YAZARA MAİL GÖNDER Yaz sıcağında Kemalizm...

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

"...90'ların ortasında bir slogan bulundu: "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" dendi. Bugünlerde o 'askerleriyiz' sözcüğü 'neferleriyiz' sözcüğüyle değiştiriliyor. Bir kişinin buyruğu altında asker/nefer olmayı istemek, düpedüz, insanın kendi iradesinden, bilincinden vazgeçmesi demektir..."

Sıcağa rağmen bir öğle yemeği yemek için esnaf lokantasının 'self servis' kuyruğuna girdim. 'Allah'ın unuttuğu' kadar ıssız diyemeyeceğim ama kendi halinde, sessiz, sakin, küçük kıyı kasabasındayım. Önümde bir küçük kız ilerliyor. Arkasında annesi var. Kızcağız, hafif toplu, belli ki, yemek yemeği seviyor. Kuru fasulye almak istiyor. Aşçıya "Çok koy" diyor. Arkadan annesi hemen atlıyor ve "Koyar mısın..." diye düzeltiyor. Ne kadar güzel falan derken ben içimden, çünkü, görgüsüzlükten, adab-ı muaşeret eksiğinden yılmış durumdayım, bütün büyük kent yaşayanları gibi, kadıncağız patlıyor "Biz Kemalistler nazik olmak zorundayız..."

NAZİK AMA AYNI ZAMANDA MÜTEHAKKİMDİ
İddia ediyorum, Kemalist de olsanız, orada, siz de benim gibi kulaklarınıza inanamazdınız. Fakat bitmedi. Çocuk ilerlemiş, sıra annesine gelmişti, aynen: "Merhaba, iyi günler, kolay gelsin, emeğinize sağlık! Bana bir patlıcan musakka, yalnız susuz olsun lütfen" dedi. Allah Allah, 'emeğinize sağlık' falan... Tamam, nezakete can kurban ama o ses çok belli tınısıyla, vurgusuyla başka bir şey anlatıyordu. Ne söylediğini anlamak için de kahin olmaya gerek yoktu. Kadıncağız, ne olduğunu, kimliğini çocuğuna belirtirken vurgulamıştı: Kemalistti. Bu ifadeler de onun biz uzantısı, dışavurumuydu. Bir Kemalist olarak konuşuyordu. Nazikti ama aynı zamanda mütehakkimdi. Ne diyebilirdim ki? Zaten ben bir şey diyemedim, onlar yemeklerini aldılar, hepimiz bir köşeye çekildik, yedik, içtik. Ama ben bir yandan yaşadıklarımın 'travması' içindeydim.
Hemen belirteyim, kimseyi kırmak, incitmek, kimseyle, hele son zamanlarda büsbütün süflileşen ağız dalaşlarına girmek istemem. Ama bu karşılaştığımın 'normal' bir şey olduğunu da kimse bana anlatmaya kalkışmasın. Ortada gerçekten çok ciddi bir durum var.
Uzun zaman önce bu konuya farklı yönünden değinen birkaç yazı yazmıştım. O vakitler ilgimi, suratlarına maske takanlar çekiyordu. Bu iş Uğur Mumcu'nun öldürülmesinden sonra başlamıştı. İnsanlar yüzlerine Mumcu'nun maskesini tutuyordu. Sonra işin çapı büyüdü. Bu defa Atatürk maskeleri suratları örtmeye başladı.
Bu gerçekten ilginç bir tutumdu. İnsanların kendilerini bir tiyatroda, bir karnavaldaymış gibi maskelerle bütünleştirmesi pek öyle anlaşılacak bir şey değildir. Maske, insanın kendisini saklaması için, içindeki ben'i dışarı çıkarması için kullanılan bir araçtır. Venedik karnavalından biliriz. İnsanlar yüzlerine maske takarlar, kendilerini saklarlar ve olmak istedikleri o insanın, o kimliğin suratıyla dilediklerini yapar, bildiklerini okurlar. Hayatın, gündelik gerçekliğin bir parçası değildir maske.

ORTAMI BİR GÖSTERİYE DÖNÜŞTÜRMEK
Gelelim işin öteki yanına. Maskeyi takıp sokaklarda gezmeye başladınız mı, amacınız ve eyleminiz ne derecede 'ciddi' olursa olsun, bir tiyatronun içine girersiniz. Bir gösteriye dönüştürürsünüz o ortamı. O dönemde Kemalistler, yaptıklarının ciddi bir iş olduğunu sanıyorlar, benim de iyi niyetlerinden, arayışlarından kuşkum yok, içtenliklerine inanıyorum ama kendine ait mantıkla baktığınız zaman bunun pek öyle ciddi bir şey olmadığını anlarsınız demiştim.
Ciddi, değildi yaptıkları, görüntü ve görsellik üstünden ciddiyet inşa etme çabasıydı. Bu da izleyiciden o görselliğe, yani o 'oyuna' inanmasını istemektir ki, tiyatro tıpa tıp budur. Tiyatroyla gerçeği birbirine bağlamak için ne teoriler üretilmiştir, ne yöntemler geliştirilmiştir. Fakat bu düzeyde gerçekten birbirine kavuşmaz iki alan söz konusudur.
Bu iş burada kalmadı. Sonradan Cumhuriyet Baloları geldi. Kadınlar, erkekler, 1930'ların kılıklarına, kıyafetlerine büründüler ve o eski Cumhuriyet Balolarının 'aynen' (!) tekrar etmeye başladılar. Buna tekrar değil taklit demek gerek. Peki, birisi bana lütfen, tiyatronun tam da bu olduğunu söylemez mi lütfen? Maskeler, kılık kıyafet ve balo: maskeli balo veya tiyatro. Bir ideolojinin zamanla buraya gelmesi buraya evrilmesi değil de devrilmesi kendine özgü nedenlerden kaynaklanıyor.
Biraz daha ilerleyelim. Bu defa sloganlar başladı. 1990'ların ortasında yeni bir slogan bulundu: "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" dendi. Bugünlerde o 'askerleriyiz' sözcüğü 'neferleriyiz' sözcüğüyle değiştiriliyor. Bu da en az öncekiler kadar aynı kanavaya oturan bir söz. Bir kişinin buyruğu altında asker/nefer olmayı istemek, düpedüz, insanın kendi iradesinden, bilincinden vazgeçmesi demektir. Ama daha önemli bir koşul da var: Mustafa Kemal'in neferi olmak, işte, onun savaşçı dönemine, yıllarına bir gönderme içeriyor. Haydi diyelim bununla Kurtuluş Savaşı değil de, devrimler kast ediliyor. Gene de başka bir çağda gerçekleştirilmiş bir dizi devrimi, politik ve kültürel girişimi, bir başka çağda aynen takip etmek ve o yolda 'nefer' olmak zamandışı anakronik olmak değil midir?
Bütün bunlardan sonra yeniden kuyruktaki Kemalist kadına geliyoruz: otoriter ve nazik, sert ve terbiyeli o ses, o vurgu, o tını. Bu bir savunma hattı, tavrı, tutumu. Farklılaşma isteği, kendi ayrıksılığını koruma güdüsü. Kendine dokundurmama, kendi dışındakileri uzak tutma gayreti, çabası. Besbelli, kayıp giden bir zeminde dik durma gayreti.
Bütün bunların arkasında bir toplumsal travma yatıyor. Ayrıntısına girmek istemiyorum. Fakat 1989'da Duvar yıkıldıktan hemen sonra uzun yıllar belli bir rejim içinde yaşamış insanların her şey bir gecede sona erdikten sonra nasıl bir duygu içinde olduğunu görmüştüm. Daha sakin olanları ürkmüş gözlerle etrafa bakıyordu. Biraz daha dışa dönük ve sert olanlarsa aynen şu bahsettiğim hanım gibi çok daha agresif bir ifadeyle konuşuyordu. Eski rejimin savunucusu olduklarını belli ediyorlardı. Her yanlarından madalyalar, semboller sarkıyordu. Bizde de arabaların arkasına Atatürk'ün imzası çıkartılıyor, yakalara onun portresi rozet olarak takılıyor.

KEMALİZMİN ÖZÜNE TERS
Yeniden söyleyeyim: yazdıklarım bir eleştiri, bir kınama değil. Niye olsun, öyle bir hakkım yok. Bir tespit yapıyorum. Öte yandan bu durumun Kemalizmin özüne aykırı düştüğü kanısındayım. Eleştirel, sorgulamacı, çözümlemeci yanıyla Kemalizmin bu tutum bir arada düşünülemiyor. Burada kalıplaştırıcı, dondurucu, muhafaza etmeye dönük bir yaklaşım var. Üstelik her şeyi görsellik üstünden kurmaya çalışıyor ki, başlı başına bir sorun. Kemalistler bambaşka, çok daha özgürlükçü, sivil ve gerçek/çi bir anlayışla ideolojilerini savunmalıdırlar.
Yaz sıcağında Kemalizm...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.