İran sanatı ve kültürü hakkında...

1. Dinî Hayat ve Dinî Kurumlar. X. (XVI.) yüzyılda Safevîler'in iktidara gelmesiyle başlayan yaklaşık 150 yıllık bir süreçte halkın büyük bir çoğunlukla Şiî İslâm'ı benimsemesinin ardından İran'ın dinî hayatı, Hz. Peygamber'in ve onun kutsal halefleri kabul edilen Ehl-i beyt'in on iki imamına bağlılık etrafında şekillenmiştir. Ramazan ve kurban bayramları, hac mevsimi ve mevlid kandili gibi dinî gün veya zamanlar, diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi İran'da da kutlanmakla birlikte zaman bakımından bazı farklılıklar arzeder. Meselâ Kadir ramazanın 27'sinde değil 19'u ile 23'ü arasında bir gecede, mevlid kandili de rebîülevvel ayının 12'sinde değil 17'sinde kutlanır. Bunun yanında 1979'da Humeynî'nin verdiği bir tâlimatla Kudüs'ün işgalini protesto etmek amacıyla ramazanın son cuması "Kudüs günü", Peygamber'in doğum gününü kapsayan hafta ise Sünnîler ile Şiîler arasında yakınlaşma tesis etme umuduyla "vahdet haftası" olarak kutlanmaktadır.

İran dinî takviminin daha belirgin bir özelliği ise on iki imamın doğum ve şehâdetleriyle (on ikinci imam için gaybet) bazı önemli olayların gerçekleştiğine inanılan günlerin kutlanması veya anılmasıdır. Bu günlerde imamların rehberliklerinin devam ettiği fikrini sürekli canlı tutmak amacıyla vaazlar verilir, dualar edilir. Bunların en önemlilerinden biri, Şiî inancına göre Peygamber'in Gadîr-i Hum'da birinci imam Ali b. Ebû Tâlib'i kendisine vekil tayin ettiği gün olan ve "Gadîr bayramı" adıyla kutlanan, İran İslâm Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana ise resmî tatil kabul edilen 18 Zilhicce'dir. Diğer bir dinî gün ise ramazanın 19'unda Hz. Ali'nin katili İbn Mülcem'in Kûfe'de öldürülmesiyle ilgilidir. Şâban ayının 15'indeki kutlama, on ikinci imamın doğumuyla alâkalı olup bugün, şimdilerde onun dünyaya dönüp evrensel adaleti tesis edeceği inancından hareketle "dünya mazlumlar günü" adıyla yeni bir anma gününe dönüştürülmüştür.

İran'ın dinî günleri içinde duygu yoğunluğunun en çok yaşandığı gün, hiç şüphe yok ki İmam Hüseyin'in Kerbelâ'da şehid edilmesinin anma zamanı olan muharrem ayının ilk on günüdür. Kerbelâ, Şiîler için başka hiçbir tarihî olayla karşılaştırılamayacak kadar önemlidir. Öyle ki bu olayın İslâm'ın gelişinden önce bile haber verildiğine ve kutsal tarihin merkezî hadiselerinden biri olduğuna inanılmaktadır. Kerbelâ'yı anma, yaşanan bir tarihî trajediyi dinî bir görev olarak hatırlamanın ötesinde İmam Hüseyin'in temsil ettiği Ehl-i beyt'e ve onun nihaî zaferine sadakatin bir ölçüsü haline gelmiştir. Özellikle trajedinin vuku bulduğu âşûrâ gününde "deste" ismi verilen siyah giyimli organize gruplar ağıtlar eşliğinde göğüslerini, bazan da zincirlerle sırtlarını döverler. Daha uç bir uygulama olan kama ile başa vurma gösterisi ulemânın tavsiyeleri sonunda artık ender hale gelmiştir. Bunun yanında "tâziye" adı verilen ve Kerbelâ'da yaşananları canlandıran temsillere de artık pek yer verilmemektedir. Kerbelâ bilinci, sadece Muharrem ayı ile başlayıp Hüseyin'in şehâdetinin 40. günü olan 20 safere kadar devam etmekle sınırlı kalmamakta, yıl içindeki çeşitli günlerde de "ravzahânî" denilen anma törenleri düzenlenmektedir.

Bizzat imamlardan nakledilen hadislerden hareketle onların türbelerine gerçekleştirilen ziyaretlerin İran'ın dinî hayatında önemli bir yer işgal ettiği şüphesizdir. Bu ziyaretler mânevî destek kazanma, rahmet ve şefaate nâil olmanın yanında imamlarla ve onların ortaya koyduğu İslâm vizyonuyla bağları kuvvetlendirme vazifesi de görür. Bunu, ziyaretler sırasında okunması gereken duaları içeren kitapçıklarda da görmek mümkündür. "Ziyaretnâme" ismi verilen bu dualarda imamların belirli erdemleri sayılır ve onlara olan bağlılık ifade edilir. Ziyaret için mutlaka ziyaret mahalline gidilmesi zorunlu değildir; bu amaçla kişi türbenin bulunduğu tarafa yönelip gerekli dua vb. metinleri okuyabilir. Şiîler'in altı imama ait türbelerin bulunduğu Irak'taki Necef, Kerbelâ, Kâzımeyn (Kâzımiye) ve Sâmerrâ şehirleriyle (bk. ATEBÂT) diğer dört imamın türbelerinin bulunduğu Medine'deki Cennetü'l-bakī'a seyahat etmeleri büyük bir erdem olarak görülür. Irak'ın türbe şehirleri, özellikle İranlı ve diğer Şiî ulemânın aksiyon şehri olan Necef İran'ın dinî hayatının önemli bir parçasıdır. Birçok ulemâ orada ya uzun süre ikamet etmiş ya da eğitim görmüştür. Uzun yıllar ölüler defin için İran'dan Necef'e götürülmüştür. İmam Ali er-Rızâ'nın Meşhed'deki türbesi, Safevîler öncesi dönemden bu yana zaman zaman Sünnîler'in de rağbet ettiği, hem ülke içinden hem de ülke dışından insanların geldiği en önemli ziyaretgâhlardan biridir. Türbe, yüzyıllardır etrafına yapılan binalarla bugün Âsitân-ı Kuds-i Razavî ismi verilen büyük bir külliye haline gelmiştir. Külliyede 1984'te kurulan bir üniversite, genişletilerek restore edilen ve 30.000'in üzerinde yazma eser barındıran bir kütüphane, bir araştırma merkezi ve yayınevi bulunmaktadır. Ziyaretler, aynı zamanda imamların "imamzâde" olarak bilinen ahfadı için de gerçekleştirilmektedir. Muhtemelen uzak beldelerdeki imamların türbelerine seyahat edemeyenler için türetilmiş olan bu ziyaretlerde de imamzâdelerin erdemlerinden bahsedilip dualar okunur ve onlardan şefaat dilenir. İran'da 1000'den fazla imamzâde türbesi bulunmaktadır (bk. İMAMZÂDE). Tahran'ın güneyinde Bihiştizehrâ Mezarlığı'nın yakınlarında bulunan İmam Humeynî'nin türbesi de (harem) ziyaretgâhlardan biridir. Halkın ziyaretlerinden başka burada resmî olarak gerçekleştirilen anma ve yas törenleri yılda üç defa tekrarlanmaktadır. Ancak bu ziyaretler hiçbir zaman farz olan haccın yerini tutan bir ibadet olarak görülmemiştir. Sadece Safevî-Osmanlı savaşları sebebiyle Mekke yolculuğunun zorlaştığı dönemlerde İranlılar hac ibadetini yerine getirememişlerdir. Buna, Osmanlılar'ın bazı zamanlarda İranlılar'a hac yasağı koymuş olması da eklenmelidir (Suraiya Faroqhi, s. 134-139). İslâm Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında hacca politik bir boyut kazandırmak için bazı teşebbüsler gerçekleştirilmiş, 1982'den 1987'ye kadar Mekke'de Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve İsrail aleyhine gösteriler düzenlenmiştir.

İran'da Şiîliğin ilk kalelerinden biri sayılan Kum, Meşhed hariç tutulursa Şiîler için en kutsal şehirdir, hatta bir eğitim merkezi olması sebebiyle Meşhed'den de önemlidir. Bir ara eğitimdeki üstünlüğünü Safevîler'in başşehri olan İsfahan'a kaptıran Kum, XIX. yüzyılın başlarından itibaren ve özellikle de 1920'lerde şehrin Havze-i İlmiyye olarak bilinen medreseler topluluğundan sorumlu olan Şeyh Abdülkerîm Hâirî'nin önderliğinde yeniden üstünlüğünü kazanmış, Hâirî'nin ölümünden birkaç yıl sonra bu görevi devralan Burûcirdî medreselerin güçlenip gelişmesine önemli katkılar sağlamıştır. İmam Humeynî de 1924'ten itibaren Kum'da bulunmuş ve İslâm Cumhuriyeti'nin kurulması ile sonuçlanan hareketi 1962'de burada başlatmıştı. Devrimden bu yana Kum şehrine önemli yatırımlar yapılmış ve din eğitimi gören öğrencilerin sayısında büyük artışlar olmuştur. Mekteb-i Zehrâ adıyla kızlara özel bir okul açılmış, Medrese-i İmam Humeynî ismiyle kurulan bir başka okulda çeşitli ülkelerden gelen öğrencilere eğitim verilmeye başlanmıştır. Bu arada Kum'daki kütüphanelerin, özellikle de Âyetullah Mar'aşî Necefî Kütüphanesi'nin katalogu yayımlanmış, birkaç araştırma merkezi ve yayınevi faaliyete geçmiştir.

Şiîler'in on iki imama olan bağlılıkları, bu imamların bizzat yazdığı veya okuduğu dualardan oluşan bir dua literatürünün doğmasına sebep olmuştur. Hz. Ali'ye atfedilen dualar arasında en çok okunanı "Duâ-i Kümeyl"dir. Duaya bu ismin verilmesinin sebebi, Hz. Ali'nin Hızır'dan öğrendiği bu duayı Kümeyl b. Ziyâd en-Nehaî'ye öğretmiş olmasıdır. Duanın cuma geceleri okunması önemle tavsiye edilmektedir. Ayrıca hem Hz. Peygamber'e hem de İmam Ali'ye atfedilen Cevşen-i Kebîr ve Cevşen-i Sagīr dualarının savaşlarda ve diğer tehlike anlarında okunması önerilir. Bir diğer önemli dua İmam Hüseyin'in kurban bayramının arefesinde okuduğu duadır. Cuma gününün son vakitlerinde okunan duâ-i simât ise İmam Muhammed el-Bâkır ve Ca'fer es-Sâdık'a atfedilir. İmam Ali er-Rızâ'ya nisbet edilen dua, ramazan ayı boyunca seher vaktinde okunan duâ-i seherdir. Şâban ayının 15'inde okunan dua ise bütün imamlara atfedilir. Dördüncü imam olan Ali Zeynelâbidîn'in bu açıdan diğer imamlardan farklı bir yeri vardır. Çünkü o dua kitabı bulunan tek imamdır. eṣ-Ṣaḥîfetü's-seccâdiyye isimli dua kitabı metafiziksel bir zenginliğe sahiptir. Bunun yanında sıradan günlük olaylarla karşılaşıldığında veya özel dinî günlerde yapılan, fakat kimin tarafından yazıldığı veya okunduğu belli olmayan dualar da vardır. Şeyh Abbas el-Kummî tarafından derlenen ve ziyaret dualarını da kapsayan Mefâtîḥu'l-cinân adlı kitap İran'da hemen hemen her evde bulunacak kadar meşhurdur.

İranlı Şiîler'in imamlara olan bağlılıkları, 329 (941) yılındaki gaybet-i kübrâdan bu yana fukahanın "niyâbet-i âmme" adı verilen bir prestij ve otorite yetkisiyle donatılmasına sebep olmuştur. Buna göre fukaha on ikinci imamın dönüşüne kadar onun vekilidir. Şiî dünyasında bu tarihten XII. (XVIII.) yüzyıla kadar iki muhalif düşünce ekolü oluşmuştur. Bunlardan birincisi olan Ahbâriyye, fıkhın rasyonel metodolojisine karşı çıkarak her dinî hükmün Peygamber'den veya imamlardan gelen bir hadis ile (haber) desteklenmesi gerektiğini söyler. Diğer grubu oluşturan Usûliyye ise rasyonel metodu savunarak yeni problemler karşısında ictihadda bulunmak gerektiği kanaatindedir. Muhammed Bâkır Bihbehânî önderliğinde gelişen Usûliyye ekolünün bu mücadelede öne geçmesi ve Ahbârîler'in marjinal bir statüye düşürülmesiyle -günümüz İran'ında Ahbârîler'e ancak Hûzistan bölgesinde Arapça konuşan Şiîler arasında rastlanılmaktadır-, Şiî toplumu müctehidlerle (merci-i taklîd), ictihad yapacak kadar bilgili olmayıp taklit adı verilen bir yöntemle müctehidlere uymak zorunda olan mukallidler arasında ikiye bölünmüş durumdadır. Bir mukallid daima seçtiği müctehidin fetvalarına uymak mecburiyetindedir. Merci-i taklîdin tercih edilmesi prensipte iki ölçü ile gerçekleşmektedir: Takvâ ve ilim. Ancak sıradan müminler bu özelliklerin derecesini doğrudan ölçme imkânına sahip bulunmadığı için tercihler genelde prestije veya bilim çevrelerindeki şöhrete göre yapılmaktadır. Bir müctehid, kendisinin merci olarak seçilebileceğini ictihadlarından oluşan ve "Tavżîḥu'l-mesâʾil" yahut "Risâle-i ʿAmeliyye" adlarıyla anılan bir eser yayımlayarak ilân eder ve daha sonra onun fikirleri başka meslektaşları veya kendinden daha aşağı durumda olanlar tarafından propaganda edilir. Merci-i taklîd rütbesi için herhangi bir resmî adaylık ve benzeri bir sistem yoktur; bu rütbeye zamanla elde edilen şöhretle ulaşılır. İran'ın Şiî ulemâsına atfedilen "hiyerarşi" yanıltıcı bir resmî sınıf sistemi ima etmektedir; Osmanlılar'ın devlet destekli Sünnî ulemâ sistemine benzer bir sistem İran'da hiçbir zaman olmamıştır. Bununla birlikte ictihad makamına ulaşan ulemâ ile diğerleri arasında sadece unvanla sınırlı kalan bir sınıflandırma söz konusudur. Bu unvanlardan "âyetullah" sadece müctehidlere, "âyetullāhi'l-uzmâ" ise çok yüksek sayıda mukallidi olan müctehide verilir. Öğrenimlerinin ilk dönemlerinde bulunan veya ictihad mertebesine gelemeyen ulemâya ise "hüccetü'l-İslâm" adı verilir. Eskiden alt seviyedeki ulemâ için yaygın olarak kullanılan "sikatü'l-İslâm" unvanına artık pek rastlanmamaktadır. Bir zamanlar çok yetkin ulemâ için kullanılan "molla" ve "âhund" unvanları da ciddi anlamda itibar kaybetti ve artık genelde dinî eğilimleri olmayan insanlar tarafından küçük düşürücü anlamlar yüklenerek kullanılır oldu.

Taklid kurumunun yanında geleneksel medrese sisteminin korunması da Şiî İran'da ulemânın otoritesine güç katmıştır. Medresenin ders programı başlangıç, orta ve ileri olmak üzere üç temel seviyeyi içermektedir. Başlangıç seviyesinde Arapça grameri, belâgat, mantık ve basit düzeyde İslâm hukuku metinleri gibi dersler okutulmaktadır. Orta seviyede ise öğrenciler İbn Sînâ, Molla Sadrâ ve Hâdî-i Sebzevârî gibi İslâm filozoflarının görüşlerine muttali olurlar. Bunun yanında usûl-i fıkıh okunur. İleri seviyede, bütün disiplinlerden fazla olmak üzere medresenin varlık sebebini oluşturan İslâm hukuku üzerinde yoğunlaşılır. Bu derslerde okumadan başka çeşitli konularda tartışmalara da yer verilir. Müctehid unvanını alabilmek için bu son seviyenin mutlaka tamamlanması gerekir. Medrese sistemi geleneksel olarak son derece esnek ve resmiyetten uzak olarak tanınmıştır. Medresede okuma belirli bir zaman dilimiyle sınırlandırılmamış, ictihad yetkisi belirli bir imtihana değil bir veya birkaç hocadan icâzet alma yöntemine dayalı olmuştur. Bundan başka öğrenciler belirlenmiş program dışında ilgi alanlarına göre -meselâ İslâm hukuku üzerine yoğunlaşan hocaların tasvip etmediği "irfan" dersi gibi- tek başlarına veya küçük gruplar halinde bir hoca gözetiminde özel olarak çalışabilirler. Devrimden sonra medreselerde belirli bir standartlaşmaya gidildi ve 1994'te bazı kurallar içeren bir düzenleme yapıldı, geleneksel programa yabancı diller ve sosyal bilimlerden dersler ilâve edildi (A. Firûzî, I/1 [1373/1994], s. 20-21). Medreselerdeki hocalar da organize olarak Peyâm-i Ḥavze adıyla bir dergi çıkaran ve zaman zaman politik konularda beyannâme yayımlayan Câmia-i Müderrisîn-i Havze-i İlmiyye-i Kum isimli bir teşkilât kurdular.

