YAZARA MAİL GÖNDER Seyyah KENDİNE rastlar bazen

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Kaç gündür öyle bir sıkıntıdaydım ki. Bir yandan Esed faşizminin, o cinayetlerin fotoğraflarındaki Nazi vahşetinin içine düşmek, öte yandan ülkeme daha hangi tür kumpasların kurulacağından habersiz olmak öldürmüştü beni. Hava ılımandı. Kış yeniden perdelerini açmıştı. Küçük bir yürüyüşe giriştim. Taze hava iyi gelebilirdi sinir sistemime. Sağlam durmak gerekiyordu bugünlerde.
Ne diyordu o reklam: "Sağlam basacan bu hayatta!"

İstanbul buzul devrinden çıkmış, penguenler çoktan gitmişti. Millette, hayatı oluruna bırakmış bir sokak düşünürü hali vardı. Fakat, Mısır Çarşı'sının yanında uzanan şarküterilerde fiyatlar afet devrine girmişti. Peynircim Arnavut'un siniri bozuktu, bir takım kağıtlara dalmış, homurdanıyordu. Dolar yükselmiş, borsa düşmüştü. Hiç ona bulaşmadım. Siyaset konuşamazdım şimdi.

Lejyonerler, Ananas Dindarları falan dört koldan saldırıyorlardı memlekete. Ekonominin sarsıntıları ninni gibi geliyordu onlara. Uzun süren istikrar kafasını attırmıştı bazılarının. Çok görmüşlerdi bize, küçük bir şans dönmesini bile.

Sarmalık kağıtla, tütün aldım, kaldırımları adımladım. Tabii adımlara dikkat ederekten! Yer, gök ıslaktı. Akşam yağmur yağmıştı. Kayıp düşüverirdi insan maazallah. Hiç belli olmazdı bu işler.

"Sağlam durucan bu hayatta..."


Çünkü ömrümüz kayıp düşmekten korkarak ve de aksine sürekli kayıp düşerek geçmişti. Kim bilir belki de uyanmıştık artık! Belki de 'Aman ha', şeklinde yaşamayı öğrenmiştik. Belki de, belli mi olur, akıllanmış bile olabilirdik şu esnada.

Ben de işte , o puslu, vesveseli sabah öyle karıncaezmez yürüdüm. Pek dikkatli bastım basacağım yere, basıp Mahmutpaşa yokuşundan yukarıya doğru çıktım.

Hacı malzemeleri satanlarla, sutyenciler kapı önlerinde sabah sohbetindeydiler. Dükkanlar açılmıştı fakat sisli bir havaydı. Ortalık tenhaydı. İçimde bir reklam cıngılı, kimsesiz bir dönme dolap dönüp duruyordu. Ne olacaktı bu işlerin sonu? Çok mu yalnızdık şu dünyada?

İstanbul Üniversite'sinin duvarının bitişiğinde yeni bir yer açılmıştı. Nostaljik, koca bir pankart asmışlardı: "Ne Alırsan Bir Milyon!"

İncik, boncuk filan zebildi içerisi. Gireyim biraz zihnim dağılsın dedim. Girer girmez de, küt diye kendime tosladım!

İkizimle burun buruna geldim Çekirge! 'Bir Milyoncu' da kendime rast geldim, inan bana! Paralel evrenler mi karışmıştı, ne olmuştu bilmiyorum! Benden daha genç gözüküyordu yansımam... Mahzun bakışlıydı, hafif kambur duruyordu. Gülümsedi.

İNSAN DEDİĞİN MEDCEZİR HALİDİR
Gayri ihtiyari selam verdim, "N'aptın?" dedim. "Ne haldesin?", "Bilmiyorum" dedi o. "Kati bir cevap veremem sana! Mesela kadınlarla beceremedim, hâlâ tek tabancayım. Bahçe içindeki o eski evde oturuyorum, enginar yetiştiriyorum. Bir sincabım var, adı Asır. Fosseptik çukurunun üstüne nane ektim, boyum kadar oldu. Mesut musun dersen, şükür. Işıklı tabela yapıyorum. Yollara ikaz işaretleri asıyorum. Arkadaşlar geliyor akşamları, sohbet, muhabbet. Yuvarlanıp gidiyoruz işte! Ya sen?"

Adama baktım, duru ve huzurluydu. "Ben", dedim, -sesim çatlak çıkmıştı beğenmedim- "Hep aynı uğultunun içinde, olaylarla haşır neşir..." Sustum.

O ise müstehzi, "Tamam o zaman" dedi, "Benim kaçmam lazım şimdi. Yarın sabah teslim etmem gereken işler var. Sen de takma kafana fazla! Eninde sonunda varıyor insan nasılsa sakin bir koya..."

İşte böyle oldu. Kendime rastladım yeminle. Yağmurlu, ince bir adamdı. Gözlerinin içinde bir kahkaha yakaladım. Eğik bir insandı, bol pardösüsü ve uzun saçları vardı.

Aynı anda aynada kel kafamı görünce, "İyi saatte olsunlar"a gelmişim diye geçirdim. Kafayı gerçekten bozmaya başlamıştım anlaşılan! Dilimde kaldırımlı bir Necip Fazıl şiiri, "Yolumun karanlığa saplanan noktasında, sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum" diye sayıklayarak denize doğru kaçtım...

Geçerken, Tahtakale'nin bin yıllık sokaklarının başında, çakmak satıcısı kılığında bekleyen Melamilerden birinin kulağına eğildim, başıma gelen işleri söyledim. Tespihine baktı bir süre Nöbetçi Bilge, Nasihatçi İnsan! Sonra bir musluk tamiri anlatıyormuş gibi sıradan bir ses tonuyla "İnsan dediğin med-cezir halidir!" dedi.

"Ruh bir gelir, bir gider. Eşrefi mahlukatın ritmi budur. İnsan bazen kendine rastlar, aman selam vermeden geçmeyesin! Bazıları serçe kalpli olur. Kalpleri onlarla 'cik cik' çok konuşur, dinleyesin..."

Eyvallah, deyip bir çakmak aldım adamdan, bir çaktım, yandı. Alevinde İstanbul nasırlı elleriyle sırtımı sıvazladı...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.