YAZARA MAİL GÖNDER Kendine düşman ülke

YAZARLAR

14 yaşında Berkin Elvan'ın ölümüne yanıp da 22 yaşında askerden henüz dönmüş Burak Can Karamanoğlu'nun ölümüne yanmamak mümkün mü? Türkiye hâlâ yoksul bir ülke. Hâlâ çilelerin ülkesi Türkiye. Burak Can'ın geride kalan onca duyarlı, olgun babasının yüz hatlarına ve fiziğine yansımış yoksulluk, çaresizlik, çile besbelli. Burak Can o sıkıntıların ortasında bir umut nehri idi, aktı, gitti, kayboldu.
Yüreğim kaldırmadığı için nasıl öldürüldüğünü ayrıntısıyla öğrenmedim. Zaten bir ülkede insanlar öldürü- lüyor ve geride kalanlar "ayrıntıları" öğrenmekle meşgul oluyorsa bu durumun kendisi kahredici bir sorundur.
Ölümle yaşayan bir topluma dönüşmüşüz demektir. Burak Can Karamanoğlu sokaktaydı ve öldü. Ötesine gerek var mı?
Sokakta duran bir insanın kurşunla vurulup ölmesi kadar korkunç bir şey olabilir mi? Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir'de öldürüldüğü zaman da yazmıştım. Bir toplum, içinden çıkmış, içindeki bir başka insanı, hele hele bir genci, sopalarla döverek öldürüyorsa, bırakın siyaseti, ortada çok ciddi, çok ciddi sorunlar var demektir ki, var.
Onu anlatmaya çalışıyorum. Bizim bilinçaltımızda kendimize yönelttiğimiz, aşmayı başaramadığımız bir vahşet var. Şiddetten söz etmiyorum, vahşet diyorum. Vahşet ondan fazladır, şiddeti de kapsar, içerir. O zaman Ali İsmail ölür, Burak Elvan ölür, Burak Can ölür, diğer çocuklar ölür.
Yazmaktan bıkmam. Türkiye, beş bin gencini bir iç savaşta, göz göre göre birbirine kırdırdı. Bu kesindir. Ama aynı Türkiye, Maraş'ı, Çorum'u, Gazi olaylarını yaşadı. Devlet her defasında bir bahane buldu ve işin içinden çıkmayı başardı. Ama o devlet önce bir başbakanını, iki bakanını astı, sonra da, "bizden- onlardan" diyerek 24 yaşında üç gencini sehpaya çıkardı.
Şimdi bu gerçekle yüzleşmenin zamanı. Çünkü dehşete düşmüş durumda Türkiye. İçinde yatan canavar ansızın uyandı, insan eti yemeye başladı ve Türkiye'ye kırk yıl öncesini hatırlattı. Bu anımsama boşuna değil. Türkiye bir kere daha "biz-onlar" ayrımını yaşıyor. İktidar ölü çocuklardan birini (Allahım neler yazıyoruz...) sahipleniyor. Diğerlerini hiç yaşamamış ve ölmemiş kabul ediyor. Basın bir çocuğun tabutunun ardında.
Diğerini yaşayamadığı kaderine terk ediyor.

***

Bu neden böyle? Açıklamam şu: Türkiye genellikle organik bir toplum, bir "cemaat toplumu" kabul edilir. Yeteri kadar modernleşip, bireyleşip, ayrışmamış bir toplum olarak görülür Türkiye. Bu doğrudur. Cemaat toplumu, sanıldığı gibi, herkesin birbiriyle karışıp kaynaştığı toplum değildir. Herkesin kendi cemaati içinde eridiği ama o cemaatin dışa kapalı kaldığı toplumdur.
Biraz daha derinlemesine düşününce bunun aynen böyle olduğunu görmemek mümkün mü? Son zamanlarda gittikçe belirginleşen Sünni-Alevi ayrımı, Türk-öteki (Kürtler, azınlıklar...) ayrımı, Türkiyeyabancılar ayrımı her cemaatin kendi üyeleriyle dayanıştığını ama kendi dışındakilere uzak durduğunu açık açık vurguluyor.
"Dışarısı", artık ne demekse o, söz konusu olunca birbirine kenetlenen toplum bizzat kendisi söz konusu olduğunda bölük pörçük, delik deşik! 6-7 Eylül'ü biz yaşadık, Ermeni kıyımını biz yaptık, Kanlı Pazar'da, 1 Mayıs 1977'de yurttaşlarımızı kendi ellerimizle biz öldürdük! Hele gerek siyasilerin, gerek medyanın, gerekse köşe yazarlarının dili son zamanlarda daha fazla dikkat çekilen şu nefret söylemi bağlamında azıcık daha didiklensin bakalım neler çıkacak.
Oysa modernleşmemizi de, siyasal modernleşmemizi de daha erken bir tarihte tamamlasaydık muhtemelen bu noktada olmayacaktık. Toplum bireyleri birbirine "akrabalık" bağıyla değil, "sözleşme" bağıyla bağlanacaktı. Yasanın, anayasanın nesnelliği bize yetecekti.
Sokakta gençler ölüyor. Biz, gerekçe bulmaya, açıklamaya çalışıyoruz. Bu da bir başka ölüm değil mi?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.