Ulemânın sahip olduğu otoritenin gücü politik alanda her fırsatta, hatta Humeynî'nin başlattığı devrim hareketinden önce bile çok açık bir şekilde görülmüştür. Merci-i taklîdin politik konularda ortaya koyduğu tutum sık sık hükümet politikalarıyla çatışmakta ve bu da ulemâya önemli bir muhalefet görevi yüklemektedir. Bu anlamda 1905-1909 anayasa devrimi sırasında, I. Dünya Savaşı yıllarında ve II. Dünya Savaşı sonrasında önemli olaylar meydana gelmiştir. Bununla birlikte birçok ulemâ, özellikle Şah Rızâ döneminde politik konulardan uzak durmayı tercih etmiş, dolayısıyla Pehlevî monarşisinin devrilmesinde ulemâ kaynaklı muhalefetin nihaî noktada önemli bir katkısı olmamıştır. Ancak ulemânın bu yolu hazırladığında da şüphe yoktur. İmam Humeynî'nin, on ikinci imamın zuhurunu bekleyen fukahanın bütün yönetim icraatlarını üstlenmesi şeklinde yorumladığı ve İslâm Cumhuriyeti'nin anayasal temeli yaptığı "velâyet-i fakīh" doktrini, fukahanın niyâbet-i âmme yetkisini ifa etmesinin radikal değilse bile mantıkî bir uygulaması olarak görülebilir. Bu doktrinle İslâm Cumhuriyeti'nin rehberliğini üstlenen merci en üst politik otorite makamına yükseltildi. Bununla birlikte diğer taklid mercilerinin bulunması ve zaman zaman verilen fetvaların farklılığı pratikte problemler doğurdu. Meselâ İslâm Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında işlenebilir toprakların dağılımı konusunda hükümetin benimsediği görüşe bazı müctehidler karşı çıktılar. Bu durumda İmam Humeynî, velî-i fakīhin kararının diğer müctehidlerinkinden önde geldiğini açıklayan bir fetva yayımladı (Humeynî, İstiftâʾât, I, 19). Bu uygulama, Humeynî'nin halefi olarak rehber makamına gelen Ali Hamaney'in benzer bir kararı ile de teyit edildi (İstiftâʾât, s. 9). Hamaney dışında Muhammed Behcet, Muhammed Fâzıl Lenkerânî, Mekârim Şîrâzî ve Âyetullah Sîstânî halen taklid merciidir. Yine Kum'da ikamet eden ve 1989'da Humeynî'nin halefi olma mertebesinden çekilmeye zorlanan, bu sebeple de kamuoyunda pek görünmeyen Âyetullah Muntazırî de bazı İranlılar tarafından takip edilmektedir.

Rehberin fıkhî görüşlerine verilen üstün yetkiyle birlikte başka otoriteler de belli bir dereceye kadar yönetimde temsil edilmektedir. Meclisten geçirilen kanunların şeriata uygunluğunu kontrol etme görevi, rehberin tayin ettiği altı fakihle meclisin seçtiği bilim adamlarından oluşan konseye (Şûrâ-yı Nigehbân) verilmiştir (anayasanın 91-99. md.leri, bk. Ḳānûn-i Esâsî-yi Cumhûrî-yi İslâmî-yi Îrân, s. 49-51). Meclisle konsey arasında özellikle sosyal içerikli kanunlar konusunda fikir ayrılıkları oluşması üzerine İmam Humeynî, Şubat 1987'de iki organ arasında uzlaşma sağlama görevi üstlenen bir denetleme kurulu (Mecma-i Teşhîs-i Maslahat-ı Nizâm) oluşturdu. Ancak Humeynî'nin bu icraatı daha önce verdiği "Yöneten fakihin kararı diğer fakihlerinkinden önde gelir" şeklindeki fetvası ile çelişen bir görüntü arzetmekteydi. 1989'da Hamaney, rehber makamına geçtikten sonra kendisine fetva için gelen konularda araştırma yapma görevini verdiği bir fetva konseyi (Şûrâ-yı Fetvâ) kurdu. Humeynî'nin ölümünden sonra ise velâyet-i fakīh prensibinin uygulanması daha fazla açılımlar gerektiren ve bazan da çatışmalara yol açan bir problem haline geldi. Konuyla ilgili tartışmalardan bazıları Ḥükûmet-i İslâmî dergisinde yayımlandı. Bu yöndeki tartışmalar Muhammed Hâtemî'nin 1997'de cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte iyice arttı.

Devrimden sonra ilk, orta ve yüksek öğretimde büyük bir ilerleme gerçekleştirilmiş, ders kitapları, Eğitim Araştırma ve Planlama Kurumu tarafından evrensel ve temel kimlik olarak yeni bir vurguyu yansıtacak şekilde düzenlenmiştir. Bu arada eğitimin her kademesinde Şiî-İslâm inançları ve ibadetlerle velâyet-i fakīh anlayışı güçlü bir şekilde işlenmektedir. Diğer taraftan ülke çapındaki camilere Kum'daki ilim havzalarından mezun olan öğrenciler tayin edilmekte, camilerin bakımı resmî statüye yakın evkaf kurumu tarafından sağlanmaktadır.

Devrimin dinî hayatta önemli ve görünür bir şekilde gerçekleştirdiği başka bir değişim alanı ise cuma namazıydı. Bu namazın câizliği öteden beri Şiî fukaha arasında tartışma konusu olmuştu. Çünkü birçok fakih, on ikinci imamın gaybetiyle birlikte cuma namazının askıya alınması gerektiğini düşünüyordu. Buna karşılık Usûlîler'in on ikinci imamın yokluğunda ulemâya önemli yetkiler tanıması sebebiyle Kaçar döneminde birçok İran şehrinde cuma namazı kılınmış ve bazı bölgelerde cuma imamları kendi bölgelerinin nüfuzlu kişileri haline gelmişti. Başşehir Tahran'da cuma imamının seçimi mahkemenin yetkisinde bulunuyordu. Ancak zamanla bu görev babadan oğula geçmeye başladı ve cuma namazı gerçek önemini kaybetti. 1940'larda cuma namazının ülke çapında canlandırılması ve gündemdeki politik konuların hutbelere taşınması yönünde çağrılar olmuşsa da devrimin hemen öncesine kadar böyle bir şey gerçekleştirilemedi. Meselâ 1972'de Âyetullah Muntazırî, Necefâbâd'da cuma namazı kıldırmaya başlayınca hutbelerinde İslâmî hükümet, Filistin meselesi ve on ikinci imamın gaybetinde cuma namazının farziyeti gibi konulara yer verdi. Devrimden birkaç ay sonra Âyetullah Tâlekānî, İmam Humeynî'ye velî-i fakīh olarak bütün ülkede cuma namazının kılınmasını sağlamasını ve cuma imamları tayin etmesini önerdi. Humeynî bu öneriyi kabul etti ve Tahran'ın cuma imamlığına Tâlekānî'yi getirdi. O günden bu yana cuma namazları, dinin camiyle sınırlı kalmaması gerektiğini vurgulamak amacıyla Tahran Üniversitesi Kampüsü'nde kılınmaktadır. Bugün cuma imamları, Hamaney'in genel danışmanlığı altında görev yapan özel bir sekreterlik tarafından tayin edilmektedir. İran'da cuma namazları, aynı zamanda hükümet politikalarının halka duyurulduğu ve kamuoyu fikrinin yönlendirildiği toplantılar mahiyetindedir.

Şiîliğin İran'da bir çoğunluk mezhebi haline gelmesini sağlayan Safevî hânedanının kökleri Erdebil'deki tasavvuf ehline dayanır. Buna rağmen İran'da tasavvufî gruplar daima marjinal bir konumda olmuş ve zaman zaman Şiî İran için tehlike arzetmiştir. Şiî âlimleri kendilerini on ikinci imamın umumi vekili ve toplumun dinî kimliğinin muhafızı olarak gördüğünden Safevîler'den bu yana ulemâ ile tarikat ehli arasında karşılıklı bir husumet var olagelmiştir. İran'da bir âlimin bir tarikata mensup olması hayal bile edilemez. İran'da aktif olan en önemli tasavvufî grup, VIII. (XIV.) yüzyılda kurulan ve kısa bir süre sonra Şiîliği benimseyen Ni'metullāhiyye tarikatıdır. Ni'metullāhiyye XI. (XVII.) yüzyılda ortadan kaybolmuşsa da 150 yıl kadar sonra Dekken bölgesinde tekrar taraftar buldu. Tarikatın kendine has bazı durumları olduğundan ulemâ sınıfından karşılık almakta gecikmedi ve liderlerinden birkaçı idam edildi. Sonraki yıllarda Ni'metullāhiyye fikirlerini yumuşatma yolunu tercih ettiğinden husumet azaldı, bu sayede İran toplumunda kendine barınacak bir yer buldu. Fakat bundan sonra tarikatta bölünmeler oldu ve birbirine düşman gruplar oluştu. Bunların en aktif olanı, Münevver Ali Şah'a (ö. 1892) dayanıp onun üçüncü halefi Mûnis Ali Şah'a (ö. 1953) nisbet edilen ve Zü'r-riyâseteyn ismiyle de tanınan gruptur. Günümüzde halen aktif olan bir diğer tarikat da Kübreviyye'nin Şiî yorumu olan ve varlığını Ni'metullāhiyye'den daha istikrarlı sürdürebilen Zehebiyye'dir. Tarikat Tebriz ve Şîraz'da yaygındır.

İran'da ulemâ, tasavvufa karşılık "bâtınî bilgi" anlamına gelen irfan disiplinini savunur. Diğer dinî bilimlerde olduğu gibi bu disiplinde de eğitim hoca-talebe ilişkisine dayanmakla birlikte irfan geleneğinde tarikatta olduğu gibi müridin mürşide veya pîre sınırsız itaati söz konusu değildir. Bu disiplinde yoğun bir gayret ve okunan metinlerin içselleştirilmesi önemli bir unsurdur. Okunan metinler arasında İbn Sînâ'nın kitapları, Sühreverdî'nin İşrâkī yazıları ve Fuṣûṣü'l-ḥikem başta olmak üzere Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin eserleri bulunmaktadır. Bu arada Molla Sadrâ'nın el-Esfârü'l-erbaʿa adlı eseri de önemli bir yer tutar. Bununla birlikte irfan disiplini Şiî İran'ın medreselerinde önemli bir kabul görmemiştir.

İran'da yaklaşık % 8'lik bir oran oluşturan Sünnî azınlık daha çok ülkenin sınır bölgelerinde yaşamaktadır ve çoğunluğu oluşturan Şiîler'den etnik anlamda farklılık arzetmektedir. Kürt nüfus Kürdistan, Batı Azerbaycan ve Kirmanşah (Bâhtarân) bölgelerinde yaşamaktadır. Kürtler'in özellikle Kirmanşah'ta yaşayan bir kısmı on iki imam Şîa'sı, bir kısmı da Ehl-i Hak mezhebinden olmakla birlikte çoğu Şâfiî mezhebine bağlıdır. İran körfezi kıyısında yaşayan ve Arapça konuşan Şâfiî Araplar vardır. Hûzistan bölgesindeki Araplar ise Şiî'dir. Türkmenistan'a sınır olan ve Türkmen çölü olarak bilinen kuzeydoğu bölgesinde yaşayan Türkmenler ise Hanefî mezhebine mensuptur. Belûcistan ve Sîstan bölgelerindeki Belûcîler de Hanefî'dir. Bununla birlikte Farsça konuşan iki Sünnî topluluk vardır: Merkezî Fars'ta bulunan Lâristan'daki Şâfiîler ile Afgan sınırındaki Türbeticâm, Havâf ve Tayyâbâd şehirlerinde yaşayan Hanefîler. Gîlân eyaletine bağlı ve yerleşimin seyrek olduğu Tâliş kıyılarında Tâlişî denilen Fars aksanıyla konuşan Şâfiîler yaşamaktadır. Bölgenin Azerbaycan'a sınır olması ve bu ülkeden çok sayıda göçmenin gelmesiyle birlikte Tâliş halkı dil açısından Türkleşmekte, mezhep açısından ise Şiîleşmektedir. Sünnî halkın yaşadığı bölgelerde tarikatlar daha yaygındır. Kürdistan bölgesinde tutunan Nakşibendiyye'nin Mehâbâd ve Senendec şehirlerinde halen aktif olan iki tekkesi bulunmaktadır. Sünnîler arasında Kādiriyye tarikatının da önemli sayıda taraftarı vardır. Bununla birlikte her iki tarikata birden dahil olanlara da rastlanmaktadır. Hatta bazan aynı tekkede hem Nakşibendiyye hem de Kādiriyye zikirleri aynı gecede arka arkaya icra edilir. Kürdistan'daki Kādirîler arasında genelde Rifâîler'e mahsus olan şiş batırma törenleri de görülmektedir.

İran anayasası (bölüm I, md. 129) Hanefî ve Şâfiî mezheplerini tanımış, kendi dinî eğitimlerini gerçekleştirmelerine izin vermiş, evlilik, boşanma, miras gibi konularda kendi hukuklarına yasal geçerlilik kazandırmış, mezheplerden birinin mensuplarının çoğunluğu oluşturduğu bölgelerde, yerel konseylerin yetkisi dahilinde bulunan mahallî düzenlemelerin çoğunluğun mezhebine göre yapılması gerektiğini vurgulamıştır.

a) Dil ve Lehçeler (Fars Dili). Hint-Avrupa dil ailesinin bir kolu olan Farsça, milâttan önce yaklaşık 1500 yılına kadar Hintçe ile birlikte tek bir dil halinde idi. Hint ve İran milletlerinin birbirinden ayrılmasıyla İran dili müstakil olarak gelişti; Uman'dan Mezopotamya'ya, Karadeniz'in doğu kıyılarından ve Kafkasya'dan Pamir yaylasına ve Sind bölgesine kadar çok geniş bir coğrafyaya yayıldı. Bu kadar geniş bir alana yayıldığı için bazan bağımsız denecek kadar aslından uzaklaşmış dilleri ve bazan da aslı ile yakından ilgili lehçeleri meydana getirdi. Elde bulunan belgeler alfabe ve içerik bakımından İran dillerini eski, orta zaman ve yeni İran dilleri gibi birbirinden çok farklı üç devreye ayırma imkânı vermektedir. Başlangıçtan Ahamenî İmparatorluğu'nun yıkılışına (m.ö. 330) kadar geçen süre içinde konuşulan, yazılı belgeleri bulunan Med dili, Saka dili, Eski Farsça ve Avesta dili eski İran dilleri grubunu oluşturur.

İran'ın bilinen ilk devleti olan Medler'in dillerini yazı dili olarak kullanıp kullanmadıkları bilinmemektedir. Ahamenîler Devleti zamanında devlete ait belgelerin Pasargard, Şuş ve Bâbil şehirleriyle Medler'in ilk başşehri olan Hemedan'da saklandığı bilinmektedir. Milâttan önce VII. yüzyılın başlarında Med Kralı Deioces (Diyûkis), kendisine yazılı olarak gönderilen dava ve mahkeme özetlerine yazılı cevap veriyordu. Yabancı dillerde gönderilen yazıların ise onun makamında Med diline tercüme edildiği sanılmaktadır. Bazı bilginler, Eski Farsça'nın yazıldığı çivi yazısının Medler tarafından da kullanıldığını ve hatta Eski Farsça'nın yazı şeklinin Medler'den alındığını iddia etmişlerdir. Ancak Darius'un (Dârâ) Bîsütun kitâbelerinde İran diliyle yazan ilk kişinin kendisi olduğunu söylemesi bu iddiayı geçersiz kılmaktadır.

Milâttan önce VI. yüzyılın ilk yarısında Med krallarının sarayında konularını İran efsanelerinden alarak şiir söyleyen şairler vardı. O zamana ait birçok hikâye ve destanın Yunanlı tarihçilerin eserlerinde nakledilmiş olması, Medler döneminde destanların veya destan şiirlerinin var olduğunu göstermektedir. Fakat bunların hiçbiri günümüze kadar gelmediği gibi Med diliyle yazılmış müstakil bir eser veya belge de zamanımıza ulaşmamıştır. Milâttan önce 835 yılında yazılmış olan Asur krallarının kitâbelerinde Medler'den bahsedilmekte ve onlarla ilgili birkaç özel ad zikredilmektedir. Yunanca ve Latince bazı eserlerde de Med dilinden birkaç kelime nakledilmiştir. Medler'in yerine geçen Ahamenî krallarına ait kitâbeler bu dile ait en fazla kelime ihtiva eden belgelerdir.

Milâttan önce 1000'li yıllardan milâttan sonra 1000'li yıllara kadar Karadeniz sahillerinden Çin sınırına kadar uzanan geniş topraklarda yaşayan Sakalar'ın dillerine ait herhangi bir belge bulunmamaktadır. Yunanca ve Latince kitaplarda Karadeniz sahillerinde yaşamış olan Batı Sakaları'ndan, Orta Asya'da yaşamış olan Sakalar'dan Hintçe, Yunanca ve Latince eserlerde de birkaç özel isim günümüze ulaşmıştır.

Pârisî-i Bâstân, Furs-i Kadîm veya Furs-i Hahâmenîşî adlarıyla da anılan Eski Farsça, Ahamenîler devrinde (m.ö. 559-330) İran'ın resmî dili oldu. Sanskrit ve Avesta dilleriyle yakın akrabalığı olan bu dilden günümüze ulaşan en önemli belgeler Ahamenî krallarının kitâbeleridir. En eskileri Büyük Darius'un (m.ö. 610-570) dedesinin babası Ariyâramna'ya, en yenisi III. Erdeşîr'e (m.ö. 358-338) ait olan bu kitâbelerin en önemlisi, Hemedan-Kirmanşah yolu üzerinde Bîsütun dağındaki bir kayaya kazınmış olan Darius'un Bîsütun kitâbesidir. Çivi yazısıyla yazılan bu kitâbelerde 500 kadar Eski Farsça kelime bulunmaktadır. Bunların dışında üzerinde Eski Farsça kelimeler bulunan bazı mühür ve kaplar günümüze ulaşmıştır. Yunan tarihçileri eserlerinde Eski Farsça birkaç özel isim ve kelimeyi değiştirerek nakletmişlerdir. Darius kitâbelerinde kullanılan bazı kelimeler biraz değişikliğe uğrayarak günümüze kadar gelmiştir. Meselâ "kapauta" (mavi, gri) kelimesi Yeni Farsça'da "kebûd", "sinkabruş" (kırmızı) "şengerf", "haçâ" (-den), "ez" olmuş, "ber" (getirmek) kelimesi de Yeni Farsça'da ve diğer İran dillerinde yaşamaya devam etmiştir.

Eldeki metinlerin yetersiz oluşundan dolayı Eski Farsça'nın dil bilgisi kurallarını tam olarak tesbit etmek mümkün değildir. İsmin sekiz hale sokulabildiği Eski Farsça'da fiil çekimleri çok karışıktır. Geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanların dışında istek, niyet, temenni ve ihtimal durumlarını bildiren kipler vardır. Bu kiplerin çoğu, Fars dilinin daha sonraki devrelerinde son hecelerdeki sesli harflerin düşmesiyle ortadan kalkmış; düşünceler başka şekillerde, özellikle ön ekler veya başka ekler vasıtasıyla ifade edilmiştir. Yeni Farsça'da kelimelerin son harfi değişmez, Eski Farsça'da bunun tam tersidir. Yine Eski Farsça ile Yeni Farsça'yı birbirinden ayıran en önemli özellik Yeni Farsça'da ismin halleri için hal ekleri kullanılmasıdır. Eski Farsça'da bu duruma çok az rastlanmaktadır.

Eski devir İran dillerinden sayılan Avesta dili İran'ın kuzey bölgelerinde konuşulmaktaydı. İranlılar'ın kutsal kitabı olan Avesta bu dille yazılmış olduğundan Avesta dili denilmiştir. Muhtemelen bu dille yazılmış tek eser olan Avesta'nın hem dili hem de yazı şekline "Avestâî" adı verilir. Avesta kitabı Yasna, Yaştlar, Vispered, Vendidâd ve Hurda Avesta adlı beş kitaptan meydana gelir. Bunlardan ilâhiler mecmuası olan Yasna'nın on yedi ilâhisinin dili Avesta'nın diğer bölümlerinin diline göre farklı ve eskidir. Diğer bölümlerden ayırt etmek için bunlara ilâhiler anlamına gelen "gata"lar veya "gah"lar adı verilmiştir. Gataların dilini Zerdüşt'ün dili sayanlar vardır (Gatalar Ali Nihat Tarlan tarafından Zerdüşt'ün Gataları adıyla Türkçe'ye çevrilmiştir [İstanbul 1935]). Avesta, Zerdüştî din adamları tarafından muhtemelen Sâsânîler devrine kadar (m.s. 226-651) sözlü olarak nesilden nesile nakledilmiştir. Sâsânîler döneminde halk tarafından anlaşılmaz duruma düşmesi üzerine unutulmasını önlemek için Zerdüştî din adamları yeni bir yazı icat etmişler, bu yazıyı sadece Avesta'yı yazmak için kullanmışlardır. "Avesta yazısı" denilen bu yazı, Sâsânî devrinin diğer yazıları gibi Ârâmî alfabesinden alınmış olup sağdan sola doğru yazılır. Ârâmî harfleriyle Avesta harfleri şekil olarak birbirine benzemekle birlikte yazılışları farklıdır. Avesta'nın harfleri birbirinden ayrı yazılır, hiçbir şekilde bir sonraki harfle birleşmez. Her ünlü için özel bir işaret mevcut olduğu gibi kısa ve uzun ünlülerin işaretleri de ayrıdır. Avesta, Sâsânîler döneminin kutsal kitabı olduğu için o dönemin dili olan Orta Farsça'yı önemli ölçüde etkilemiş, bazı kelimeler biraz değişiklikle bugünkü Farsça'ya da geçmiştir. Avesta'nın bir ilâhisinde kullanılan şu kelimeler buna örnek gösterilebilir: "Peres" (sormak) Yeni Farsça'da "purs"a, "raoçah" (gün) "rûz"a, "dâ" (yaratmak) kelimesi "nihâden"e, "hşapâ" (gece) kelimesi "şeb"e dönüşmüştür.

Part hânedanının kuruluşundan (m.ö. 250) Sâsânî Devleti'nin yıkılışına kadar olan zaman aralığında ortaya çıkmış olan Part dilleri, Orta Farsça, Soğdca, Hoten dili ve Hârizm dili orta zaman İran dilleri grubunu oluşturur. Milâttan önce III. yüzyılda Eşkânîler Devleti'ni kuran Part kavminin dili olan Part dilleri Ârâmî yazısından alınmış ve Part yazısıyla yazılmış olan eserlerin dili (Partça) ve Süryânî yazısından alınmış ve Mani yazısıyla yazılmış olan eserlerin dili (Mani Partça) olmak üzere başlıca iki gruba ayrılır.

Sâsânî devri öncesi şahların kitâbelerinin önemli bir kısmı Partça yazılmış olup en eskileri Avraman'da bulunan milâttan önce 21-22 yılına ait kitâbelerdir. Bunların en önemlileri Kâ'be-i Zerdüşt (Nakş-ı Rüstem) duvarının üzerindeki I. Şâpûr, Paikuli'deki Nersî, Fars'ta Hacıâbâd'daki Şâpûr kitâbeleridir. Muhtemelen Eşkânî şahlarının kabirlerinin bulunduğu eski Part şehri olan Nesâ'da son kazılarda ele geçen seramik belgeler Ârâmî yazısıyla yazılmış olup Avraman'da bulunan kitâbelerin yazısına yakındır. Bugün bu belgelerin Ârâmî değil Part diliyle yazılmış olduğu kesinlik kazanmıştır. Ermenice kaynaklarda geçen Partça kelimelerin harekeleriyle kaydedilmiş olması Part dilinin araştırılması konusunda büyük bir önem taşır. Part dili milâttan sonra IV. yüzyılın sonlarında, yani Sâsânî şahlarının kuzey kavimlerinin saldırısına karşı İran'ın doğu bölgelerini ele geçirmelerinden sonra gerilemeye başlamıştır. Part dili, Eşkânîler devrinde ve hatta ondan sonra da Orta Farsça'ya (Pehlevî dili), onun aracılığıyla da bugünkü Farsça'ya tesir etmiştir. Son zamanlarda Orta Asya'da Turfan kazılarında bulunan eserlerin tamamı Mani dini mensuplarının Süryânî yazısıyla yazdıkları Partça eserlerdir.

Bugün elde bulunan Mani dini eserlerinin hemen hemen tamamı yazılış tarihlerinden (m.s. III, IV. yüzyıllar) sonraya, milâttan sonra VIII ve IX. yüzyıla aittir. Bu eserler Mani devrinin dilinden farklı bir dille yazılmıştır. Mani zamanında kullanılan isimlerin çoğu atılmış, fiiller yeni kurallara göre çekilmiştir. Kullanılan kelimeler, Süryânî dilinden alınan birkaç terimin dışında saf Partça ve Farsça kelimelerdir. Mani belgeleri orta zaman İran dillerinin araştırılması için çok önemlidir.

Eski Farsça ile Yeni Farsça arasında bir köprü durumunda olan Orta Farsça, Sâsânîler devrinde İran'ın resmî diliydi. Ârâmî yazısından alınmış Pehlevî kitâbeleriyle Pehlevî kitapları bu döneme ait başlıca eserlerdir. Pehlevî kitâbelerindeki yazının daha gelişmiş bir şekliyle yazılan Pehlevî kitapları Zerdüşt dinini konu alan Dinkerd, Bundehişn, Dâdistân-ı dinî, Mâdigân (Mâtikân), Hezâr Dâdistân, Ardâvirâf-nâme, Minug-i Ḫıred, Nâmehâ-yı Menûçihr, Pend-nâme-i Azerbâd-ı Mârsipendân ve Avesta'nın bazı bölümlerinin Pehlevîce tefsiri olan Zend gibi dinî kitaplarla Yâdgâr-ı Zerîrân, Kârnâme-i Erdeşîr-i Bâbekân (Kârnâmek-i Artakşir-i Pâpekân), Draḫt-ı Âs̱ûrî (Draḫt-ı Âs̱ûrik), Ḫusrev-i Gubâdân-ı Verizek (Ḫusrev-i Kavâtân-ı Aritek) ve Mâdigân-ı Şetreng gibi din dışı kitaplar olmak üzere iki gruba ayrılır. Avrupalı uzmanlarla İranlı ve Hindistanlı Zerdüştîler tarafından anlaşılır hale getirilen bu kitaplar Eski Farsça ile ilgili çok miktarda malzeme ihtiva etmektedir.

Pehlevî metinlerinde karşılaşılan başlıca zorluk yazı karakterinden kaynaklanmaktadır. Ârâmî alfabesinden alınmış olan yirmi dört ünsüz bu metinlerde sadece on dört harf ile ifade edilmiştir. Sâsânî devri kitâbelerinde ve sikkelerinde de aynı yazı kullanılmakla birlikte harflerde fazla tasarrufa gidilmemiştir. Pehlevî yazılarında bazı kelimeler ünlü harfleri yoksa birkaç şekilde okunabilir. Doğru okuma için her defasında bazı işaretler gereklidir. Bu işaretlerin birçoğu, son zamanlarda ele geçirilmiş olan Eski Farsça ve Partça yazılmış eserlerin yardımıyla çözümlenmiştir. Pehlevî alfabesinde kullanılan sesli harflerin şekli Mani metinlerinde kullanılanlardan daha eskidir. Bunlar muhtemelen milâttan önce IV. yüzyıldan kalmıştır. Bu metinlerin çözülmesindeki ikinci zorluk Ârâmî kelimelerin Ârâmî şekliyle yazılması, okunurken Pehlevî karşılığının okunması demek olan "huzvariş" şeklinde kullanılmış olmasından kaynaklanmaktadır.

Orta zaman İran dillerinden olan Soğdca merkezleri Semerkant ve Buhara olan Soğd ülkesinde konuşuluyordu. Soğdca bir dönem Orta Asya'nın milletlerarası dili sayılmış ve kullanım alanı Çin'e kadar uzanmıştır. Son zamanlarda Orta Asya'da ve Çin'de bu dille yazılmış bazı eserler bulunmuştur. Bunlar Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık'la ilgili eserler ve din dışı eserler olmak üzere iki grupta incelenir. Hıristiyanlık'la ilgili Soğdca eserler Süryânî yazısıyla, Maniheizm ile ilgili olanları ise Maniheistler'in özel yazısıyla yazılmıştır. Budizm, Hıristiyanlık ve Maniheizm dinleriyle ilgili Soğdca eserler arasındaki birtakım dil farklılıkları muhtemelen lehçe ve zaman farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Hıristiyan dinine ait Soğdca eserlerdeki kelimelerin telaffuzu yazıldığı tarihteki, Budist eserlerdeki kelimelerin telaffuzu ise esas ve orijinal telaffuzunu göstermektedir. Muhtemelen milâdî IX. yüzyıla kadar canlı bir dil olan Soğdca, Farsça ve Türkçe'nin etkisiyle önemini kaybetmiştir. Bugün bu dilin bir lehçesi Yagnab vadisinde konuşulmakta olup Eski Soğdca'nın çözülmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Soğdca metinlerin çoğunda ünlüler kullanılmadığı için telaffuzla ilgili zorluklar vardır. Soğd dili İran'ın batısında kullanılan Farsça'dan tamamen uzaklaşmıştır. Bugün bir İranlı'nın bu dili anlaması mümkün değildir. Soğdca'ya en yakın dil XII. yüzyıla ait bir dil olan Hârizmce'dir. Hârizm dili VIII. (XIV.) yüzyıla kadar Hârizm'de kullanılmış ve bu tarihten itibaren yerini Türkçe ve Farsça'ya bırakmıştır. Bu dille ilgili eserler, içinde Hârizmce cümlelerde geçen kelime ve deyimleri açıklamak için sözlük bulunan Arapça iki fıkıh kitabı ile Zemahşerî'nin Arapça Muḳaddimetü'l-edeb'i ve onun Hârizm diline çevirisidir. Muḳaddimetü'l-edeb'deki Hârizmce kelimelerde hareke bulunmaması ve harflerin noktalarının çoğu yerde ihmal edilmesi yüzünden okuma güçlükleri vardır. Hârizm dili, çevre bölgelerin dillerine yani Soğd, Hoten ve Osset dillerine yakındır. Muḳaddimetü'l-edeb'den ve yukarıda bahsedilen iki fıkıh kitabından bu dilin önemli ölçüde Arapça ve Farsça'nın etkisi altında kaldığı anlaşılmaktadır.

Kâşgar'ın güneydoğusundaki eski Hoten ülkesinde konuşulan Hoten diliyle yazılmış çok az eser bulunmaktadır. Bunlar da henüz tamamen tercüme edilip anlaşılır hale getirilememiştir. Hoten yazısı Hint yazısından alınmıştır. Kelimeler kullanılan bazı ünlüler vasıtasıyla tahminî olarak anlaşılmaktadır.

Yeni İran dilleri Yeni Farsça (Derî), Osset dili, Peştu dili, Belûç dili ve Kürtçe olmak üzere beş grupta incelenir. Yeni Farsça İran dillerinin ve lehçelerinin en önemlisidir. Güneybatı İran dilleri grubuna giren ve Eski Farsça ile Orta Farsça'nın devamı olan Yeni Farsça, III (IX) ve IV. (X.) yüzyıllardan itibaren İran'ın doğu bölgelerinde kurulan devletlerin resmî dili olmuş, Derî, Pârsî-i Derî, Pârsî ve Fârsî gibi çeşitli adlarla anılmıştır. Yeni Farsça saray ve yönetim dili olunca şair ve yazarlar bu dille eser vermeye başladılar. Rûdekî, Dakīkī, Firdevsî, Kisâî-yi Mervezî gibi şairler bu dili önemli bir edebiyat dili haline getirdiler. Mensur eserlerde de büyük bir ilerleme gözlendi. İran'ın değişik bölgelerinde yetişen şairler bu dile mahallî lehçelerinden kelime ve deyimler kattılar. Yeni Farsça, mahallî etkinin yanında daha İslâmiyet'in ilk yıllarından itibaren Arapça'nın da etkisi altına girerek Arapça'nın bazı terkiplerini, kelimelerini, fiil çekim ve kelime türetme sistemini kabul etti. Bu durum çeşitli lehçelerin doğmasına sebep oldu. Başlangıçta kelime bilgisi ve söz dizimi bakımından çok karışık bir dil olan Yeni Farsça giderek çok sade ve kurallı bir dile dönüştü, Eski Farsça'nın karışık çekimlerinden kurtuldu. Fiillerde yeni çekim sisteminin ve isim hal eklerinin geniş olarak kullanımı, eskiden zor ve dolambaçlı yollardan ifade edilebilen düşüncelerin kolayca ifade edilmesini sağladı.

Yeni Farsça, dil bilgisi kuralları bakımından Orta Farsça'nın devamı olup aralarında çok az fark vardır. Bu farkların en önemlisi, Yeni Farsça'da geçişli ve geçişsiz fiillerin görülen geçmiş zamanı aynı şekilde çekilirken Orta Farsça'da geçişli fiillerin görülen geçmiş zamanının mülkiyet zamirleriyle ve geçişsizlerinkinin ise "bûden" (imek) fiilinin şimdiki zamanı "-hâ" ile çekilmesidir. Bunun dışında sessiz harfler üzerine kurulan yazı şekli yüzünden bazı harfler ses değişmesine uğramıştır. X. yüzyıla kadar Eski Farsça'nın iki sesli harfi olan "y" ve "v" Yeni Farsça'da da değişmeden kalmış, Eski Farsça'da iki sesli arasındaki "t", "z" sesine dönüşmüştür. Meselâ sonraları "bâd" (rüzgâr) olarak telaffuz edilen "bâz" kelimesi Eski Farsça'da "vâta" şeklinde idi. 360 (971) yılında yazılmış olan Ebû Mansûr el-Herevî'nin el-Ebniye ʿan ḥaḳāʾiḳi'l-edviye adlı eserinde "b" ile "p" arasında bir ses veren Eski Farsça bir harfi kullandığı görülmektedir.

Eski Farsça'da fiil köklerine "dal" ön eki eklenerek yapılan türetmeler Yeni Farsça'da tamamen kullanımdan kalkmıştır. "Fra" (ön), "uz" (dışarı, yukarı), "hem" (dahi, birbiriyle), "ni" (aşağı), "apa" (uzak), "abi" (tarafına) gibi tek ön ekler ile "vi-â" ve "adi-â" gibi iki ön ekler Yeni Farsça'da terkedilmiş, bunlar sadece birkaç kelimede kalmıştır. Böylece kelime türetebilecek önemli bir kaynak kurutulmuştur. Bunun yanında kelime türetebilecek isim tamlamaları sisteminin çoğu korunmuş, tamlamaları meydana getiren unsurlar birbirinden ayırt edilemez hal almıştır. Bu tür terkipler mahallî kelimelerde kullanıldığı gibi yabancı kelimelerde de kullanılmıştır.

Kafkasya'nın dağlık yörelerinin bir kısmında kullanılan Osset dilinin Iron ve Digoron adlı iki lehçesi vardır. Tarihî kaynaklarda anılan Ossetler (Alanlar) Kafkasya'ya Hazar denizinin doğusundan göç etmişlerdir. Bu sebeple dillerinin Soğd ve Hârizm dilleriyle yakın ilişkisi bulunmaktadır. Bugünkü İran dilleri arasında özel bir yeri olan Osset dili Fars dilinin etkisinden uzak kalmış, buna rağmen İran'ın eski dillerinin özelliklerinin birçoğunu muhafaza etmiştir. İran'ın diğer dillerinde terkedilmiş olan isimlerin sekiz hale girmesi durumu bugünkü Osset dilinde varlığını sürdürmektedir. XIX. yüzyılda Osset dilini geliştirmek için sözlü edebiyat ürünleri yazıya geçirilmeye başlanmıştır. Yazılı hale getirilen eserlerin en tanınmışı Nart kahramanları destanıdır. Osset dilinde İran'ın diğer dillerinde karşılığı olmayan çok sayıda kelime vardır. Bu kelimelerin bir kısmının kaynağı günümüzde bu dilin konuşulduğu Kafkasya'dır. Bugünkü Farsça'da kullanılmakta olan birçok Arapça kelimenin çok azı Osset dilinde de yer almaktadır. Günümüzde Rus alfabesiyle yazılan Osset dili, taşıdığı eski özellikler bakımından İran dilleri araştırmalarında önemli bir yere sahiptir.

Afganistan'ın doğu ve Pakistan'ın kuzeybatı sınır bölgelerinde yaşayanların mahallî dili olan Peştu dili uzun bir geçmişe sahip olup Eski İran dillerinin izlerini taşımaktadır. Bu dilin Vezîrî, Âferîdî, Peşâverî, Kandehârî ve Benuçî gibi lehçeleri vardır. Peştu dili son yıllarda Afganlar tarafından bir edebiyat dili haline getirilmiştir.

Belûç dili (Belûcî), Belûcistan'ın bir bölümü ile Türkmenistan'ın bazı bölgelerinde konuşulmaktadır. Belûç dilinin muhtelif lehçeleri içinde en önemlileri, kendi aralarında da gruplara ayrılan Batı Belûç ve Doğu Belûç lehçeleridir. Fakat Belûç kabilelerinin birbirleriyle ilişkileri kesilmeden sürdüğü için aralarındaki farklılık fazla değildir. Belûç diliyle söylenmiş destan ve şiirler seyyahlar tarafından tesbit edilmiştir. Bu dilde Arapça ve Farsça kelimelerin yanında Sind dilinden giren kelimeler de vardır. Bugün Yeni Farsça'da bulunmayan Eski ve Orta Farsça'nın bazı dil bilgisi özellikleri Belûç dilinde varlığını sürdürmektedir.

Ortadoğu ve Kafkaslar'ın bazı bölgeleriyle çok az sayıda Türkmenistan'da konuşulan Kürtçe'nin birçok ağzı olup çeşitli araştırma ve incelemelere rağmen bu ağızların yapısı ve birbiriyle ilişkisi konusunda kesin sonuca varılamamıştır. Uzmanlar bu ağızları Kurmancî ve güney grubu olarak ikiye ayırmışlardır. Kurmancî grubu da doğu kolu (Süleymaniye ve Sineh bölgesinde) ve batı kolu (Diyarbakır, Rızâiye, Erivan, Suriye'nin ve Horasan'ın kuzey bölgelerinde) olmak üzere ikiye ayrılır. Güney grubu ise Kirmanşah ve Bahtiyârî bölgelerinde konuşulmaktadır. Eski ve orta devreye ait Kürtçe yazılı belge bulunmamaktadır. İslâmî dönemde ise sadece bazı kitaplarda birkaç kıta şiir veya cümle nakledilmiştir. Bunlardan biri, Muʿcemü'l-büldân'da zikredilen Enûşirvân-ı Bağdâdî'nin Şeyṭânü'l-ʿIrâḳ adlı mülemma' kasidesidir.

b) Edebiyat. Hint-Avrupa dil grubunun Hint-İran dalını oluşturan İran dili, İran'ın Fars bölgelerinde geliştiği ve eserler verdiği için bu bölgenin adıyla anılmıştır. Selçuklular tarafından resmî dil kabul edilen Farsça edebiyat dili olarak da büyük rağbet görmüş, başta Anadolu olmak üzere Orta Avrupa içlerine kadar tanınma imkânı bulmuştur.

İslâm Öncesi İran (Fars) Edebiyatı. Milâttan önce VI-V. yüzyıllara ait belgelerden, İran'da o dönemlerde bir şiir ve edebiyat geleneğinin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Milâttan önce 708-550 yılları arasında hüküm süren Medler döneminden günümüze herhangi bir belge ulaşmamıştır. Medler'den sonra İran'da hâkimiyeti ellerine geçiren Persler (Ahamenîler) devrinden (m.ö. 559-330) zamanımıza gelen belgelerin en önemlisi, Kirmanşah'ın Bîsütun dağındaki yüksek bir kaya üzerine kazılmış bulunan kitâbedir. Bu kitâbede Darius'un fetihlerinden söz edilmektedir.

Persler'in kullandığı Eski Farsça ile çağdaş olan iki dil daha vardır. Bunlardan ilki Zerdüşt'ün Avesta'sının eski bölümlerinin yazıldığı Avesta dili, ikincisi Hindistan'ın güney bölgelerinde bugün hâlâ konuşulmakta olan Sanskritçe'dir. Bu üç dil kelime ve gramer bakımından birbirine benzediği için İran ve Hint medeniyetlerinin aynı kökten geldiği kabul edilir. Daha sonra İran'da hâkim olan Partlar (Eşkânîler) döneminden (m.ö. 250 - m.s. 226) bazı mühür ve sikkelerle birkaç kitâbenin yanı sıra Mani diniyle ilgili bazı belgeler günümüze kadar gelebilmiştir.

Zerdüşt'ün kutsal kitabı olan ve Part Hükümdarı Belâş'ın emriyle derlenip Sâsânî hükümdarlarından Erdeşîr-i Bâbekân ile oğlu I. Şâpûr zamanında yazıya geçirilen Avesta Fars edebiyatının en eski örneklerinden biri sayılır. Mes'ûdî, et-Tenbîh ve'l-işrâf adlı eserinde Avesta'nın 12.000 öküz derisi üzerine yazılmış olduğunu, ancak bunların İskender'in saldırısı sırasında kaybolduğunu belirtmektedir. Avesta Sâsânîler döneminde, yani Zerdüşt'ün yaşadığı dönemden yaklaşık 850 yıl sonra yeniden kaleme alındığı sırada Avesta dili artık ölü bir dil haline gelmişti. Bu kitabı Pehlevîce'ye çeviren mûbedler (Mecûsî din adamı) gerekli gördükleri yerlere açıklamalar getirmişler, ayrıca Avesta dilinden Pehlevîce'ye Oim adı verilen bir sözlük hazırlamışlardır.

Sâsânîler devrinde peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan Mani'nin (ö. 276) Eşkânî Pehlevîcesi ile yazdığı ve Turfan'da ele geçirilen belgeler İran edebiyatında büyük öneme sahiptir. Bu metinlerin bir kısmı Mani diniyle ilgili olup Orta Farsça'nın özelliklerini taşımaktadır. Orta Farsça döneminde İran edebiyatı biri epik ve dinî nitelikli millî destan, diğeri münazara türü olmak üzere iki yönde gelişmiştir. Bu türlerden ilkine Âyetkâr-i Zerîrân, ikincisine Draḫt-ı Âs̱ûrik adlı eserler örnek gösterilebilir. Sâsânî devrine ait olmakla beraber Dînkert, Bondihişn, Vizîdegîhâ-yı Zâdisperem, Dâdistân-ı Dînîk, Nâmegîhâ-yı Menûçihr, Câmâspnâmek, Kârnâme-i Erdeşîr-i Bâbekân gibi Pehlevîce eserlerin hemen hepsi IX. yüzyılda kaleme alınmıştır.

Hindistan kökenli Kelîle ve Dimne, Sindbâd-nâme, Bilavher ve Bûdasef adlı eserlerin Arapça tercümeleri incelendiği zaman bunların Orta Farsça'ya da çevrilmiş olduğu anlaşılır. İslâmî dönem İran edebiyatına bu eserlerin bazılarının sadece konuları girmiştir. Eski İran kültürünün en önemli eseri, İran hükümdarları hakkında efsanevî ve tarihî bilgileri içeren Ḫudâynâmek İslâm devrinde kaleme alınan tarih kitaplarının en önemli kaynaklarından biri sayılır. Aynı şekilde Sâsânî hükümdarlarından Enûşirvân'ın veziri Büzürgmihr'in öğütleri de İslâmî dönemde yazılan eserlerin birçoğunda malzeme olarak kullanılmıştır. Pehlevîce, İslâmiyet'ten sonra 400 yıl kadar hem konuşma hem yazı dili olarak varlığını sürdürmüştür. Bugün elimizde İslâmiyet'in İran'a girdiği yüzyıllarda Sâsânî Pehlevîcesi ile yazılmış birkaç eser mevcuttur.

İslâm Sonrası Fars (İran) Edebiyatı. 31 (651) yılında İran İslâm hâkimiyeti altına girdikten sonra İranlılar zamanla İslâmiyet'i benimsediler. İslâmiyet büyük bir hızla yayılmaya başlayınca Zerdüşt inancındaki Ahura Mazda'nın yerini Allah, Ehrimen'in yerini de şeytan aldı. İranlılar o zamana kadar kullandıkları güneş takviminden vazgeçerek ay takvimini, Pehlevî yazısını terkedip Arap alfabesini kullanmaya başladılar. Her alanda görülen bu çok hızlı değişime rağmen İranlılar, İslâm hâkimiyeti karşısında kendi din ve kültürlerini İran'ın çeşitli bölgelerinde, özellikle de Hazar denizi kıyılarında ve Taberistan'da sürdürdüler. Şarkılarını, eski destanlarını, efsanelerini zihinlerinde yaşattılar. 200 yıla yakın devam eden Arap hâkimiyeti döneminde İranlılar Arap dili ve kültürünün etkisi altında yaşadılar, Kur'an'ı öğrendiler, birçok idarî ve askerî terimi benimsediler ve bir edebî dil haline gelen Arapça ile eserler meydana getirdiler. Abbâsîler döneminde Endülüs, Mısır, Fas gibi ülkelerde hilâfetten kopmalar başlayınca bunun etkisi İran'da da görüldü. Hârûnürreşîd'in ölümünün ardından oğulları Emîn ve Me'mûn'un mücadelesi sırasında annesi İran asıllı olan Me'mûn'u destekleyen Tâhir b. Hüseyin halife tarafından Horasan valiliğine getirildi. Tâhir daha sonra bağımsızlığını ilân edince Horasan yarı müstakil bir devlet haline geldi. İranlılar, Arap kökenli devletlerin hâkimiyetinden kurtulup yarı müstakil devletler kurmaya başladığında bu devletlerin kurucuları, birtakım şecereler uydurup kendilerinin Sâsânî hânedanı veya hânedana mensup büyük aile ve kahramanların soyundan geldiklerini kanıtlama girişiminde bulundular. Bu durum İran tarihi, gelenek ve görenekleriyle destanlarının aranması ve toplanmasını gerekli kıldı. Böylece kuvvetli bir milliyetçilik ve millî dile dönüş hareketi ortaya çıktı. Sâsânî Pehlevîcesi'nin devamı olup Derî de (saraya mensup) denilen Farsça edebî dil halini aldı ve ilk ürünlerini vermeye başladı. Farsça yazan şairler, Araplar'a ait kaside ve gazel tarzında eserler verirken vezin olarak da aruzu kullandılar. Eldeki bilgilere göre ilk Farsça şiir söyleyenler, IX. yüzyıl dil âlimlerinden Ebû Hafs-ı Soğdî ve Ebü'l-Abbâs-ı Mervezî'dir. Bu dönemden itibaren hükümdar sarayları şair ve ediplerin toplandıkları merkezler halini almış, edebî hareketler de bu saraylarda doğup gelişmiştir. Bu sebeple edebiyat tarihçileri, genellikle bütün şair ve edipleri mensup oldukları hânedanlara göre sınıflandırmışlardır.

Tâhirîler Dönemi (821-873). İslâmiyet'ten sonra İran'da kurulan ilk bağımsız devlet olan Tâhirîler zamanında Arapça ile aşırı derecede ilgilenildiği için Fars edebiyatı ciddi bir gelişme göstermedi. Kaynaklarda, bu devirde Farsça eser veren şair olarak Hanzale-i Bâdgīsî ve Mahmûd-ı Verrâk-ı Herevî'nin adları zikredilmektedir. Bu şairlerin eserlerinden günümüze kadar gelenler tezkirelerde nakledilen birkaç beyitle sınırlıdır.

Saffârîler Dönemi (867-903). Hânedanın kurucusu Ya'kūb b. Leys Arapça bilmediği, dolayısıyla Arapça şiiri de anlayamadığı için şairlerin şiirlerini Farsça söylemelerini istedi. Bu dönemde İran'ın eski gelenekleri canlandı, hükümdarlar Farsça yazan şair ve edipleri himaye etmeye başladılar, Farsça hızlı bir gelişme sürecine girdi. Ebû Sâlik-i Gürgânî, Fîrûz-i Meşrikī, Bessâm-i Kürd-i Hâricî, Muhammed b. Muhallid-i Sigezî ve Muhammed b. Vasîf-i Sigezî bu dönemde yaşayan belli başlı şairlerdir.

Sâmânîler Dönemi (874-999). Fars edebiyatının tam anlamıyla gelişme sürecine girdiği bu devirde birçok şair, edip ve ilim adamı yetişti. Buhara ve Semerkant, Arapça ve Farsça eserler meydana getiren âlim, şair ve ediplerin toplandığı birer ilim ve edebiyat merkezi haline geldi. Kendileri de edip olan bazı emîr ve vezirler şair ve ediplerin münazara meclislerine katılmışlar, onları koruyup teşvik etmişlerdir. Meselâ Emîr II. Nasr b. Ahmed, veziri Ebü'l-Fazl-ı Bel'amî vasıtasıyla Rûdekî'den Kelîle ve Dimne'yi nazmetmesini, Mansûr b. Nûh da Taberî tefsirinin Farsça'ya çevrilmesini istemiştir. İslâmiyet'ten sonra Farsça nazmın ve nesrin temelleri bu devirde atılmıştır denilebilir. Ebû Şekûr-i Belhî, Ebü'l-Müeyyed-i Belhî, Şehîd-i Belhî, Rûdekî, Emmâre-i Mervezî, Kisâî-yi Mervezî, Ma'rûf-i Belhî, Ebû Şuayb-i Herevî, Revnakī, Emîr Ağâçî-i Buhârâî ve Dakīkī-i Belhî bu dönemin belli başlı şairleridir. Bu şairlerden hemen hemen hepsi kasideleriyle tanınmış olup içlerinde mesnevi yazanlar da vardır. Devrin en meşhur şairi Rûdekî'nin sekiz mesnevisi olduğu söylenir. Bunlardan ikisinin adı (Kelîle ve Dimne ve Sindbâd-nâme) bilinmektedir. Kaside, gazel, rubâî ve mesnevi dallarında daha başarılı olan ve Farsça şiiri Arap şiirinin etkisinden kurtaran ilk şair kabul edilen Rûdekî kendisinden sonra gelen şairler tarafından üstat sayılmıştır.

Bu dönemde ayrıca birçok mensur eser kaleme alınmıştır. Ebû Mansûr'un 957'de yazdığı Şâhnâme-yi Ebû Manṣûrî, Firdevsî'nin ünlü Şâhnâme'sinin temelini oluşturur. Sâmânî Veziri Ebû Ali Bel'amî'ye ait, Târîḫ-i Belʿamî adıyla bilinen ve 963'te gerçekleştirilen Terceme-i Târîḫ-i Ṭaberî, bir heyet tarafından hazırlanan ve 976'da tamamlanan Terceme-i Tefsîr-i Ṭaberî, müellifi belli olmayan 982 tarihli coğrafyaya dair Ḥudûdü'l-ʿâlem mine'l-meşriḳ ile'l-maġrib bu döneme ait belli başlı mensur eserlerdir. Bu devirde gerek şiir gerekse nesirde dil sade ve anlatım tabiidir. Edebî sanatlara fazla yer verilmemiş, tavsif ve teşbihler tabii olarak kullanılmıştır. Devrin önemli özelliklerinden biri de ilk Sâmânî emîrlerinin, din ve mezhep gözetmeksizin saraylarında Budist, hıristiyan ve Mani dinine mensup olanlarla ateşperestlerin yanı sıra Sünnî ve Şiî mezheplerine mensup kimseleri bir arada bulundurmaları ve bunların rahatça çalışabilmelerini sağlamalarıdır.

Sâmânîler, Mâverâünnehir ve Horasan'da hüküm sürdükleri sırada Âl-i Ziyâr'dan Merdâvic, Cürcân'da istiklâlini ilân edip ardından İsfahan ve Hemedan'ı topraklarına katarak Ziyârîler hânedanını kurdu. Daha sonra Gazneliler tarafından tarih sahnesinden silinen bu hânedanın himayesinde Farsça ve Arapça eserler veren şahsiyetler yetişmiştir. Bunlar arasında Dânişnâme-i ʿAlâʾî'nin yazarı İbn Sînâ, et-Tefhîm ve el-Âs̱ârü'l-Bâḳıye adlı eserlerin müellifi Bîrûnî, Ḳābûsnâme'nin yazarı Keykâvûs b. İskender ve Züllisâneyn Hüsrev-i Serahsî sayılabilir. Güney İran ve Irak'ta hüküm süren Büveyhî hânedanına mensup sultan ve emîrler daha ziyade Arapça yazan edip ve şairleri korumuşlardır.

Gazneliler Dönemi (962-1186). Gazneliler zamanında Fars edebiyatı büyük bir gelişme göstermiş, sultanların, vezirlerin ve devlet ricâlinin şair ve edipleri korumaları, hatta pek çoğunun bizzat edip ve şair olması sebebiyle bu alanda büyük atılımlar gerçekleştirilmiştir. Gazneliler dönemi şiiriyle Sâmânîler dönemi şiiri arasında göze çarpan en belirgin fark Sâmânîler devrinde mânanın lafız kadar kuvvetli olmaması, Gazneliler döneminde ise şiirin hem lafız hem mâna bakımından güçlü olması, felsefî düşünceleri de içermesi ve edebî sanatların daha çok kullanılmasıdır. Bu dönemde halk ağzından kelimelere yer verilmesinden vazgeçilmiş, Sâmânîler devrinde fazla özen gösterilmeyen şiir kuralları yerli yerine oturmuş, ancak nazım şekilleri bakımından bir değişiklik olmamıştır. Bu dönemde göze çarpan tek yenilik Menûçihrî ile başlayan musammat tarzıdır. Kaynaklarda Sultan Mahmud'un sarayında pek çok şairin bulunduğu kaydedilmektedir. Bunlar arasında en tanınmış olanlar şunlardır: Firdevsî, biri Farsça, diğeri Arapça iki divan sahibi Ebü'l-Feth el-Büstî, Gazâirî-i Râzî, Ferruhî-yi Sîstânî, Esedî-i Tûsî, Escedî, bilinen ilk İranlı kadın şair olan Râbia bint Kâ'b-i Kozdârî-i Belhî, Emîrüşşuarâ Unsurî ve Menûçihrî. Bu şairlerden Unsurî ve Ferruhî kasideleriyle, Esedî münazara tarzındaki manzumeleriyle, Menûçihrî kasidelerinin yanı sıra ilk musammatları yazması ve hamriyyâtı ile, Firdevsî ise Şâhnâme adlı mesnevisiyle tanınmıştır. Gazneliler devrinde nesir Sâmânîler dönemine göre daha olgunlaşmıştır. Bu dönemin en önemli mensur eserleri, Sultan Mahmud ve Sultan Mesud'un divan başkâtibi Ebû Nasr-ı Mişkân'ın Münşeʾât'ı ve Muhammed b. Hüseyin el-Beyhakī'nin Târîḫ-i Beyhaḳī'sidir.

Selçuklular Dönemi (1040-1300). Kâşgar'dan Halep'e, Kirman'dan Konya'ya kadar yayılan, Mâverâünnehir, Horasan, Kirman, Irak, Azerbaycan ve Anadolu'yu içine alan Selçuklu Devleti'nde edebiyatın önceki dönemlere göre bazı değişiklikler göstermesi, muhtelif üslûp ve akımların ortaya çıkması tabiidir. Nitekim Horasan bölgesinde yetişen şairlerin çoğu, kısmen eskiye bağlı kalarak "sebk-i Horasânî" diye adlandırılan üslûbu sürdürürken Irak ve Azerbaycan bölgelerinde yetişen şairler daha ağdalı ve edebî sanatlarla süslü bir üslûbu benimsediler ve şiirlerinde o zamana kadar kullanılmamış yeni mazmunlar kullanarak "sebk-i Irâkī" adı verilen bir üslûp geliştirdiler.

Selçuklular zamanında da hükümet merkezleri şair ve ediplerin toplandıkları yerler oldu. Horasan ve Irak gibi birbirinden çok uzak bölgelerdeki emîr ve sultanlar arasında çıkan olaylar ve bu bölgelerde yaşayan insanların düşünce tarzı, zevkleri ve yaşayışlarının birbirinden farklı olması, Horasan ve Irak'ta yetişen edip ve şairlerin kaynaşmasına sebep olduğu gibi eserlerine de yansımıştır. Sultan Sencer döneminin sonuna kadar Horasan civarında yetişen şairler Horasan üslûbunu sürdürdüler. Bu bölgede yaşayan Reşîdî, Am'ak-ı Buhârî ve Sûzenî-i Semerkandî gibi şairler Sâmânîler ve Gazneliler dönemi şairleri tarzında eser verdiler. Azerbaycan ve Irak bölgelerinde yetişen şairler ise Arapça terkip, deyim ve terimlere, Arap veya Fars kıssalarına yer vermişlerdir. Nizâmî-i Gencevî ve Hâkānî-yi Şirvânî gibi bazı şairler, basit mazmunları ve ortak kavramları yeni mazmunlarla ifade etmeye özen gösterdiler. Ancak ifrata kaçtıkları için şiirleri zor anlaşılır hale geldi. Bu hususta Evhadüddîn-i Enverî ve Ebü'l-Ferec-i Rûnî'nin etkisi büyük oldu. Aynı dönemde yetişen şairler özellikle mecaz, kinaye, istiare gibi sanatları çok kullandılar. Bunların yanı sıra hiciv türü şiir de yaygınlık kazandı.

Selçuklular'a yenilmelerine rağmen bir süre daha Gazne ve Hindistan'da varlıklarını sürdüren Gazneliler'in hâkim olduğu bölgelerde de birçok şair ve edip yetişti. Mesnevileriyle tanınan mutasavvıf-şair Senâî-yi Gaznevî, kaside ve habsiyyâtıyla bilinen Mes'ûd-i Sa'd-i Selmân, kasideleriyle ünlü Ebü'l-Ferec-i Rûnî, Ebû Hanîfe-i İskâfî ve Eşref-i Gaznevî, muhtemelen Fars şiir ve edebiyatının Hindistan'da gelişmesine imkân hazırlamıştır.

Fîrûzkûh, Tohâristan ve İran'ın doğu bölgelerinde yarı müstakil bir devlet kurmuş olan Gurlular da edip ve şairleri korumuşlardır. Gur hükümdarlarından Alâeddîn-i Cihânsûz da şairdi. Bu hânedanın en ünlü edip ve şairi Çehâr Maḳāle adlı eserin müellifi Nizâmî-i Arûzî'dir. Ebü'l-Kāsım-ı Refîî, Ebû Bekr-i Cevherî, Alî-i Sûfî, Şerefülefâzıl Muhammed b. Ömer-i Ferkadî, Hukârendû-yi Gūrî ve Ziyâeddin Herevî Gurlu saraya mensup diğer şairlerdir.

Irak Selçukluları sarayları da edebiyat ve şiirin rağbet bulduğu merkezlerdi. Melikşah'ın oğlu Muhammed Tapar'ın yanında büyük bir itibarı olan, şairliğinin yanı sıra Târîḫ-i Âl-i Selçûḳ, Tenzîrü'l-vezîr ve Şikârnâme gibi eserleri telif eden Ebû Tâhir-i Hâtûnî, Horasan'da maddî sıkıntı içine düştüğü için Irak'a gelerek I. Tuğrul'a intisap eden İmâdî-i Gaznevî, Horasan'daki karışıklıklardan kaçıp Sultan Arslanşah b. Tuğrul'un cülûsu sırasında ona kaside sunan Esîr-i Ahsîkesî, Sultan Arslanşah ve oğlu Tuğrul'dan teşvik gören ve gazelleriyle Sa'dî-yi Şîrâzî'yi hatırlatan Cemâleddîn-i İsfahânî, Arslanşah b.Tuğrul'a kasideler sunan Mücîrüddîn-i Beylekānî, Gıyâseddin Mahmûd ve Arslanşah b. Tuğrul için kasideler yazan Hâkānî-yi Şirvânî bu şairler arasında zikredilebilir. Bu şairlerin hemen hepsi Irak Selçukluları'nın son zamanlarında atabeglere yönelmiştir. Mücîrüddîn-i Beylekānî ve Esîr-i Ahsîkesî, Azerbaycan'dan Irak'a gelerek Şemseddin İldeniz'e intisap etmiştir. Hâkānî, Atabeg Kızılarslan'dan iltifat görürken Zahîr-i Fâryâbî, Muhammed Cihan Pehlivan'ın oğlu Nusretüddin Ebû Bekir tarafından taltif edilmiş, Nizâmî-i Gencevî Şîrîn ve Ḫüsrev adlı mesnevisini Cihan Pehlivan'a, İskendernâme'yi de onun oğlu Ebû Bekir'e takdim etmiştir.

Hârizmşahlar'ın hükümran olduğu bölgelerden Hârizm ve ardından Cürcâniye de birer ilim ve edebiyat merkezi halini aldı. Sencer'in 1141'de yenilmesinden sonra Merv'i ele geçiren Atsız b. Muhammed şehirdeki âlimlerden Kadı Abdurrahman b. Muhammed el-Kirmânî, Kadı Hüseyin b. Muhammed-i Ersâbendî, Ebû Mansûr el-Abbâdî ile felsefeci Ebû Muhammed-i Herekî'yi Hârizm'e götürdü. Bunların yanı sıra Ebû Ya'kūb es-Sekkâkî ve bir süre Hârizm sarayında bulunan Fahreddin er-Râzî'yi de anmak gerekir. Kamerî-i Cürcânî, Şâhfûr-i Eşherî ve Seyfeddîn-i A'rec gibi şairler Hârizm sarayına mensuptular. Ayrıca Ḥadâʾiḳu's-siḥr fî deḳāʾiḳi'ş-şiʿr'in müellifi Reşîdüddin Vatvât ile et-Tevessül ile't-teressül'ün müellifi Bahâeddin Muhammed b. Müeyyed el-Bağdâdî de bu saraya mensup şahsiyetlerdir.

Selçuklu döneminin belli başlı mutasavvıf şairleri arasında dûbeytleriyle tanınan Baba Tâhir-i Uryân, tasavvufî düşünceleri ilk defa şiirle ifade eden Ebû Saîd-i Ebü'l-Hayr, Baba Kûhî-i Şîrâzî, seci ve kafiyeli nesrin ilk temsilcisi Hâce Abdullah-ı Herevî ve Teẕkiretü'l-evliyâʾ adlı eserin yazarı Ferîdüddin Attâr'ı saymak gerekir. Diğer önemli şairler arasında İsmâilî dâîsi Nâsır-ı Hüsrev, Lâmiî-yi Gürgânî, Burhânî, Sâmânîler devri şairlerinden Esedî'nin oğlu ve Luġat-ı Fürs'ün müellifi Esedî-i Tûsî, Vîs ü Râmîn'in yazarı Fahreddin Es'ad-ı Gürgânî, kaside üstadı ve Ḳavsnâme'nin müellifi Katrân-ı Tebrîzî, matematikçi ve astrolog olmakla birlikte daha çok rubâîleriyle meşhur olan Ömer Hayyâm, Sultan Sencer'in emîrü'ş-şuarâsı olan ve kaside, gazel, kıta ve rubâîleriyle tanınan Muizzî, kaside şairi Ezrakī-i Herevî, İlhanlılar'dan Hızır Han'ın emîrü'ş-şuarâsı Am'ak-ı Buhârî, Seyyidüşşuarâ lakabıyla bilinen yine İlhanlılar sarayına mensup Reşîdî-i Semerkandî, gazelleriyle meşhur Edîb Sâbir, Muhtârî-i Gaznevî, mânadan çok edebî sanatlara önem veren Abdülvâsî'-i Cebelî, hicivleriyle ünlü Sûzenî-i Semerkandî, Esîr-i Ahsîkesî, Hârizmşahlar'ın saray şairi ve kaside yazarı Reşîdüddin Vatvât, Azerbaycan bölgesinde yetişen şairlerden Mücîrüddîn-i Beylekānî, Fars edebiyatının en büyük kaside üstadı ve yeni mazmunlar kullanmaya özen gösteren Evhadüddîn-i Enverî, Felekî-yi Şirvânî, kaside ve gazel üstadı Cemâleddîn-i İsfahânî, Azerbaycan bölgesinin en meşhur kaside şairi Hâkānî-yi Şirvânî, kaside şairi Zahîr-i Fâryâbî ve mesnevi türünün üstadı, hamse sahibi, Azerbaycan bölgesi şairlerinden Nizâmî-i Gencevî zikredilmelidir.

Bu devrinde nesir de nazma paralel bir gelişme göstermiş, önceki dönemlere göre Farsça yazmaya rağbet artmış ve tarihî, tasavvufî, ahlâkî, edebî, tıbbî birçok eser meydana getirilmiştir. Farsça giderek gelişip daha da olgunlaşırken Farsça'ya giren Arapça terim ve kelime sayısı da artmıştır. Bu devirde önceki dönemlere göre çok daha fazla mensur eser kaleme alınmıştır. İsmâilîler, bir yandan dâîleri vasıtasıyla intihar saldırıları gerçekleştirip devlet ricâlini öldürme, yaralama adam kaçırma gibi yöntemlerle etrafa korku salarak Kazvin ve İsfahan'da nüfuz kazanmak isterken bir yandan da yazdıkları eserlerde fikirlerinin halk tarafından kolay anlaşılması için Arapça kelime kullanmaktan kaçınmış ve Farsça kelime kullanmaya özen göstermişlerdir. Selçuklular dönemi nesrinde görülen bu değişmeler Gazne ve civarına sirayet etmediği için o bölgede yetişen edipler daha önceki dönemlerde revaçta olan sade üslûbu sürdürmüşlerdir.

Selçuklular devrinde yazılmış belli başlı mensur eserler şunlardır: XI. yüzyılda Râdûyânî'nin şiir sanatları hakkında kaleme aldığı Tercümânü'l-belâġa, aynı yüzyılın ortalarında Hücvîrî'nin yazdığı, Farsça en eski tasavvufî eser olan Keşfü'l-maḥcûb li-erbâbi'l-ḳulûb, Nâsır-ı Hüsrev'in 1045-1052 yılları arasında Hicaz, Şam, Mısır, Anadolu ve Mekke'ye yaptığı seyahatleri sırasında gördüklerini anlattığı Sefernâme'si, Hâce Abdullah-ı Herevî'nin XI. yüzyılın ikinci yarısında kaleme aldığı, secili nesrin en güzel örneklerinden biri olan Münâcât ve Maḳālât'ı, Nizâmülmülk'ün 1091'de yazdığı Siyâsetnâme'si, İsmâil b. Hasan el-Cürcânî'nin 1110'dan sonra kaleme aldığı, daha sonra Arapça'ya ve kısaltılarak İbrânîce'ye tercüme edilen tıbba dair Ẕaḫîre-i Ḫârizmşâhî adlı eseri, Gazzâlî'nin Kimyâ-yı Saʿâdet'i, İbnü'l-Belhî'nin 1105-1116 yılları arasında yazdığı Fârsnâme'si, Ömer Hayyâm'ın Nevrûznâme'si, müellifi belli olmayan 1126'da telif edilmiş Mücmelü't-tevârîḫ ve'l-ḳıṣaṣ, Kadı Hamîdî'nin Maḳāmât-ı Ḥarîrî ve Maḳāmât-ı Bedîʿüzzamân-ı Hemedânî'ye nazîre olarak yazdığı Maḳāmât-ı Ḥamîdî'si, Nizâmî-i Arûzî'nin 1156'da kaleme aldığı Çehâr Maḳāle'si, Muhammed b. Münevver'in Esrârü't-tevḥîd'i, Reşîdüddin Vatvât'ın Ḥadâʾiḳu's-siḥr fî deḳāʾiḳı'ş-şiʿr'i, Muhammed b. Ali er-Râvendî'nin XII. yüzyılın sonlarına doğru yazdığı ve 1212'de Anadolu Selçuklu Hükümdarı Keyhusrev b. Kılıcarslan'a takdim ettiği, Selçuklular tarihi bakımından önemli bir kaynak sayılan Râḥatü'ṣ-ṣudûr'u ve Ferîdüddin Attâr'ın XIII. yüzyılın ilk yarısında kaleme aldığı Teẕkiretü'l-evliyâʾ adlı eseri. Bu arada İranlı oldukları halde Farsça kitapların yanı sıra Arapça eserler verenlerle sadece Arapça yazanlar arasında yirmi ciltlik et-Tibyân adlı Kur'an tefsirinin müellifi Ebû Ca'fer et-Tûsî, Gazzâlî, Mecmaʿu'l-ems̱âl sahibi Meydânî, Zemahşerî, Şehristânî, Şehâbeddin es-Sühreverdî el-Maktûl, Fahreddin er-Râzî ve Hatîb et-Tebrîzî gibi şahsiyetleri de zikretmek gerekir.

Moğol ve Timurlular Dönemi (1220-1505). Moğol istilâsı, Cengiz Han'ın XIII. yüzyılın başlarında İran'a saldırmasıyla başladı. Moğollar'ın saldırısından kurtulmayı başaran birçok âlim, şair, edip ve tarihçi İran'ın Moğol istilâsına uğramayan bölgeleriyle Hindistan, Irak ve Anadolu'ya kaçtı. Şems-i Kays Fars'a, Bahâeddin Veled ve oğlu Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ile Necmeddîn-i Dâye gibi şahsiyetler Anadolu'ya, bazı kimseler Sind, Mültan ve Delhi'ye gittiler ve zor şartlar altında da olsa buralarda varlıklarını sürdürdüler. Bu ortamda yetişen en büyük şair Hallâkulmeânî lakabıyla ünlenen Kemâleddîn-i İsfahânî'dir. Cengiz ölünce Hârizmşahlar ülkelerine yeniden sahip olmak istediler. Cengiz'in yerine geçen oğlu Ögedey tekrar İran'a girerek ikinci defa yağma ve katliamlar yaptı. Hülâgû'nun İran'a gelişine kadar Cengiz yasaları uygulandığı için sosyal hayat altüst olmuştur. Böyle bir ortamda şiir ve edebiyat da bir duraklama devrine girdi. Bu döneme ait, Moğol zulmünden kaçarak başka ülkelere gidenlerle gizlenenlerden kalan eserler günümüze ulaşmıştır.

Hülâgû, İran'da İsmâilîler'in kalelerini ve özellikle Alamut Kalesi'ni ele geçirip onların nüfuzunu kırdıktan sonra Bağdat'ı işgal ederek başşehri Merâga olan İlhanlılar Devleti'ni kurdu. Bir asır kadar İran'da hükümran olan İlhanlılar yavaş yavaş İslâmiyet'in etkisi altına girmeye başladılar. Moğollar'ın hâkim olduğu bu dönemde medreselerin, ilim ve edebiyat mahfillerinin, Bağdat, Hârizm, Nîşâbur, Merv ve Buhara gibi önemli edebiyat, ilim ve irfan merkezlerinin ortadan kalkması, âlim ve sanatçıların ülkeyi terketmeleri veya gizlenmeleri ilim ve edebiyatın gerilemesine yol açtı. Bu arada Moğol istilâsından fazla etkilenmeyen Fars bölgesindeki Salgurlular'dan bilhassa Atabeg Ebû Bekir Sa'd-i Zengî, Luristan'da hâkim olan Atabekân-ı Şebânkâre'den Nusretüddin Ahmed, Sîstan ve Herat'ta hüküm süren Âl-i Kert'e mensup atabegler şair ve edipleri himaye ettiler. Şems-i Kays, Mecd-i Hemger ve Sa'dî-i Şîrâzî, Fars Atabegleri'nden Ebû Bekir Sa'd'ın sarayına mensup şairlerdir.

Bu olumsuz gelişmelere rağmen Moğollar zaman içinde İranlılar'la karışıp kaynaştılar. Nasîrüddîn-i Tûsî, Şemseddin Cüveynî, kardeşi Atâ Melik Cüveynî ve Reşîdüddin Fazlullah-ı Hemedânî gibi âlimler Moğol sarayında divan kâtipliği, müşavirlik, vezirlik gibi önemli görevler üstlendiler. İlhanlılar şair, edip ve tarihçileri himayeleri altına almaya başlayınca ilim dünyası yeniden canlandı. Nasîrüddîn-i Tûsî'nin isteği üzerine müsbet ilimlere de önem verilerek Merâga'da bir astronomi gözlemevi kuruldu. Reşîdüddin Fazlullah Tebriz'de Rab'-i Reşîdî adlı medrese, dârüşşifâ ve büyük bir kütüphane yaptırdı, buralara vakıflar tahsis ettirdi. Tarihçilik önceki dönemlere nisbetle önem kazandı. Dönemin bu karmakarışık siyasî olayları içerisinde yine de bazı devletlerin saraylarında şiir ve edebiyat revaç buldu. Sultan Üveys ve Sultan Ahmed Celâyir gibi hükümdarlar şair ve edipleri himaye ettiler. Selmân-ı Sâvecî, Ubeyd-i Zâkânî ve Nâsır-ı Buhârî bunların ihsanlarına mazhar oldular. Fars'ta ise Hâfız-ı Şîrâzî ve İmâd-i Fakīh gibi şairler, İncû hânedanının son hükümdarı Şeyh Ebû İshak ve Şah Şücâ'dan iltifat gördüler.

Moğollar devrinde yer yer duraklayan edebî hareketler Timur ve sülâlesi zamanında tekrar eski canlılığını kazanmaya başladı. Timur din büyüklerine ve âlimlere saygılı davranmış ve gittiği yerlerdeki âlim ve sanatkârları Semerkant'a göndermiştir. Bu arada el-Muṭavvel'e yazdığı şerhle tanınan Sa'deddin et-Teftâzânî'ye bir mektup göndererek kendisini Semerkant'a davet etmiştir. Ancak ilim adamlarına saygı göstermesine rağmen acımasız bir hükümdar olduğu için şairler onun yanına gitmeye pek rağbet etmemişlerdir. Timur'un oğlu Şâhruh ilim ve edebiyata babasından daha çok önem vermiştir. İsmet-i Buhârî ve Besâtî-i Semerkandî gibi şairler onun sarayına mensuptular. Şâhruh'un oğlu olan ve Esterâbâd'da hüküm süren Gıyâseddin Baysungur ile Semerkant'ta hüküm süren Şehzade Uluğ Bey de ilme önem veren hükümdarlardandır. Özellikle Uluğ Bey, matematik ve astronomiye olan ilgisi ve Semerkant'ta kurdurduğu rasathâne ile tanınmıştır. Uluğ Bey'in çocuklarından Hüseyin Baykara Herat'ı bir ilim, sanat ve edebiyat merkezi haline getirmiştir. Hüseyin Baykara'nın yakın arkadaşı ve veziri Ali Şîr Nevâî'nin bu kültür hareketlerindeki katkılarını da belirtmek gerekir.

Bu dönemlerde istikrarlı devletler yerine ülkenin çeşitli bölgelerinde muhtelif devlet ve devletçiklerin bulunması sebebiyle şairler hükümdar ve emîrlerin saraylarından uzaklaşarak halka yöneldiler. Halkın zevkine daha çok hitap ettiği için gazel ve manzum hikâye revaç buldu ve kaside fazla itibar görmemeye başladı. Şiir ve edebiyata yeteneği olan kimseler hat ve tezhip gibi güzel sanatlarla uğraştıkları için şiir giderek gerekli bilgi birikimine sahip olmayan, hatta bazıları okuma yazma dahi bilmeyen avam tabakasının elinde kaldı. Konuşma dilinde kullanılan kelime ve tabirlerin şiire girmesine yol açan bu durum, Safevîler devrinde ortaya çıkacak olan sebk-i Hindî'nin gelişeceği ortamı hazırladı. Bu dönemde yetişen şairlerin çoğu, düşünce tarzları halkın düşünce tarzına daha yakın olduğundan halk arasında şöhret kazandı. Bu arada bazı şairler başkalarının şiirlerini kendi şiirleriymiş gibi gösterdiler. Bu durum, onların eserlerinde pek çok lafız ve mâna hatasına düşmelerine sebep oldu. Dönemin kayda değer bir diğer özelliği de muamma türünün revaç bulmasıdır. Bu oluşumların dışında kalan şair klasik tarzın son temsilcisi olan Abdurrahman-ı Câmî'dir. Câmî, şiirlerinde genellikle Emîr Hüsrev-i Dihlevî'yi örnek almakla beraber kasidede Hâkānî-yi Şirvânî ve Senâî, gazelde Sa'dî-i Şîrâzî ve Hâfız-ı Şîrâzî, mesnevide Firdevsî ve Nizâmî-i Gencevî'nin etkisinde kalmıştır. Ayrıca Timur'un fütuhatını anlatan Timurnâme adlı eserin müellifi ve Câmî'nin yeğeni Hâtifî-i Harcirdî, sebk-i Hindî'nin öncüsü sayılabilecek olan Baba Figānî-i Şîrâzî ve Nizâmî-i Gencevî tarzında yazılmış en güzel Leylâ ve Mecnûn mesnevilerinden birini kaleme alan Mektebî-i Şîrâzî'yi de anmak gerekir.

Moğol ve Timurlular döneminde yetişen şairler, içerik ve şekil bakımından her türden şiir söylemekle beraber Moğollar'ın baskı ve zulmünden rahatsız oldukları için tasavvufa yönelerek duygu ve düşüncelerini tasavvuf perdesi altında söylemeyi tercih etmişlerdir. Bu devirde Safiyyüddîn-i Erdebîlî, Alâüddevle-i Simnânî, Muhyiddin İbnü'l-Arabî ve öğrencisi Sadreddin Konevî, Fahreddîn-i Irâkī, Mahmûd-ı Şebüsterî ve Abdürrezzâk el-Kâşânî gibi çok ünlü mutasavvıflar yetişmiştir. Daha önceki dönemlerde kaside ilk sırada yer alırken bu devirde gazel birinci plana çıkmış, Moğollar'la haşır neşir olurken Farsça'ya pek çok Moğolca hatta Çince kelime girmiştir. Selçuklular döneminde başlayarak gelişen, Irak ve Azerbaycan bölgelerinde yetişen şairlerce benimsenip kullanılan sebk-i Irâkī, Moğol ve Timurlular devrinde bazı önemsiz değişikliklere uğramakla birlikte Timurlular'ın son zamanlarına kadar varlığını korumuştur.

Nesirde başlangıçta kısa bir duraklama dönemi geçirmesine rağmen tekrar canlanarak özellikle tarihî ve tasavvufî konularda pek çok eser meydana getirilmiştir. Moğollar'ın İran'ı istilâsı sırasında onların ulaşamadıkları bölgelerde nesir bir yandan Selçuklular devrindeki olgun, akıcı ve edîbane üslûbuyla devam ederken Moğollar'ın hâkimiyeti altında bulunan bölgelerde "nesr-i fennî" adı verilen anlaşılması güç, yersiz mübalağa, lüzumsuz ifade ve sanatlarla dolu, çok ağdalı olmakla beraber gevşek, ham ve tatsız bir dil kullanılmaya başlandı. Moğol istilâsından sonra Farsça'da göze çarpan önemli bir husus da birçok Türkçe ve Moğolca kelimenin bu dile girmesidir. Bu kelimelerin çoğu günümüz Farsça'sında da kullanılmaktadır.

Atâ Melik Cüveynî'nin 1260'ta yazdığı, Moğollar'ın ortaya çıkışı, Cengiz Han, Hârizmşahlar ve İsmâilîler hakkında önemli bilgiler içeren Târîḫ-i Cihângüşâ, Minhâc-ı Sirâc Cûzcânî'nin kaleme aldığı Ṭabaḳāt-ı Nâṣırî, aslı Arapça olup Ebû Nasr Muhammed b. Abdülcebbâr el-Utbî tarafından XI. yüzyılın başlarında yazılan ve XIII. yüzyılda Ebü'ş-Şeref Nâsıh-ı Gülpâyegânî tarafından Farsça'ya çevrilen, Gazneli Sultan Mahmud dönemini anlatan Târîḫ-i ʿUtbî, Gāzân Han zamanında vezirlik yapmış olan Reşîdüddin Fazlullah-ı Hemedânî'nin kaleme aldığı, Moğollar dönemi tarihi için en önemli kaynak mahiyetindeki Câmiʿu't-tevârîḫ, Vassâf diye bilinen Abdullah-ı Şîrâzî'nin yazdığı Târîḫ-i Vaṣṣâf, Hamdullah el-Müstevfî'nin telif ettiği Târîḫ-i Güzîde, yine aynı müellifin kaleme aldığı Ẓafernâme, Nizâmeddîn-i Şâmî'nin aynı adlı eseri, Hâfız-ı Ebrû'nun yazdığı Zübdetü't-tevârîḫ, Fasîh-i Hâfî'nin kaleme aldığı Mücmel-i Faṣîḥî, Şerefeddin Ali Yezdî'nin Timur dönemini anlatan Ẓafernâme, Abdürrezzâk es-Semerkandî'nin Maṭlaʿ-ı saʿdeyn, Muînüddîn-i İsfizârî'nin Ravżâtü'l-cennât ve Mîrhând'ın Ravżatü'ṣ-ṣafâʾ adlı eserleri bu dönemde yazılmış önemli tarih kitaplarıdır.

Muhammed Avfî'nin 1220'de yazdığı ve Farsça en eski tezkire sayılan Lübâbü'l-elbâb, Abdurrahman-ı Câmî'nin 1478'de kaleme aldığı Nefeḥâtü'l-üns, Devletşah'ın 1487'de yazdığı Teẕkiretü'ş-şuʿarâʾ ve Hüseyin Baykara'nın kaleme aldığı söylenen Mecâlisü'l-ʿuşşâḳ gibi tezkireler; Şems-i Kays'ın 1233'te yazdığı aruz ve kafiye hakkındaki el-Muʿcem fî meʿâyîri eşʿâri'l-ʿAcem, Nasîrüddîn-i Tûsî'nin 1236'da telif ettiği Aḫlâḳ-ı Nâṣırî, Devvânî'nin XV. yüzyılın ikinci yarısında kaleme aldığı Aḫlâḳ-ı Celâlî, Hüseyin Vâiz-i Kâşifî'nin 1495'te yazdığı Aḫlâḳ-ı Muḥsinî, aynı müellifin Kelîle ve Dimne tarzında kaleme aldığı Envâr-ı Süheylî adlı ahlâk kitapları; Muhammed Avfî'nin yazdığı Cevâmiʿu'l-ḥikâyât ve levâmiʿu'r-rivâyât, Moğol istilâsı sırasında Anadolu'ya kaçan Necmeddîn-i Dâye'nin 1228'de kaleme alıp Alâeddin Keykubad'a takdim ettiği Mirṣâdü'l-ʿibâd adlı tasavvufî eseri Moğollar ve Timurlular dönemlerinde yazılmış önemli kitaplardır.

ʿAvârifü'l-maʿârif'in müellifi Şehâbeddin es-Sühreverdî, matematik, astronomi ve mantık dallarında Taḥrîr-i Öḳlîdis (Euclides), Taḥrîr-i Mecisṭî (Almageste), Şerḥ-i İşârât adlarını taşıyan eserlerin sahibi Nasîrüddîn-i Tûsî, astronomi, coğrafya ve eşya ile ilgili ʿAcâʾibü'l-maḫlûḳāt ve ġarâʾibü'l-mevcûdât, coğrafya ile ilgili Âs̱ârü'l-bilâd adlı eserlerin yazarı Zekeriyyâ el-Kazvînî, Envârü't-tenzîl ve esrârü't-teʾvîl, Ṭavâliʿu'l-envâr, Minhâcü'l-vüṣûl gibi Arapça eserlerle Niẓâmü't-tevârîḫ adlı Farsça eserin müellifi Kādî Beyzâvî, İbn Sînâ'nın el-Ḳānûn'u ile Şehâbeddin es-Sühreverdî el-Maktûl'ün Ḥikmetü'l-işrâḳ'ına yazdığı Arapça şerhler ve Dürretü't-tâc adlı Farsça eseriyle tanınan Kutbüddîn-i Şîrâzî, el-Mevâḳıf, el-Fevâʾidü'l-ġıyâs̱iyye ve Şerḥu Muḫtaṣari'l-Müntehâ adlı eserlerin müellifi, kelâm âlimi Kādî Adudüddin el-Îcî de Moğollar ve Timurlular dönemlerinde yetişen ve daha çok Arapça eser veren müellifler arasında zikredilebilir.

Safevîler Dönemi (1501-1736). Bu dönemde, sarayların ve hükümdarların azametinin göstergesi sayılan kaside değerini yitirdi. Hükümdarlar, şairlerden sultanları öven kasideler yerine Ehl-i beyt'e ağıt yazmalarını istediler. Kasideleri itibar görmeyen şairler, Horasan ve Irak üslûplarını terkederek Hz. Ali ve on iki imamla ilgili kasideler ve özellikle Kerbelâ Vak'ası'nı konu alan mersiyeler kaleme aldılar. Gazel ise eğlence meclislerinin bir unsuru haline geldi. Aynı dönemde Şiîlik devletin resmî mezhebi olduğu için edebiyat da daha çok Şiîliği yayma yolunda bir gelişme gösterdi. O zamana kadar Arapça yazılmakta olan dinî eserler Farsça yazılmaya başlandı. Moğollar ve Timurlular döneminin ağır ve ağdalı üslûbu sürdürülürken bir yandan da şiire yeni bir özellik kazandıran, ince duygular ve hayallerle süslü sebk-i Hindî gelişti. Pek çok şair ve edibin yetişmesine, ayrıca birçok hükümdar ve şehzadenin şiir ve edebiyatla uğraşmasına rağmen bu devir yine de Fars edebiyatında bir gerileme dönemi sayılır. Bu dönemde gazel ve tasavvufî şiir terkedildi. Seci, kafiye, teşbih, cinas, istiare gibi edebî sanatlar anlaşılması çok güç bir tarzda kullanıldı. Bazı şairlerin İran'ı terkedip özellikle Hindistan'a gitmelerine ve şiirin halk tabakalarının uğraş alanı içine girmesi gibi olumsuz sayılabilecek gelişmelere rağmen bu dönemde yine de değerli şair ve edipler yetişti. Devrin en önemli özelliklerinden biri, Fars edebiyatının İran dışında ve bilhassa Hindistan'da revaç bulması, İran dışında da Farsça yazan birçok edip ve şairin yetişmesidir.

Sebk-i Hindî'nin bânisi sayılan Baba Figānî-i Şîrâzî, Hâtifî, Hilâlî-i Çağatâyî ve Ehlî-i Şîrâzî'den sonra Ümîdî, Zamîrî-i İsfahânî, Vahşî-i Bâfkī, Kerbelâ Vak'ası hakkında söylediği mersiyelerle tanınan Muhteşem-i Kâşânî, Zülâlî-i Hânsârî, Câmî-i Abbâsî, ünlü hekim Şifâî-i İsfahânî, Şâpûr-i Tahrânî, Celâl-i Esîr, Rükneddin Mes'ûd-i Kâşî ve Sâib-i Tebrîzî Safevîler döneminin ünlü şairleridir.

Bâbürlü hânedanına mensup hükümdarlardan Bâbür, Ekber Şah, Nûreddin Cihangir ve Şah Cihan'ın sarayları Safevî yöneticilerinden yüz bulamayan şair, edip ve sanatkârların sığınağı oldu. Bâbürlüler'in sarayında resmî dil Farsça olduğu için hükümdarların teşvikiyle telif edilen tarih, tezkire, sözlük ve edebiyatla ilgili eserlerin yanı sıra birçok Hintçe kitap da Farsça'ya çevrildi. Resim ve sanatı himaye etmekten çok dinî ilimlere değer veren Evrengzîb'in Ruḳaʿât-ı ʿÂlemgîr adını taşıyan mektupları sade Farsça'nın güzel örneklerini teşkil eder. Geçici bir süre için gidip tekrar İran'a dönen veya Hindistan'a gidip bir daha dönmeyen şairler arasında Örfî-i Şîrâzî, Muhammed Rızâ Habûşânî, Nazîrî-i Nîşâbûrî, Zuhûrî-i Türşîzî, Melik-i Kummî, Âkā Sâfî-i İsfahânî, Hayâtî-i Gîlânî, Mürşid-i Bürûcerdî, Cihangir'in melikü'ş-şuarâsı Tâlib-i Âmülî, bir süre Âsitân-ı Kuds-i Razavî'nin hazinedarlığını yapmış olan ve Hindistan'a gittikten sonra Şah Cihan'ın saray şairleri arasına giren Kudsî-i Meşhedî, Kelîm-i Kâşânî, yahudi asıllı Saîdâ-yi Sermed-i Kâşî ve Sâib-i Tebrîzî'nin adları zikredilebilir.

Hindistan'daki müslümanlar ve Hintliler'den Farsça eserler veren pek çok şair yetişmiştir. Emîr Hüsrev-i Dihlevî'den sonra Hindistan'da yetişen en ünlü şair divanı, hamsesi ve ahlâka dair Arapça Mevâridü'l-kelim adlı eseri ve noktasız harflerle kaleme aldığı Sevâṭıʿu'l-ilhâm adlı bir tefsiri olan, Ekber Şah'ın melikü'ş-şuarâsı Feyzî-i Hindî, Evrengzîb'e intisap eden, Naġme-i Çehâr Çemen adlı eserin sahibi Brahman mahlaslı Çondarbhân-ı Lâhûrî, Ganî-i Keşmîrî, ʿAzîz ü Şâhid adlı mesnevisiyle tanınan Ganîmet-i Goncâhî, Nasr Ali ve Bâbürlüler döneminin son ünlü şairi, sebk-i Hindî'nin önde gelen temsilcisi olan ve kaside, gazel, mesnevilerinden başka Ruḳaʿât, Nikât ve Çehâr ʿUnṣur adlı mensur eserleri de bulunan Bîdil-i Azîmâbâdî bu grubu oluşturur.

Safevîler devrinde gelişimini tamamlayan sebk-i Hindî'nin belli başlı özellikleri yeni mazmun arayışlarına gidilmesi, daha önceki dönemlerde rastlanmayan hayalî tasvirlerin kullanılması, alışılmamış ve anlaşılması güç teşbih ve istiarelere başvurulması, halkın günlük konuşmasında kullandığı kelimelerin şiire girmesi, deyimlere fazla yer verilmesi, az kullanılan bahir ve vezinlere itibar edilmemesi, şahsî dertlerin dile getirilmesi ve aşk ıstırabının anlatımında ifrata kaçılması, halkın zevklerine uygun eserlerin ve mazmunların meydana getirilmesi, eskiden medrese çıkışlıların tekelinde olan şiirin halka inmesi ve gerçekçiliğe yönelmesi şeklinde özetlenebilir.

Hândmîr'in Ḥabîbü's-siyer'i, İbn Bezzâz'ın Ṣafvetü'ṣ-ṣafâ'sı, Hasan-ı Rûmlû'nun XVI. yüzyılın sonlarına doğru yazdığı Aḥsenü't-tevârîḫ'i, İskender Bey Münşî'nin 1629'da kaleme aldığı Târîḫ-i ʿÂlemʾârâ-yı ʿAbbâsî'si Safevîler döneminde yazılmış tarih kitaplarıdır.

Şah İsmâil'in oğlu Sâm Mirza'nın Tuḥfe-i Sâmî'si, Ali Şîr Nevâî'nin Mecâlisü'n-nefâʾis'i, Takī-i Kâşî'nin Ḫulâṣatü'l-eşʿâr ve zübdetü'l-efkâr'ı, Kadı Nûrullah et-Tüsterî'nin Mecâlisü'l-müʾminîn'i, Emîn-i Ahmed-i Râzî'nin Heft İḳlîm'i, Ali b. Mahmûd el-Hüseynî'nin Bezm-ârâ'sı, Molla Abdünnebî Fahrüzzamân-ı Kazvînî'nin Teẕkire-i Meyḫâne'si, Vâlih-i Dağıstânî'nin Riyâżü'ş-şuʿarâʾsı ve Âzâd-ı Bilgrâmî'nin Ḫizâne-i ʿÂmire'si bu dönemde yazılmış tezkire türü eserlerdir.

Cemâleddîn-i İncû'nun Ferheng-i Cihângîrî'si, Sürûrî-i Kâşânî'nin Ferheng-i Sürûrî'si, Muhammed Hüseyin b. Halef-i Tebrîzî'nin Burhân-ı Ḳāṭıʿı ve Abdürreşîd b. Abdülgafûr et-Tattavî'nin Ferheng-i Reşîdî'si bu dönemde yazılan sözlüklerdir.

Safevîler'in son zamanlarında Nâdir Şah İran hükümdarı olmuş, ancak padişahlığı uzun sürmemiş ve yönetim Zend hânedanından Kerîm Han Zend'in eline geçmiştir. Ülkede güven ortamının neredeyse tamamen ortadan kalktığı bu iki hükümdar döneminde Vâlih-i Dağıstânî, daha sonra "bâzgeşt-i edebî" (edebiyatta eskiye dönüş) adıyla anılacak olan akımın öncüsü Mîr Seyyid Ali Müştâk-ı İsfahânî, Hazîn-i Lâhîcî, Âşık, Âkā Muhammed Takī-i Sehbâ, Lutf Ali Beg Âzer, Hâtif-i İsfahânî, Sabâ-yi Kâşânî gibi şair ve edipler kurtuluşu eski şair ve ediplerin üslûbuna dönmekte bulmuşlardır. Mehdî Han b. Muhammed Nâsır-ı Esterâbâdî'nin Cihângüşâ-yı Nâdirî ve Dürre-yi Nâdire'si, Ebü'l-Hasan Muhammed Emîn-i Gülistâne-i İsfahânî'nin Mücmelü't-tevârîḫ'i ve Ali Rızâ b. Abdülkerîm-i Şîrâzî'nin Târîḫ-i Zendîye'si, Lutf Ali Beg Âzer'in Âteşkede'si, Vâlih-i Dağıstânî'nin Riyâżü'ş-şuʿarâʾ adlı eseri, Hazîn-i Lâhîcî'nin Teẕkire-i Ḥazîn'i Nâdir Şah ve Kerîm Hân-ı Zend dönemlerinde kaleme alınmıştır.

Kaçarlar Dönemi (1786-1925). Şair ve edipler, XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren yeniden Horasan ve Irak üslûplarına döndüler ve bu üslûpların önde gelen temsilcilerinden Firdevsî, Unsurî, Ferruhî, Menûçihrî, Evhadüddîn-i Enverî ve Hâkānî-yi Şirvânî tarzında eserler vermeye başladılar. Bu üslûp Kaçar döneminin sonuna kadar sürdürüldü. Seyyid Muhammed Sihâb, Seyyid Hüseyin Micmer-i İsfahânî, Sabâ-yı Kâşânî, Andelîb-i Kâşânî, Mahmûd Hân-ı Kâşânî, Neşât el-İsfahânî, Mirza Ebü'l-Kāsım Kāimmakām-ı Ferâhânî, Visâl-i Şîrâzî ve altı oğlu Mirza Mahmûd, Mirza Muhammed, Mirza İsmâil, Mirza Ebü'l-Kāsım, Mirza Ahmed, Mirza Abdülvehhâb, Kāânî-i Şîrâzî, Fürûgī-i Bistâmî, Yağmâ-yi Cendakī, Mirza Muhammed Ali Sürûş-i İsfahânî, Rızâ Kulı Han Hidâyet, Sipihr-i Kâşânî, Ebû Nasr-ı Şeybânî, Safî Ali Şah, Safâ-yi İsfahânî, Hâc Mirza Habîb-i Horâsânî, Edîbü'l-Memâlik Ferâhânî, Abdülcevâd Edîb-i Nîşâbûrî, Edîb-i Pîşâverî, Îrec Mirza, Ziyâ-i Leşker, Takī-i Dâniş, Melikü'ş-şuarâ Bahâr ve Vahîd-i Destgirdî bu devirde yetişen şairlerdir. Kaçar hânedanı içinde şiir ve edebiyatla uğraşan hükümdarlar da yetişmiştir. Feth Ali Şah'ın oğlu Ali Kulı Han hikmet ve riyâziye ile uğraşıyor, şiirlerinde Fahrî mahlasını kullanıyordu. Ni'metullāhiyye tarikatına mensup olan diğer oğlu Muhammed Rızâ Mirza ise Efser mahlasıyla şiirler söylüyordu. Üçüncü oğlu Îrec Mirza'nın mahlası İnsâf idi. Abbas Mirza'nın oğlu Ferhad Mirza şer'î ve edebî, Devletşah'ın oğlu Tahmasb Mirza ise şer'î ilimlerle ilgileniyordu. Devletşah'ın torunu Bedîülmülk Mirza, Molla Sadrâ'nın bazı eserlerini Farsça'ya tercüme etmiştir.

Kaçarlar döneminde din, tasavvuf ve felsefeyle ilgili Farsça ve Arapça kitaplar da yazılmıştır. Ma'sûm Ali Şah'ın Ṭarâʾiḳu'l-ḥaḳāʾiḳ'ı, Rızâ Kulı Han Hidâyet'in Riyâżü'l-ʿârifîn ve Mecmaʿu'l-fuṣaḥâʾ adlı eserleri, Muhammed Sâdık b. Mehdî'nin Nücûmü's-semâʾ adlı kitabı, Seyyid Muhammed Sihâb'ın Reşeḥât-ı Sihâb'ı ile bir grup âlim tarafından kaleme alınan Nâme-yi Dânişverân bu devirde yazılan tezkirelerdir. Muhammed Gıyâseddin Ġıyâs̱ü'l-luġāt, Rızâ Kulı Han Hidâyet Ferheng-i Encümen-ârâ adlı sözlüklerini bu dönemde hazırlamışlardır.

c) Modern İran Edebiyatı. Türkistan, Irak ve Hint üslûplarının tesirinde birçok merhaleyi aşan klasik İran edebiyatı, Kaçarlar döneminde ortaya çıkan "bâzgeşt-i edebî" (edebiyatta eskiye dönüş) akımını geride bırakarak XX. yüzyıla girdi. Bu süreçte Batı'da ilim ve teknoloji alanında büyük değişiklikler meydana geldi. Feth Ali Şah, zamanında ordunun modernize edilmesi, posta, telefon ve telgraf teşkilâtının, darphânenin ve Tebriz'de matbaanın tesisi ile modernleşme faaliyetlerinin öncüsü oldu. 1906 yılında Muzafferüddin Şah tarafından Meşrutiyet'in kabul edilmesinin ardından yenilikler birbirini takip etti.

Mirza Takī Han ve Mirza Ebü'l-Kāsım Kāimmakām gibi ıslahatçı devlet adamlarının gayretleri sonucunda 1852'de Tahran Dârülfünunu'nun ve modern eğitim vermeyi hedefleyen ilk ve orta dereceli okulların açılışı, resmî ve yarı resmî gazete ve dergilerin yayımlanmaya başlaması, ders kitaplarının yazılması ve çeviri çalışmaları yeni atılımların yapılabilmesi için gerekli alt yapıyı oluşturdu. Yazarlar telif ve çeviri çalışmaları yoluyla yenilik hareketini hızlandırdılar. Halkın anlayacağı dilde sosyal eleştiriler yapılırken dil gösterişten uzak açık bir şekle dönüştü. Konuşma dilinde geçen kelimeler yazı dilinde de kullanılmaya başlandı. İran ve Kafkasya'da çıkan Âẕerbâycân, Tebrîz, İttiḥâd, Ferheng, Nidâ-yi Vaṭan gibi gazetelerin yanı sıra İstanbul, Londra, Kahire, Kalküta, Berlin ve Paris'te Farsça olarak yayımlanan Aḫter, Ḳānûn, Ḥablü'l-metîn, Ṣûr-i İsrâfîl, ʿUrvetü'l-vüs̱ḳā ve Kâve gibi gazete ve dergiler dilde sadeleşmeye gidilmesinde büyük rol oynadı. Tâlibof, Zeynelâbidîn-i Merâgī, Mirza Melkum Han, Cemâleddîn-i Efgānî, Şeyh Ahmed-i Rûhî ve Âgā Hân-ı Kirmânî yazı dilini konuşma diline yaklaştırmaya çalıştılar.

Roman. Tercüme faaliyetleri, dilde sadeleşmenin yanı sıra o zamana kadar İran edebiyatında görülmeyen bazı edebî türlerin de yerleşmesine yol açtı. Daha çok Fransız edebiyatından yapılan tercümeler İran edebiyatında tarihî roman ve tiyatro türlerinin doğmasında öncülük etti. Roman tekniği yönünden oldukça zayıf olan romancıların en önemli kaynağını Şâhnâme oluşturdu. İranlı ilk tarihî roman yazarı Hüsrevî-i Kirmanşâhî, Şems ü Ṭuġrâ adlı romanında (I-III, 1909-1910) Salgurlu atabeglerinden Âbiş Hatun dönemini işledi. Şeyh Mûsâ, ʿIşḳ u Salṭanat'ında (Fütûḥât-ı Kûrûş-i Kebîr; Hemedan 1919; Bombay 1924) Ahamenîler devrine kadar uzandı. Mirza Hasan Han Bedî', Dâstân-i Bâstân (Sergüzeşt-i Kûrûş) adlı romanında (Tahran 1921) Herodotos tarihiyle Şâhnâme'nin Bîjen ve Menîje hikâyelerinden yararlandı. San'atîzâde-i Kirmânî, Dâmgosterân yâ İntiḳāmḫâhân-i Mezdek (Bombay 1920) isimli yarım kalmış romanında III. Yezdicerd döneminde İran'ın Araplar tarafından fethini ele aldı. Müşfik-i Kâzımî, Halîlî, Devletâbâdî ve San'atîzâde gibi romancılar, Batı ve özellikle Fransız edebiyatının etkisiyle devrin sosyal aksaklıklarını gündeme getirip toplum meselelerine mizah ve hiciv açısından bakan romanlar kaleme aldılar. Dâstân-ı ʿIşḳ-ı Şehrnâz (1916), Tahrân-i Mahûf (1924), Mecmaʿ-i Dîvânegân (1924), Ürdîbihişt (1925), İnsân (1925), Esrâr-i Şeb (1926) gibi eserler yeni İran edebiyatında bu türün ilk örnekleridir.

Tarihî ve sosyal romanların teknik eksiklikleri, yazarların kişilik oluşturmada yetersiz kalışları, roman okumanın uzun zaman alması, okuyucuya gereken mesajların verilememesi, İran edebiyatında başka ölçülerde varlığını sürdüren hikâye türünün ön plana çıkmasına sebep oldu. Cervantes, Chateaubriand, Victor Hugo, Alexandre Dumas, Jules Verne ve daha sonra Çehov, Maupassant, Edgar Allen Poe, Oscar Wilde, Franz Kafka gibi yazarların eserlerinin Farsça'ya çevrilmesi, Avrupaî anlamdaki hikâye tarzının İran edebiyatında yerleşmesine tesir etmiştir.

Hikâye. Yeni İran edebiyatında kısa hikâyelere geçiş Seyyid Muhammed Ali Cemalzâde ile başladı. Cemalzâde, altı hikâyeden oluşan Yekî Bûd Yekî Nebûd adlı kitabında (Berlin 1922), daha önce Ali Ekber-i Dihhudâ'nın karikatürize ettiği insan tiplerini ele aldı. Eserin önsözünde amacının halk ağzında geçen kelime, deyim ve atasözlerini kullanarak çeşitli halk tabakalarına mensup insanların hayatlarını aksettiren hikâyeler yazmak olduğunu söyleyen Cemalzâde hikâyelerinde tembelliği ve geriliği mizahî bir üslûpla tasvir etti. Ancak insanların iç dünyasına yönelemedi. Hikâye dilini konuşma diline yaklaştırmakta başarılı olmakla birlikte açıklama ve yorumlara yer vermesi hikâyelerinin yer yer âdeta makaleye dönüşmesine yol açtı.

Daha çok Fransız edebiyatından etkilenen Sâdık Hidâyet çoğu ölümle sonuçlanan hikâyelerinde şüpheci, karamsar, güçsüz ve hayattan kaçan şahsiyetler üzerinde durdu. Zinde be Gûr (1930, trc. Mehmet Kanar [Diri Gömülen], İstanbul 1995), Se Ḳaṭre Ḫûn (1932), Sâye-i Rûşen (1933), Vagvag-i Sâhâb (1934), Bûf-i Kûr (trc. Behçet Necatigil [Kör Baykuş], İstanbul 1977), ʿAleviyye Ḫânum (1944), Velingârî (1944) onun başlıca hikâye kitaplarıdır.

Büzürg-i Alevî, Hidâyet'in yanı sıra Freud'ün görüşlerinden de etkilendi. Hayatının bir kısmı hapiste geçtiği için Varaḳpârehâ-yi Zindân (1941) ve Pencâh u Se Nefer (1951) adlı hikâyeleriyle İran edebiyatında hapis edebiyatının temelini attı. Aynı kuşağa mensup olan Sâdık-ı Çûbek, Hidâyet tarzındaki hikâyelerinde toplumun itilen ve ezilen insanlarını tasvir etti. Ḫeymeşebbâzî (1945), Enterî ki Lûtiyeş Mürde Bûd (1949), Tengsîr (1963; trc. A. Naci Tokmak, Ankara 1979), ve Seng-i Ṣabûr (1965) gibi kısa hikâyelerinde halk dilinden de yararlandı.

Muhammed-i Hicâzî Hümâ (1928), Perîçehr (1929), Zîbâ (1932), Âyîne (1933), Endîşe (1940), Sâġar (1952), Âheng (1952), Sirişk (1953) ve Nesîm (1960) gibi hikâye kitaplarında içinde çirkinlik, huzursuzluk ve karışıklığın bulunmadığı erdemli bir şehir aradı ve okuyucuya hayata iyimser olarak bakmayı öğütledi. Daha çok edebiyat tarihçisi ve araştırmacı kişiliğiyle tanınan Saîd-i Nefîsî, Ferengîs (1932) adlı romanında Goethe'nin Werther'inden etkilenirken kısa hikâyelerden oluşan Sitâregân-i Siyâh'ında (1932) İran toplumunda kadının yeri üzerinde durdu. Hikâyecilikle makale ve deneme türü arasında bir çizgide kalan Celâl Âl-i Ahmed, Ez Rencî ki mîberîm (1947) adlı kitabında siyasî tutukluların yaşamlarını inceleyerek Büzürg-i Alevî'nin başlattığı hapis edebiyatını sürdürdü. Setâr, Zen-i Ziyâdî (1952), Sergüzeşt-i Kendûhâ (1954), Dîd u Bâzdîd (1955), Müdîr-i Medrese (1958) ve Nûn ve'l-ḳalem (1961) gibi hikâye ve romanlarında taassubu alaya alırken gelenek ve göreneklere bağlı kaldı. Modernist akımının öncülerinden İbrâhim Gülistan, önceleri Celâl Âl-i Ahmed'in çizgisinde kalmakla birlikte sonradan Amerikan edebiyatından etkilenerek Şikâr-i Sâye (1955), Cûy u Dîvân u Teşne (1967), Âẕermâh u Âḫar-i Pâyîz (1969) gibi hikâyelerinde şairane sembolizmden faydalandı. Sosyal realizm taraftarı Mahmûd-ı İ'timâdzâde, Rus edebiyatından etkilenerek kaleme aldığı Be Sûy-i Merdüm (1948), Naḳş-i Perend (1955), Şehr-i Ḫudâ (1962), Duḫter-i Râʿiyyet (1963) ve Mühre-i Mâr (1965) gibi hikâyelerinde çapraşık insanî duyguları ön planda tuttu ve eleştiriye yöneldi. 1953 ihtilâliyle birlikte edebiyat sahnesine çıkan Takī-i Müderrisî, Cemâl Mîr Sâdıkī, Behrâm Sâdıkī, Gulâm Hüseyn-i Sâidî (Govher Murad), Mahmûd-ı Keyânûş gibi hikâyecileri Nâdir-i İbrâhimî, Hûşeng-i Gülşîrî, Mehşîd-i Emîrşâhî, Resûl-i Pervîzî, Behmen-i Fürsî, Baba Mukaddem, Ahmed-i Mahmûd, Emîn-i Fakīrî, Nâsır-ı Takvâyî ve Mahmûd-ı Devletâbâdî gibi hikâyeciler takip etti. İran'da modern anlamda çocuk edebiyatı Tâlibof'un Kitâb-ı Aḥmed adlı eseriyle başladı. Eğitimini Avrupa'da tamamlayan pedagog Muhammed Bâkır-ı Huşyâr, yedi-on iki yaş grubundaki öğrenciler için elliden fazla hikâye kaleme aldı.

Kâşânlı Fazlullah Subhî-i Mühtedî derlediği halk masallarını önce radyo programlarında ele aldı, bunları daha sonra Efsânehâ (I-II, 1944-1947), Ḫâce Mollâ Zülfʿalî (1947-1948) ve Efsânehâ-yi Ḳohen (1949-1950) adıyla yayımladı. Halk masallarının çocuk eğitimindeki önemini kavrayan Sâdık Hidâyet de Âb-ı Zindegî, Âġā Mûşe ve Şengûl u Mengûl adlı masallarıyla çocuk edebiyatına yöneldi. Azerbaycan köylerinde öğretmenlik yaptığı sırada halk masallarını derleyen Samed-i Behrengî'nin bütün eserleri Ḳıṣṣahâ-yi Behreng adıyla basıldı. Bu masallar başta Türkçe olmak üzere birçok dile çevrilmiştir. Abbas Yemînî-i Şerîf, Cebbâr Bâğçebân, Ressam Erjengî, Kûhî-i Kirmânî, Ali Nakī Vezîrî, Zeynelâbidîn-i Şehsüvârî gibi yazarlar pedagojik ağırlıklı çocuk hikâyeleri yazdılar. Öte yandan Ali Nakī Vezîrî, Ebü'l-Kāsım Cennetî-i Atâî çocuklar için piyes kaleme alırken Îrec Mirza, Muhammed Takī Bahâr, Pervîn-i İ'tisâmî, Nîmâ Yûşic ve Cebbâr Bâğçebân çocuk şiirleri yazarak yeni nesle öncülük ettiler. Sâdık Çûbek'in Carlo Collodi'den çevirdiği Âdemek-i Çûbek (Pinokyo) adlı eser masal çevirilerinin ilk örneğini oluşturur.

Tiyatro. İran'da XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar çeşitli geleneksel seyirlik oyun türleri mevcuttu. Bunların belli başlıları halk arasında "tâziyenâme" denilen şebîhhânîler, sarayda bulunan soytarıların (delkak) ve "lûtî" adı verilen maskaraların gösterileriyle kukla oyunlarıydı (haymeşebbâzî). Şiîler arasında Kerbelâ Vak'ası'nın etkisiyle ortaya çıkan tâziyeler XV. yüzyıldan itibaren giderek yaygınlaşmış, Safevîler ve özellikle Kaçarlar döneminde şairler tâziyenâme nazmetmek için teşvik edilmişlerdir. Özel mekânlarda icra edilen tâziye geleneği İran'da bugün de varlığını sürdürmektedir.

İran'da tiyatro edebiyatının gelişmesinde "mürşid" denilen nakkāl ve şehnâmehanların da katkısı olmuştur. İran şahlarının saraylarında, kıvrak zekâlı ve hazırcevap oluşlarının yanı sıra hareketleriyle de etrafındakileri eğlendiren oyuncular arasında Kel İnâyet, Kerîm-i Şîreî ve İsmâîl-i Bezzâz en meşhur olanlarıdır. Türk tiyatrosunda meddahların üstlendiği rolü İran tiyatrosunda maskaralar icra ettiler. Bu sanatçıların en tanınmışları Hüseyn-i Dûdî, Şeyh Şîpûr, Şeyh Kernâ ve Hasan-ı Gorbe idi. İran'da bölgesel özelliklere göre farklılıklar gösteren Pehlivân-ı Keçel, ʿArûsî-yi Hâlû, Çihâr Ṣandûḳ gibi oyunlar Karagöz oyunlarına benzer. Düğün ve bayramlarda, çocuğa isim verme günlerinde bir çalgıcı grubu eşliğinde icra edilen bu gösterilerde toplum hayatının acı yönleri şakacı ve alaycı bir üslûpla dile getirilir. Kukla oyunlarının geleneksel İran tiyatrosu içinde ayrı bir yeri vardır. Kuklacı orkestranın çaldığı halk şarkıları eşliğinde programını sürdürür.

Modern İran tiyatrosunun alt yapısı, Fransız edebiyatından yapılan tercümeler ve 1850 yılında dârülfünun içinde inşa edilen tiyatro binasıyla oluşmaya başladı. Türk tiyatrosundaki gelişmelerin ışığı altında Farsça'ya çevrilen veya adapte edilen ve bir kısmı İstanbul'da basılan tiyatro eserlerinin başında Moliere'in piyesleri bulunuyordu. Çeviri piyeslerden sonra İranlı yazarlar telif piyesler kaleme almaya başladılar. Ferheng ve Teatr-i Millî adlı tiyatro toplulukları modern İran tiyatrosunun ilk kurumlarını oluşturdu. Bu yolda öncü olan Seyyid Ali Nasr'ın kurduğu Komedi-yi Îrân topluluğunda ilk defa Ermeni, Türk ve Mûsevî hanımlar rol aldılar.

Azerbaycan millî tiyatrosunun kurucusu olduğu kadar İran tiyatrosunun temelini atanlardan sayılan Mirza Feth Ali Ahundzâde'nin Âzerî Türkçesi ile kaleme aldığı bazı tiyatro eserleri (Ḥikâyet-i Mollâ İbrâhîm Kîmyâger, Ḥikâyet-i Mösyö Jordan, Sergüzeşt-i Vezîr-i Ḫân-ı Lenkürân, Sergüzeşt-i Merd-i Ḫasîs yâ Ḥâcı Ḳara), Mirza Muhammed Ca'fer-i Karacadâğî tarafından Farsça'ya tercüme edildi. Mirza Âgā Tebrîzî sade bir dille kaleme aldığı piyeslerinde piyes tekniğine fazla özen göstermedi. Yönetimi eleştiren uzun piyesler yazan Murtazâ Kulı Fikrî aktörlük de yaptı. Ahmed-i Mahmûdî, Ḥâcı Riyâyî Ḫân yâ Târtûf-i Şarḳī adlı piyesinde Moliere'in Tartuf'unu taklit etti. Seyyid Ali Nasr kadının toplumdaki yeri, cahillikle mücadele ve çok evlilik gibi sosyal sorunları işleyen başarılı piyesler kaleme aldı.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra İran'da tiyatro çalışmaları daha da hız kazandı. Hasan-ı Mukaddem, Rızâ Kemâl-i Şehrzâd, Saîd-i Nefîsî, Zebîhullah-ı Bihrûz, Mîrzâde-i Işkī, Ali Nakī Vezîrî, İbrâhim Hâce Nûrî ve Sâdık Hidâyet gibi piyes yazarları yetişti. Bu dönemde yazılan Pervîn Duḫter-i Sâsân, Efsâne-i Âferîniş, ʿArûs-i Sâsâniyân, Nâdir Şâh-ı Efşâr, Şâh ʿAbbâs-ı Kebîr, Âḫirîn Yâdgâr-i Nâdir Şâh, Ebû Müslim-i Ḫorâsânî, Âḫirîn Rûz-i Sâsâniyân, Dâstân-ı Ḫûnîn yâ Dâstân-ı Bermekiyân, Kûrûş-i Kebîr gibi piyeslerin ortak özelliği, siyasî baskılardan kurtulmak için konularını daha çok eski İran tarihinden almasıdır.

1950'li yıllardan itibaren İran tiyatrosu Batı formlarına ayak uydurmakta güçlük çekmedi. Ali Nasîriyân, Behmen-i Fürsî, Gulâm Hüseyn-i Sâidî, Behrâm-ı Beyzâî, Ekber-i Râdî, Bîjen-i Müfîd, Pervîz-i Sayyâd, Muhsin-i Yelfânî, İbrâhîm-i Mekkî, Mustafa Rahîmî, Nâsır-i Îrânî, Nâsır-ı Şâhînper, Ferîde-i Fercâm, Hûceste Kiyâ, Gulâm Ali İrfân, Abbâs-ı Na'lbendiyân, Cevâd-ı Mücâbî, Safî ve Erselân Pûryâ gibi tiyatro yazarları eserlerini bu dönemde vermeye başladılar.

Şiir. Moğollar ve Timurlular devriyle başlayan ve Safevîler döneminde doruğa ulaşan Hint üslûbu ile yazılan şiirlere karşı tepki olarak Kaçarlar zamanında "bâzgeşt-i edebî" akımı doğdu ve eskileri aratmayan taklitçi şairler yetişti. Bu dönemden Meşrutiyet'e kadar şiirde herhangi bir değişiklik olmadı. Yeni mazmunlar Meşrutiyet'le birlikte şiire girmeye başladı. Konuların içeriği değişerek içtimaî ve siyasî nitelik kazandı. Meşrutiyet dönemi şairlerinin büyük bir kısmı, "Sanat toplum içindir" ilkesini benimseyerek refah ve huzur özlemini ifade eden şiirler yazdılar. Azınlıkta kalan bir grup ise, "Sanat sanat içindir" görüşünü benimsedi. Genel olarak gazete ve dergilerde yayımlandığı için "eş'âr-ı matbûâtî" denilen şiirler, Meşrutiyet ruhunu dile getirip İran halkını harekete geçirmede çok etkili olmakla birlikte sonunda yerini klasik şiire bırakmak zorunda kaldı.

I. Dünya Savaşı'nın ardından meydana gelen değişiklikler İran edebiyatını da etkiledi. Nazma dayanan ve asırlarca değişmeden ayakta kalmayı başaran İran edebiyatı, çağdaş hayatın sorunlarına cevap veremez oldu. Güncel meseleleri şiirlerinde işlemek isteyen şairler, edebî sanatların ve katı şiir kurallarının çizdiği sınırların dışına çıkamadılar. İlk defa hikâye ustası Cemalzâde, Yekî Bûd Yekî Nebûd'un mukaddimesinde bu mesele üzerinde durarak "edebî demokrasi"den söz etti ve eski kalıplarla katı kuralların bağından kurtulma zamanının geldiğini söyledi. Buna karşılık Edîbü'l-Memâlik Ferâhânî, Fürûzanfer ve Vahîd-i Destgirdî gibi muhafazakâr şairler yenilik taraftarlarının karşısına çıktılar, eski kalıplar içinde yeni konuların dile getirilebileceğini savunarak eski-yeni tartışmasını başlattılar.

I. Dünya Savaşı'nın başlamasından Pehlevî hânedanının iktidara gelmesine kadar geçen yedi yıllık dönem şairler için bir uyanış dönemi oldu. Bahâr, şiirde eskiye bağlı olmasına rağmen yenilik taraftarlarına hoşgörüyle bakarken Işkī ve Lâhûtî gibi şairler şiirde sadeliğe yöneldiler. Bununla birlikte bu şairler aruzun katı kurallarından kurtulamadılar. Şiirde yenilik taraftarlarının bir kısmı rubâî, müstezad gibi kalıplardan yararlanarak ya da vezin ve kafiye ile oynayarak bir kısmı da hece veznini kullanarak yenilik arayışını sürdürdüler.

Yeni İran şiiri Nîmâ Yûşic ile birlikte yeni bir yola girdi. Başlangıçta eski kalıplara bağlı kalan Nîmâ zaman içinde kafiyelerle oynadı. Işkī ve Ârif gibi şairler toplumsal hareketleri slogan düzeyinde ele alırken Nîmâ bu hareketleri sanat alanına çekti. Klasik İran şiirinin kalıplarından kurtularak halkın heyecanlarını, duygularını ve arzularını yansıtan şiirler kaleme aldı. Yeni şiir arayışları Nîmâ'dan sonra da devam etti. Şairane nesir, kesik nesir, yarı serbest şiir, serbest şiir, mısraın beytin yerini aldığı ve kafiyesiz şiir demek olan beyaz şiir, dil bilgisi kurallarına uyulmayan ve halk diliyle söylenen halk şiiri bu arayışların örnekleridir.

Gerçek anlamıyla modern İran şiiri 1940'lı yıllarda başladı. Nîmâ'nın etkisinde kalan Ferîdûn-i Tevellelî yeni tasvirler ve terkipler yapmak için çaba gösterdi. Muhammed Alî-i İslâmî daha çok birbirine bağlı dûbeytler kalıbında şiirler yazdı. Sâye mahlaslı Hûşeng-i İbtihâc ve Ferîdûn-i Müşîrî bazan klasik, bazan da serbest tarzda şiirler yazdılar. 1941-1951 yıllarında hâkim olan lirizmden sonra 1951-1961 arasında aşkın yanı sıra cinsî meseleler de şiirde ilgi görmeye başladı. İlk şiirlerinde tabiat, kadın ve aşk üzerinde duran Nâdir-i Nâdirpûr daha sonra şiirlerinde toplumsal sorunlara yöneldi. Ümmîd mahlaslı Mehdî Ahavân-i Sâlis, Horasan üslûbunun özelliklerini Nîmâ'nın şiirlerindeki özelliklerle kaynaştırdı. Siyâvüş-i Kisrâî, toplumsal düşünce çerçevesinde hem aşk şiirleri hem hamâsî şiirler söyledi. Fürûg-ı Ferruhzâd şiirlerinde ölüm ve yoklukla aşk ve hayata ağırlık verdi. Kadın-erkek eşitsizliği karşısındaki isyanını şiirlerine yansıttı. Ahmed-i Şamlû, Nîmâ'dan sonra şairane duyarlık üzerinde en çok duran şair oldu. Şamlû, mesnevi ve dörtlük kalıplarını kullandığı şiirlerinin yanı sıra vezinsiz aşk ve kahramanlık şiirleri de yazdı. Sührâb-ı Sipihrî, yeni İran şiirinde metafizik duyarlığa dayanan şiirin temsilcisi olarak ortaya çıktı. Bugün İran'da hem klasik hem yeni tarzda şiir yazılmakta, bir yandan da yenilik arayışları devam etmektedir.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN