüsünü kaldırarak, altından büyük bir roman; romanlar çıkardı. Yine de yazdıklarında, en büyük mimar büyükannesiydi.
Bu gerçeği şöyle ifade etti Marquez: "Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."
***
Hiç bitmeyen yağmurlar... Uykusuzluk salgını. Tanrı'nın fotoğrafını çekmek isteyen bir dede... Güzel bir kızın göğe yükselmesi... Gibi masalsı imgelerin eşliğinde, devleşen Marquez... Anlatımındaki gerçeküstü zenginliği, büyüdüğü, nefes aldığı coğrafyanın acımasız gerçekliliğine bağlıyordu Marquez...
Yüzyıllık Yalnızlık'tan bir cümle:
"İnsan ölme zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman ölür."
Güle güle, kocaman Gabriel Garcia Marquez... Yazdıkların için çok çok teşekkürler...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.