Türkiye'nin en iyi haber sitesi

İnsanın doğasındadır: bir aksilik olunca suçlu arar. Bir ceza olan Nuh tufanının kabahatlisi kimdi? Günah dozunu kaçırarak Tanrı'yı kızdıran bütün insanlar.
Silivri-İkitelli tufanından sonra da herkes birbirini suçlamaya başladı. Can ve mal kaybının sorumlusu sel yatağı yakınına yerleşenlerdi. Hayır, onlara göz yumanlar. Hayır, meteoroloji uyarılarına kulak asmayanlar. Hayır, vaktinde imdada yetişmeyenler. Hayır şu, hayır bu.
Doğru yanıt ne? Hepsi ya da hiçbiri.
Gerçek sorumlular başta Amerika ahalisi olmak üzere bütün hava kirleticileridir. Otomobilden uçağa, klimadan saç fısfısına kadar sayısız aletin kullanımıyla atmosfere salınan karbondioksit yüzünden gezegen ısındıkça her yerde iklim değişmekte. Azgın kasırga, orman yangını, tufan, sel, heyelan gibi afetler hızla artıyor yıldan yıla.
İstanbul ve çevresinde başımıza gelen son bela yerel bir kabahatin sonucu sayılamaz. (Sağanak ve sel felaketinden söz ediyorum tabii, çamura batık cesetler arasında mal yürütme gibi rezilliklerden değil.)
İleriye dönük çözüm ararken daha derinini düşünürsek, olayın kökeninde soyut ve karmaşık bir sorun var. Bir çeşit ahlak bilmecesi.

***

Türümüzü kesin ölüme sürükleyen tehlike hiç soyut ve karmaşık değil. Alabildiğine somut, yalın ve korkunç:
Birkaç yıl öncesine kadar bilimsel ölçümler insanoğlunun bu gezegende yaşam sürdürmesine fırsat verecek atmosferik karbon yoğunluğu sınırının milyonda 500 olduğunu gösteriyordu.
Isınma hızlanınca sınır 450'ye indi. Son ölçümleri inceleyen kimi bilim adamları (örneğin NASA uzmanı James Hansen) sınırın 350 olması gerektiğini açıkladılar.
Oysa bugünkü oran 387! Yani galiba yok olmaya yolculuk sınırını geçmişiz.
Gidişin durdurulması için bu yüzyılın ortasına kadar dünyadaki toplam karbon salgılarında yüzde 80 azalma sağlanması şart. Kim ne kadar azaltacak?
İşte Aralık ayında devlet yöneticileri Kopenhag'da bu ölümcül bilmeceyi çözmeye çalışacaklar.
Kolay değil. Konuyu en son 1997'de Kyoto'da ele alan dünya liderleri anlaşmaya varmak şöyle dursun, gırtlak gırtlağa gelerek dağıldılar.
***

Kavgayı başlatan ve gitgide içinden çıkılmaz duruma getiren ahlak sorunu şu:
Başta Çin, sonra da Hindistan olmak üzere, "gelişmekte" denen refah düzeyi yükseldikçe -aynı Amerika ve Avrupa'daki gibi- karbon salgılaması artıyor. Hem de acayip bir hızla.
Hayret ve dehşet içinde Batı. "Ne yapıyorsunuz?" diye feryat ediyor. "Karbonu hemen kısmamız gerekirken püskürtüyorsunuz siz!"
Berikilerin yanıtı: "Ne yani? Bizim insanlarımızın sizdekiler gibi yaşama hakkı yok mu? Salgılamayı önce siz çok çok azaltın. Sonra biz de düşünürüz."
Tezleri "haklı" tabii. Mantığa da, eşitlik ilkesine de uygun. Ama dünya batıyor!
Ağırlık fazlalığından kat arasında takılı kalmış asansörde zayıfların şişman adama "Kilo ver" demesi gibi bir şey.
***

Tastamam uygulanması güç ilkeler ile daha önceki haksızlıklar ne zaman karşı karşıya gelse, böyle çıkmazlara girilebiliyor.
Biz bunları bambaşka konularda da yaşamaktayız bugünlerde. Açmazları açılımlarla aşmanın ne zor olduğunu görüyoruz.
Ve anlıyoruz ki güçlüğe karşın tek çözüm bir yerde tarafların "Haklarım, haklarım!" diye tutturmaktan vazgeçmesi. Hazımlılık, serinkanlılık, uzak görüşlülük, özveri, sabır, anlayış, hatta mizah gibi insanca değerlerin azgınlıklara ağır basması. Öyle olmayıp öfke öne geçer de dövüş başlarsa açmazlar çıkmazlaşır. Asansör düşer, havaya karbon dolar, gezegen batar.
Türkiye?
Tıkalı ekspres yoluyla, damı çökük mahkeme binasıyla bu haftanın tufanzede İkitelli-Silivri'sine döner.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER