Mutasavvıf Dârâ Şükûh

20 Mart 1615'te Ecmîr yakınlarında doğdu. Şah Cihan'ın büyük oğludur. Annesi, hâtırasına Tac Mahal inşa edilen ve daha çok Mümtaz Mahal diye anılan Ercümend Begüm'dür. Muhammed Dârâ geleneğe uygun olarak İslâmî eğitim gördü; Arapça, Farsça ve Sanskritçe öğrendi. Özellikle nazarî ilimlerle ilgilendi, dinî ve tasavvufî bilgisini takviye etmek için bu sahadaki eserlerin belli başlılarını inceledi. Kendisine ilâhî bilgi ve ilhamın verildiği inancı ile bu yoldaki çalışmalarını daha da arttırdı.

Şehzade Dârâ 1633'te 12.000 "zat" (6000 "suvarlık") bir mansaba sahip bulunuyordu. Aynı yıl Safevîler'in Kandehar'ı tehdit etmeleri ve bunu 1642'de tekrarlamaları üzerine şehri savunmaya giden orduda kendisine önemsiz bir kumandanlık verilmişti. 1645'te İlâhâbâd sûbedarlığına (valilik) getirildi. 1647'de Lahor, 1649'da Gucerât sûbedarlıkları da buna ilâve edildi. Bu vilâyetleri nâibleri vasıtasıyla idare ediyor, sahip olduğu mevkiin gerektirdiği sorumluluğu nâdir olarak yüklenebiliyordu. Son derece asabî ve görüşlerinde ısrarlı bir kişiliğe sahipti, hurafelere ve fala inanırdı. Hatta tek büyük askerî harekâtına kumanda ettiği 1652 Kandehar seferi sırasında dahi başarıyı büyücü ve falcıların sözlerinde aramıştı. Ancak Kandehar'ı geri alamaması ve başarısızlığa uğraması onun hem askerî hem de siyasî itibarını oldukça sarstı.

Şah Cihan, çok sevdiği oğlu Dârâ'nın devlet işleriyle daha fazla ilgilenmesini sağlamak için kendisine o zamana kadar benzerine rastlanmayan 60.000 zat büyük bir mansab verdi. Ayrıca daha sağlığında onu halef olarak benimsedi ve kendi yerine hazırlamak istedi. Ancak bu durum diğer şehzadelerin muhalefetine yol açtı. Şah Cihan 1657'de hastalanınca saltanat mücadelesi daha da kızıştı. Fakat bu mücadelede Dârâ'nın zayıf askerî ve idarî kabiliyeti bir kere daha ortaya çıktı. Sonunda Agra yakınlarında Samargarh'ta kardeşi Evrengzîb'in kuvvetleri karşısında mağlûp oldu (8 Haziran 1658). Hemen ardından 23 Mart 1659'da Ecmîr yakınlarında ikinci defa başarısızlığa uğradı ve esir alındı. Delhi'ye getirildi ve burada mülhidlikle suçlanarak idam edildi (10 Eylül 1659).

Dârâ Şükûh siyasî ve askerî bakımdan yetersizliğine rağmen dinî ve tasavvufî fikirleriyle çağının dikkate değer simalarından biridir. Büyük babası Ekber Şah tarafından başlatılan Hint ve İslâm düşüncelerini bağdaştırma hareketinin tesiriyle genç yaşta tasavvufî düşünceye ilgi duymaya başladı ve giderek kendini bu harekete verdi. O sırada tasavvufa mütemayil kız kardeşi Bîbî Cemal ile birlikte Sind'den Lahor'a gelen Mısır asıllı Kādirî tarikatı şeyhi Miyânmîr (Miyânecî) ile tanıştı. Daha sonra ablası Cihanârâ Begüm ile birlikte bu şeyhin halifesi Molla Şah Bedahşî'nin müridi oldu. Edebiyat ve hüsnühat gibi güzel sanatlarla da ilgilenen Dârâ bir yandan Kur'an'a dair bilgilerini artırırken öte yandan Tevrat, Zebûr ve İncil gibi semavî kitapları incelemeyi de ihmal etmedi. Kur'an'ı fazla mecazi, diğer üç kitabı ise tutarsız bularak Hint dinleriyle ilgilenmeye, özellikle Hint mistisizminin ünlü eseri Upanişadlar üzerinde çalışmaya başladı. Başta İbnü'l-Arabî olmak üzere Fahreddîn-i Irâkī ve Molla Câmî gibi mutasavvıfların eserlerini inceledi, neticede vahdet-i vücûd*a dayanan bir tasavvuf anlayışına ulaştı. Bu durum onu bazı Hint inanç ve düşünceleriyle İslâm arasında benzerlik görmeye, hatta Upanişadlar'ın Kur'an'da bahis konusu edilen "Gizli Kitap" (Kitâb-ı Meknûn; bk. Vâkıa 56/78) olduğunu, dolayısıyla da onun özünü teşkil ettiğini öne sürmeye sevketti. Bu tür serbest düşünceler onun muhafazakâr âlimler tarafından kâfir ve münkir olmakla suçlanmasına sebep oldu. Fakat Dârâ hiçbir zaman İslâm'ı inkâr etmemiş, her vesile ile İslâm'ın hak din olduğunu ifade etmiş, Allah ve Hz. Muhammed hakkında sağlam bir inanca sahip olmuş, hatta mi'rac olayının ruh ve bedenle meydana geldiğini kendine has bir nazariye ile ispatlamaya çalışmıştır.

Eserleri. Oldukça verimli bir yazar olan Dârâ, görüş ve fikirlerini dile getirdiği birçok eser kaleme almıştır. 1. Sefînetü'l-evliyâʾ (Agra 1852; Lucknow 1857; Kanpûr 1883). 411 velinin hayat ve kerametlerini anlatan eser özellikle Hintli velîler hakkında verilen bilgiler bakımından önem taşır. Eserin düzeni diğer evliya tabakat kitaplarından farklıdır. Dârâ 1640'ta kaleme aldığı bu eserin giriş bölümünde yazılış maksadı hakkında bilgi verdikten sonra sûfîler ve sözlerinin önemini açıklamış, sonra Hz. Peygamber, Hulefâ-yi Râşidîn, on iki imam, dört Sünnî mezhebin kurucularından bahsettikten sonra sırasıyla Kādiriyye, Nakşibendiyye, Çiştiyye, Kübreviyye ve Sühreverdiyye silsilelerinde yer alan şeyhler hakkında bilgi vermiş, bundan sonraki bölümde ise söz konusu silsilelerde yer almayan diğer mutasavvıfların biyografilerini kaydetmiştir. Eserin sonunda ise Hz. Peygamber'in hanımları, kızları ve ünlü kadın mutasavvıflar hakkında kısa bilgiler verilmiştir. Bizzat kendisinin de ifade ettiği gibi (s. 216) bu eseri yazarken Dârâ Şükûh geniş ölçüde Câmî'nin Nefehâtü'l-üns'ünden faydalanmıştır. Hindistan velîleri hakkında değerli bilgiler veren Sefînetü'l-evliyâʾ müellifin çağdaşı Ca'fer el-Ayderûs tarafından Arapça'ya tercüme edilmiştir (Schimmel, s. 308). 2. Sekînetü'l-evliyâʾ (Lahor, ts.; Tahran 1344 hş./1965, nşr. Târâ Çend – M. Rızâ Celâlî-Nâîmî). 1647'de kaleme aldığı bu eser esas itibariyle Kādirî tarikatı pîrlerinden Miyânmîr'in (ö. 1635) biyografisini ve Lahor'daki sohbetlerini içine alır. Dârâ bu eserini yazarken İbnü'l-Arabî'nin Fusûsü'l-hikem'i ve Fahreddîn-i Irâkī'nin Lemaʿât'ını örnek almış ancak onlar kadar başarılı olamamıştır. 3. Risâle-i Haknümâ (Lucknow 1874, 1881, 1910; Tahran 1957, nşr. S. M. Rızâ Celâlî). 4. Tarîkatü'l-hakīkat (Lahor 1340). Bu iki eser tasavvufun anlaşılması güç yönleriyle ilgilidir. 5. Hasenâtü'l-ʿârifîn (Delhi 1309). 1652'de yazdığı bu eserin konusu ilk sûfîler ve tasavvufî vecizeleridir. Aynı zamanda kendisinin vahdet-i vücûdcu görüşlerini tenkit edenlere cevap niteliğini taşır. 6. Mükâleme-i Bâbâ Lâl ve Dârâ Şükûh (Delhi 1885). 1653 yılında kaleme almış olup Hindu azizlerinden Baba Lâl ile konuşmalarını ihtiva eder. 7. Mecmaʿu'l-bahreyn (Kalküta 1929; Tahran 1335 hş./1957). 1655 yılında yazdığı bu kitap İslâm ile Hinduizm'in mukayesesini yapan orijinal bir eserdir. D. Shayegan eserle ilgili müstakil bir çalışma yapmıştır (bk. bibl.). 8. Sırr-ı Ekber (Tahran 1340 hş./1962, nşr. T. Chand ve S. M. Rızâ Celâlî). 1657'de yazdığı bu eser elli iki kadar Upanişad'ın Hindu âlimlerin yardımıyla Sanskritçe'den Farsça'ya tercümesini içine almaktadır. Eser Fransız bilgini Angvetil Dupesron tarafından 1801'de Oupnekat, id est Secretum Tegendum adıyla Latince'ye çevrilmiştir.

Dârâ'nın ayrıca Yoga-Vasista (Lucknow 1887; Aligarh 1953, nşr. Tara Chand) ve Bagvat Gita gibi çok sayıda Hindu dinî metninin çevirisini kapsayan eserleri vardır. Bazı küçük eserleri de Külliyyât-ı Dârâ Şükûh adıyla basılmıştır.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN