Enveri Hocazade Abdullah kimdir?

Kilis'te doğdu. Soyu birçok âlim yetiştirdiği için Hocazâdeler diye meşhur olan bir ailedendir. Bütün tahsilini, "büyük hoca" diye bilinen Kilis'in mantık bilginlerinden babası Abdurrahman Efendi'nin yanında yaptı. 1845'te icâzet aldıktan sonra Kilis'te Kesik Minare Medresesi'nde ders vermeye başladı. Meşâyih-ı Nakşibendiyye'den Mevlânâ Muhammed Can'ın halifesi Kilisli Abdullah Sermest Efendi'den tasavvuf terbiyesi aldı. Onun halifesi olduğu rivayet edilir. 1887'de vefat eden Hocazâde, Kilis'teki Musallâ Kabristanı'nda babasının yanına defnedildi. Sonradan yaptırılan türbenin kitâbesinde, "Büyük Hoca namıyla anılan Hocazâde Abdurrahman Efendi'nin güzîde oğlu Mantıkî Abdullah Enverî Efendi (1825-1887)" ifadesi yazılıdır.

Abdullah Enverî, İslâmî ilimlerin farklı alanlarında eser vermekle beraber babası gibi mantık sahasında meşhur olmuş, bu konuda telif ve hâşiye türü birçok eser yazmıştır. Kaynaklarda ona dair fazla bilgi bulunmamakla beraber ilmî şahsiyetinin ve mantık ilmindeki şöhretinin Osmanlı coğrafyasının dışına taştığına dair bilgiler vardır. Özellikle kıyas ilmindeki otoritesinden dolayı muhaliflerince onun hakkında, "Kıyasın başı iblis, sonu Kilisli Abdullah Enverî'dir" denilmiştir. Bursalı Mehmed Tâhir, hemen her yıl memâlik-i İslâmiyye'nin her tarafından -çoğu icâzetli olmak üzere- yüzlerce tâlib-i ilmin onun halka-i tedrîsine dahil olduğunu (Osmanlı Müellifleri, I, 386), Kilisli Kadri, Abdullah Enverî'nin mantık ilmindeki şöhretinin en ücra yerlere kadar yayıldığını, her yıl başka ülkelerden yüzlerce talebenin dersine devam edip mantık tahsil ettiğini (Kilis Tarihi, s. 219), Mehmet Ali Ayni de Hocazâde'nin son dönemdeki bütün mantıkçılardan daha üstün olup ömrünü mantık tedrisatına harcadığını belirtir. Ayni onun mantığa yaptığı katkıyı, "1887'de vefat eden bu üstat mantığın Arapça lisana mahsus olmadığını ispata çalışmış ve kitaplarında bin yıllık klişeleşmiş örnekler yerine yeni misaller irat etmiştir" şeklinde özetler (DİFM, III/10 [1928], s. 104).

Abdullah Enverî'nin ilmî çalışmaları sebebiyle Sultan Abdülmecid tarafından ödüllendirilmesi ilmî dirayetinin devlet tarafından da takdir edildiğini gösterir. 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi'ne katılan Kilisli iki askerin esir düşmesi sırasında onları şîvelerinden tanıyan Rus kumandanın bir vefa borcu olarak kendilerini serbest bıraktıktan sonra Kilis ulemâsından Hacı Hâfız, Hocazâde Abdullah, Hattat Mehmed ve Bekir Vâhid'in isimlerini de anarak kendisinin Petersburg Üniversitesi'nden mantık ve meânî tahsil etmek için Kilis Medresesi'ne gönderildiğini, burada Molla Abdullah takma adıyla dört yıl mantık öğrendikten sonra icâzet aldığını, Kilis isminin Batı dünyasında da bilindiğini ifade etmesi (Ahmet Rami, [1951], s. 38-39) hem Kilis medreselerinin hem de Abdullah Enverî'nin yurt dışındaki tanınmışlığının işaretidir. Kilis'te XVIII. yüzyılda başlayıp XX. yüzyıl başlarında sona eren mantık öğretiminin şöhrete ulaşmasında büyük katkıları bulunan Abdullah Enverî, mantık ilminin temel kurallarının Türkçe kavram ve örneklerle açıklanmasına ve bu alanda Türkçe telifler yapılmasına öncülük edenlerdendir (Hazar, sy. 25 [1995], s. 287).

Hayatın her alanına yerleştirmeye çalıştığı mantığı eğitim metodunun vazgeçilmez ilkesi olarak gören Abdullah Enverî bazı kaynaklarda hadis olarak rivayet edilen, "İnsanlarla akılları ölçüsünde konuşunuz" (Müttakī el-Hindî, X, 242) şeklindeki meşhur öğüdü de hatırlatarak her öğrencinin farklı kavrama kapasitesine sahip bulunduğunu, hocanın buna uygun mantıkî önermeler geliştirmesi gerektiğini belirtir. Medrese geleneği içinde yetişen hocanın, kendi üstadından aldıklarını talebeye takrir etme yönteminin sağlıklı olmadığını belirterek eğitimin başarısında mantık kurallarının tatbikinin ölçü alınması gerektiğini vurgular. "Bu meslekle müzakere edilmedikçe tahkīk-i ibâre olunmaz" diyerek bir metnin anlamını ve gerçek değerini kavramada mantığın gerekliliğine dikkat çeker. Eğitimde takrirden ziyade tahkikin önem taşıdığını belirtir ve tahkikin ancak öğretilmek istenilen bilginin muhatabın zihninde yerleşmesiyle meydana gelebileceğini ifade eder. Mantığın bir ilim dalından ziyade bir sanat yeteneği, entelektüel bir maharet olduğu kanaatini taşıdığı için uygulamalı mantığı eğitim sisteminin içine yerleştirmeye çalışır. Naklî ilimlerde bilgi sahibi olmakla birlikte mantık bilmeyenlerin ilmî bir tartışmada mantıkî çıkarımlar yapamadıkları için başarısız kaldıklarını söyler.

Abdullah Enverî'ye göre mantığın eğitimle, inançla, hatta günlük hayatın işleyişiyle sıkı ilişkisi vardır. Mantık bütün ilimlere hizmet etmesi dolayısıyla ilimlerin efendisidir. Mantığın prensipleriyle elde edilen kesin bilgi ilmin ve aklın ölçüsü olduğu müddetçe akıl insanı gerçeğe, ilim de mutluluğa götürür. Gazzâlî'nin mantık eğitiminin farz-ı kifâye olduğu yönündeki görüşünü benimseyen Hocazâde bu konuda siyasî otoriteye de sorumluluk yükler. İslâm âlimlerinin, toplumun sağlam bir itikada sahip olabilmesi için zamanın devlet başkanının iyi düzeyde mantık eğitimi almış olması gerektiği, devlet başkanının bunu ihmal etmesi durumunda günahkâr olacağı düşüncesini taşıdıklarını belirtir (Usûl-i Cedîde Zübdesi, s. 2). Mantık ilminin akaid ilmi kadar önemli olduğunu düşünen Abdullah Enverî'ye göre aslında sağlam bir itikada sahip olmak mantık bilmeye bağlıdır. İmanın taklitten kurtulup tahkike ulaşmasının yolu itikadî meseleleri mantık çerçevesinde çözüme kavuşturmaktır. Her ne kadar mukallidin imanı geçerli sayılmışsa da imanını delillendiremeyenlerin bu hususta sıkıntı çekmeleri kaçınılmazdır.

Mantık ilminin ortaya koyduğu bilimsel prensiplere yapılan eleştirileri kabul etmeyen Enverî, mantığın gerekliliğini temel bir mantık kuralı olan tümevarım yöntemiyle (istikrâ) açıklar. Bu konuda Gazzâlî'yi takip ederek gerek İslâm öncesi mantıkçılarının gerekse İslâm âlimlerinden ilk mantıkçıların küfre düştükleri görüşüne katılır. Ancak bunun sebebi onların mantık ilmiyle uğraşmaları değil bu ilmi kendi fâsid emellerine alet etmeleridir. O güne kadar mantık eğitiminin teoriden ileri götürülemediğini belirten Enverî, İslâm fukahasının kitaplarında yer alan mantık eleştirisini şiddetle reddederek onları mantık bilmemekle suçlar ve ilimlerine güven duyulmayacağını ileri sürer. Eserlerinde "usûl-i cedîd" adını verdiği yöntemden sıkça bahseder ve bunu bazı kitaplarının başlığına ekler. Üzerinde durduğu usûl-i cedîd mantığın uygulamasının nasıl yapılacağıyla ilgilidir. Usûl-i Cedîde Zübdesi'nde bu yöntemin "kavâid-i muhteria" ve "kavâid-i nâfia"ya dayandığını, bu kaideleri öğrenenlerin açık bir zihne kavuşacağını, her şeyden haberdar olacağını ve tahsil hayatlarının kolaylaşacağını vurgular.

Abdullah Enverî'nin klasik mantığa bakış açısı diğer mantıkçılardan temelde fazla farklılık göstermez. Ancak o, tasavvur ve tasdik kısmından kıyasın şekillerine varıncaya kadar mantığın temel başlıklarına bir dizi yeni alt tasnifler eklemiştir. Diğer mantıkçılardan bir farkı da mantığın bütün konularına kıyas nazarıyla bakması ve kıyas bahsinde birçok mantık kitabında ele alınmayan karmaşık denilebilecek konuları işlemesidir. Enverî, kıyasların kipliği (muhtalitât) konusunu ayrıntılı biçimde ilk işleyen âlimdir (Ḥâşiye Cedîde ʿale't-Taṣdîḳāt, s. 362-418). Seçmeli kıyasın şekillerini "şekil" terimi yerine "tarik" terimiyle anlatmıştır. Şartlı iktirânî kıyas ile istisnaî kıyasın birinci tarikinden meydana gelen mürekkep kıyaslara "kıyâs-ı müstakîm" ismini vererek klasik mantığa yeni bir terim kazandırmıştır. Kesin kıyasın "müteâref" ve "gayri müteâref" şeklindeki taksimine "müteârefin gayri müteârefi" dediği üçüncü bir kıyas basamağı eklemiştir. Yine kesin kıyasın -orta terimin büyük öncülde yüklem, küçük öncülde özne olduğu- dördüncü şeklinden de yaygın kabulün aksine kolaylıkla kıyas kurulabileceğini ve bu dördüncü şeklin netice vermekte birinci şekilden geri kalmayacağını söyler. Sadece delâlet bahsinde on bin kıyas kurulabileceği iddiası onun kıyas ilmindeki ehliyetinin bir ispatı olarak görülür.

Eserleri. 1. Usûl-i Cedîde Zübdesi (İstanbul 1290). İlk matbu Türkçe mantık kitabıdır. 1290'da (1873) neşredilmişse de müellifin bu Türkçe mantık eserini daha önce Tasavvurât Hâşiyesi ile birlikte Sultan Abdülmecid'e takdim ettiği belirtilmektedir (Türk Ansiklopedisi, XXV, 230). Usûl-i cedîd üzerine yazdığı hâşiyelerinin özeti niteliğindeki eser, klasik mantık konularının yanında mantığın pratik alandaki işleyişinden ve mantık usulünden de bahsetmektedir. 2. Ḥâşiye Cedîde ʿale't-Taṣdîḳāt (İstanbul 1275, 1287). Bu eser de basılmadan önce 1856'da Abdülmecid'e takdim edilmiş ve müellifine 5000 kuruş ödül kazandırmıştır (BA, İ.DH, nr. 348/23000). 3. Tasavvurât Hâşiye-i Cedîdesi (İstanbul 1289/1872). Bursalı Mehmed Tâhir, müellifin 1859'da padişaha arzettiği bu eseriyle ömür boyu 150 kuruş maaşa bağlanmakla taltif edildiğini söylerse de (Osmanlı Müellifleri, I, 386) bir arşiv belgesi, ömür boyu maaşa bağlanmasının Mîr Ebü'l-Feth Hâşiyesi vesilesiyle gerçekleştiğini göstermektedir (aş.bk.). 4. Îsâgūcî Hâşiyesi (İstanbul 1287). Îsâgūcî'nin kıyas bölümü üzerine yazılmıştır. 5. Molla Fenârî Hâşiyesi (İstanbul 1287). 6. Kitâbü'l-Mantık fî tertîbi'l-akyise (1317). 7. Hüseyniyye Hâşiyesi (İstanbul 1289). Münazara usulüne dairdir. 8. Mîr Ebü'l-Feth Hâşiyesi. Münazara ilmi üzerine yazılan kitabın basılıp basılmadığı bilinmemekle beraber eser şeyhülislâmlığa gönderilmiş ve değerli bir eser olduğu tasdik edilmiş, şeyhülislâmlık, Abdullah Enverî'ye maaş bağlanmasını ve İstanbul ruûsuna terfi ettirilmesini padişaha arzetmiştir (BA, A.MKT, nr. 340/94). 9. Hayâlî Hâşiyesi. Adına arşiv belgelerinde de rastlanan (MF.MKT, 16/147, 1290/1873) eserin müellif hattı olduğu tahmin edilen 105 varaklık bir nüshası Abdülhamit Tektuna'nın özel arşivindedir. 10. Kadı Beyzâvî Tefsîri Hâşiyesi. Yarım kalan eser hakkında Ömer Nasuhi Bilmen Büyük Tefsir Tarihi'nde bilgi vermektedir (II, 755). Bursalı Mehmed Tâhir, Abdullah Enverî'nin Celâleddîn-i Devvânî Hâşiyesi, Şerh-i Akāid-i Nesefî Hâşiyesi, Tehzîbü'l-mantık, Molla Câmî Hâşiyesi ve kıraat ilmiyle ilgili Zübde adlı matbu olmayan eserlerinden bahsetmektedir.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN