İspanya hakkında... İspanya siyasi, iktisadi, kültürel tarihi...

Doğu ve güneydoğudan Akdeniz, kuzey, kuzeybatı ve güneybatıdan Atlas Okyanusu ile kuşatılan ülkenin batısında Portekiz, kuzeyinde Fransa ve Andorra bulunur. Yönetimi altındaki Balear, Chatarinas (Akdeniz) ve Kanarya (Atlas Okyanusu) adaları ile Afrika kıyılarındaki Ceuta ve Melilla şehirleri dahil yüzölçümü 504.783 km2, nüfusu 39.371.000'dir (1998). Başşehri Madrid (2.910.000), diğer büyük şehirleri Barselona (1.624.000), Valencia (753.000), Sevilla (659.000), Zaragoza (586.000) ve Malaga'dır (512.000). Meşrutî monarşiyle idare edilen ülke iki meclisli (dört yıl için seçilen 350 üyeli millet meclisi ve 257 üyeli senato) bir parlamentoya sahiptir.

I. FİZİKÎ ve BEŞERÎ COĞRAFYA
İspanya arazisinin orta kesimlerini Meseta denilen yüksek bir plato oluşturur. Bu plato üçüncü zamanda meydana gelen hareketler sonucunda yer yer kırıklarla parçalanmış ve üzerinde yükselen dağ sıralarıyla birbirinden ayrılan havzalara bölünmüştür. Yarımadanın ortasında batıdan doğuya doğru arka arkaya uzanan Sierra de Gredos ve Sierra de Guadarrama dağları Meseta'yı ikiye ayırmakta ve bunlardan kuzeydekine Eski Kastilya (Kuzey Meseta), güneydekine ise Yeni Kastilya (Güney Meseta) denilmektedir. Meseta'nın çevresini kuzeydoğuda İberya, kuzeybatıda Kantabriya ve güneyde Sierra Morena dağları kuşatır. Ülkenin kuzeydoğusunda Fransa ile sınır oluşturan Pireneler ile güneyinde Akdeniz kıyısında uzanan Betik dağları daha genç olup Alp kıvrımları sistemine bağlıdır. Bu dağlarla Meseta arasında kuzeydoğuda Ebro nehri etrafında gelişen Aragon ve güneybatıda Guadalquivir nehri çevresinde gelişen Endülüs havzaları yer alır.

Ülkede üç farklı iklim tipi seçilir: Kuzeybatıda Galicia kıyılarında ılıman ve her mevsimi yağışlı olan okyanus iklimi, iç kesimlerde mevsimler arasında hem sıcaklık hem de yağış bakımından farklılaşmanın belirgin bir biçimde ortaya çıktığı karasal iklim ve Akdeniz kıyı şeridinde yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen Akdeniz iklimi. Coğrafî özellikleri açısından Türkiye'ye çok benzeyen İspanya'nın iç kesimleri Anadolu'da da olduğu gibi step (bozkır) görünümündedir. Güneydeki Endülüs bölgesinin kurak tepelerinde yoğunluk kazanan mantar meşesi ormanları ülkenin önemli bir gelir kaynağını teşkil eder. En önemli akarsular, Portekiz topraklarına geçtikten sonra batıda Atlas Okyanusu'na ulaşan Douro, Tajo, Guadiana ve Guadalquivir ve Akdeniz'e ulaşan Ebro'dur. Ülkenin büyük bir kesiminde kuraklık hüküm sürdüğü için akarsu rejimleri düzensizdir. Nehir suları sadece kışın üç ayında boldur. Özellikle yaz mevsiminde büyük nehirler dahi geniş yatakları içinde küçük birer dere halini alır, ilkbahar mevsiminde ise yer yer taşkınlar görülür.

İspanya büyüklüğüne oranla az nüfuslu bir ülkedir (78/km2) ve iç kesimler kıyılara göre çok tenhadır; ancak Madrid gibi önemli şehirlerin çevresinde nüfus toplanmaları görülür. Atlas Okyanusu kıyılarındaki Bilbao ve Akdeniz kıyılarındaki Barselona sanayi bölgeleri en kalabalık yerlerdir. % 68'i Katolik, ‰ 1'i Protestan ve % 1'i müslüman olan halkın % 74'ü İspanyol, % 17'si Katalan, % 6'sı Galicia ve % 2'i Bask dillerini konuşur.

Ülke arazisinin yaklaşık beşte ikisi tarıma elverişlidir ve bu alanların üçte birinde tahıl ekilir. Tahıl ziraatı 1990 yılına ait rakamlara göre 9.415.000 ton arpa ve 4.760.000 ton buğdayla Meseta'nın geniş düzlüklerinde yapılan tarımın esasını teşkil eder; mısır daha çok kuzeybatıda okyanusa komşu bölgelerde, pirinç ise kuzeydoğuda Ebro deltasında yetiştirilir. Tarım ürünleri arasında tahıldan sonra sırayı şeker pancarı (7 milyon tondan fazla) ve patates (5 milyon tondan fazla) alır. Akdeniz kıyı şeridinde narenciye, üzüm ve zeytin gibi Akdeniz ikliminin tanıtıcısı olan ürünler yaygınlaşır. Ülke üzüm üretiminde dünyada üçüncü (6,5 milyon ton), portakal üretiminde ise (2,5 milyon ton) dördüncü sıradadır. İspanya'da bozkırların geniş yer tutması özellikle küçükbaş hayvan yetiştirilmesini teşvik etmiştir. En fazla koyun beslenir; 25 milyon başı bulan koyunların çoğu merinos cinsidir.

İspanya yer altı kaynakları bakımından zengindir; madenlerin daha çok kıyılara yakın kesimlerde bulunması kolaylıkla ihraç edilmesini sağlamıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra daha çok gelişen İspanya ağır sanayiinin başlıca unsuru olan demir cevheri kuzeyde Bilbao çevresinde çıkarılmaktadır. Bu yöre, Oviedo kömür havzasının da yakınlığı sebebiyle en önemli sanayi bölgelerinden biri haline gelmiştir; demirin beşte üçü, çeliğin beşte dördü burada üretilir. En önemli manganez ve civa yatakları güneyde bulunur. İspanya civa üretiminde dünyanın önde gelen ülkelerinden biridir. Kuzeyin dışında sanayinin geliştiği öteki bölgeler kuzeydoğudaki Katalonya ile Madrid çevresidir. Katalonya daha çok pamuklu ve yünlü dokuma, Madrid çevresi metalürji, kimya ve çeşitli gıda sanayilerinin yoğunlaştığı kesimlerdir.

Ülke ulaşımında 13.000 kilometreye yaklaşan demiryolu ile 300.000 kilometreyi aşan karayolu ve tarifeli sefer yapan yirmi beş havaalanı hizmet verir. Yakın yıllara gelinceye kadar yetersiz durumda bulunan demiryolu ağı, 1992 yılında gerçekleştirilen Barselona Olimpiyatları sebebiyle tamamen yenilenmiştir. İspanya'nın ekonomik gelişmesinde turizmin payı büyüktür. Ülke yumuşak iklimi, güneşli günlerinin fazlalığı, geniş kumsallı kıyıları, Madrid ve Barselona gibi büyük şehirlerindeki mimari eserleri, ayrıca son derece zengin bir kültür birikimine sahip eski "müslüman İspanya"daki Granada (Gırnata), Sevilla (İşbîliye), Toledo (Tuleytula) gibi İslâm sanatının şaheserlerini sergileyen şehirleriyle her yıl 50 milyondan fazla turist tarafından ziyaret edilmekte ve bu yoldan 25 milyar doları aşkın (1995) bir gelir sağlanmaktadır.

İspanya'nın ihracatında üzüm, zeytin, zeytinyağı, turunçgiller, demir, bakır, civa başta gelir ve bunlar en çok Fransa, Almanya ve İtalya'ya satılır. İthal ettiği ürünler arasında çeşitli makineler, ham petrol ve taşıtlar önemli yer tutar ve bunlar da daha çok Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere ve Japonya'dan satın alınır.
İspanya'nın yazılı tarihi milâttan önce 1000 yıllarına kadar uzanır. Finike ve Yunan kolonilerinin kurulmasıyla (m.ö. 1100) tarih sahnesindeki yerini almaya başlayan İspanya, milâttan önce 206'ya kadar devam eden Kartaca hâkimiyeti esnasında Hannibal'in Roma'ya karşı verdiği mücadelede önemli bir yer tutar. Roma idaresine girdikten sonra yerel halkın (İberler) ayaklanmaları uzun zaman devam ettiyse de Roma kültür dünyasına katılım geniş ölçüde sağlandı ve buradan Seneca, Lukan, Martial gibi düşünür ve yazarlar; Trajan, Hadrianus ve Büyük Theodosios gibi imparatorlar çıktı. Bütün Roma topraklarında yer etmeye başlayan Hıristiyanlık bir süre sonra İspanya'da da tutundu; burası IV ve V. yüzyıllarda birçok konsilin toplanma yeri oldu.

Kavimler göçü sırasında önce Franklar'ın (m.s. 256), ardından Alanlar, Süevler ve Vandallar'ın akınlarına mâruz kaldı (409). Yarımadayı istilâ eden Vizigotlar (Batıgotlar) büyük bir kısmını idareleri altına aldılar (415). Zamanla Hıristiyanlığı kabul ederek bölge halklarının kültürü içinde eridiler. Kralların seçimle iş başına geldiği Vizigotlar Devleti asillerin ve kilisenin nüfuzu altında istikrarlı bir siyasî idare kuramadı ve İspanya Kuzey Afrika'ya kadar yayılmış olan müslümanların hedefi haline geldi. 711'de Kuzey Afrika Valisi Mûsâ b. Nusayr ve Târık b. Ziyâd tarafından yürütülen Araplar'ın fetih girişimi Kral Roderich'in yenilmesiyle sonuçlandı; ardından da yarımadanın ele geçirilmesi tamamlandı.

Emevî hânedanının Abbâsîler tarafından yıkılması üzerine Abdurrahman İspanya'da bir Emevî Devleti kurmuş (756) ve III. Abdurrahman döneminde ayrı bir halifelik ilân edilmiştir (929). Müslüman olanların (müvelledûn) dışında kalan hıristiyan ahali (muâhidûn) zamanla İslâm'ın günlük hayatı, âdet ve kültürünü ve Arap dilini kabul etmiştir (müsta'rib).

İspanya'nın kuzeybatısındaki dağlık bölgelerde bulunan hıristiyan prenslikler bir araya gelip Araplar'ı yenerek Asturya'da bir krallık kurmayı başardılar (718). III. Alfonso zamanında (866-909) Galicia (Cillîkıye) ve Leon (Liyûn) ele geçirildi ve idarî merkezin Leon'a nakliyle 925'te Leon Krallığı kuruldu. Frank Kralı Charlemagne'ın 778'de Kuzeydoğu İspanya istikametinde ilerlemesi üzerine merkezi Barselona (Berşelûne) olan İspanyol Sınır Kontluğu (Marca Hispanica) ortaya çıktı (801). Burada Barselona, Katalonya kontlukları veya Navarra (Neberre) Krallığı adlarıyla şekil bulan devletler, giderek İspanya'nın kuzeybatı dağlık bölgelerindeki krallıkları ilhak etmeye başladılar. Navarra 1026'da Kastilya'yı ele geçirdi. Navarra Krallığı'nın ikiye ayrılması ile Aragon ve Kastilya krallıkları meydana geldi (1035). Bu küçük krallıklar, iç karışıklıklar ve mücadelelerle zayıflayan İspanya'daki Arap hâkimiyetine son verecek olan uzun süreli bir uğraş içine girdiler ve "yeniden fetih" anlamındaki "reconquista" hareketi giderek hız kazandı.

Reconquista hareketine karşı Güney İspanya'daki küçük Arap emirlikleri (mülûkü't-tavâif), Kuzey Afrika'da hüküm süren Murâbıtlar'ı yardıma çağırdılar (1090-1147); daha sonra İspanya'ya müdahale eden Muvahhidler dönemi (1147-1229) iki taraf için de dinin ön plana çıktığı bir mücadele devri oldu. Bu mücadelede Kastilya ile Aragon liderliği üstlendiler ve müslümanların elindeki önemli şehirleri geri almaya başladılar. Avrupa istikametinde bir gelişme kaydeden Aragon önce Katalonya ile birleşti (1164); Rusiyon, Balear kontluklarını ve Valencia (Belensiye) Krallığı'nı ele geçirerek genişledi. 1282'de Aragonlu III. Petro Sicilya kralı oldu. V. Alfonso da Napoli Krallığı'nı alıp (1442) İtalya üzerinde İspanyol hâkimiyetine kalıcı bir yaygınlık kazandırdı. Buna karşılık Leon Krallığı ile birleşen Kastilya'nın büyümesi müslüman hâkimiyeti aleyhine bir gelişme gösterdi. Toledo (Tuleytula, 1085), Cordoba (Kurtuba, 1236), Sevilla (İşbîliye, 1248), Murcia (Mürsiye, 1263), Cadiz (Kādis, 1265) ve nihayet Algeciras ile (Cezîretülhadrâ, 1344) Gibalter (Cebelitârık, 1462) ele geçirildi. Böylece müslümanların elinde sadece küçük Granada Krallığı (Benî Ahmer / Nasrîler, 1238-1492) kaldı (ayrıca bk. ENDÜLÜS). Yarımadanın batısında ve Atlantik sahillerinde yer alan ve başlangıçta Kastilya'ya bağlı olan Portekiz bu bağımlılıktan kurtularak müstakil bir krallık haline geldi (1095).

İspanya'daki iki büyük krallığın vârisleri olan Kastilyalı Izabella ile Aragonlu II. Ferdinand arasındaki evlilik (1469), yarımadanın büyük bir kısmında siyasî birliğin sağlanması için gerekli şartları oluşturdu. Bu Katolik hükümdarlar devri İspanya'da kraliyet, kilise ve asillerin yeniden örgütlendiği, Granada'nın ele geçirilerek "reconquista"nın tamamlandığı, Kristof Kolomb'un keşif seyahatlerinin desteklendiği ve Amerika'da ilk sömürge topraklarının edinildiği, yahudi ve müslümanların dışlandığı dönem oldu (1492). Bu unsurların ülkeden çıkarılması ve imhası için kurulan engizisyon sert bir hıristiyanlaştırma siyaseti takip etti. 1492'de 200.000 yahudi, 1501'de de müslüman halkın önemli bir kısmı (300.000) sürüldü.

XVI. yüzyıl İspanya'nın deniz aşırı sömürgeleri vasıtasıyla bir imparatorluk haline geldiği, Avrupa ve Akdeniz'de büyük bir güç olarak Katolikliğin sarsıldığı ve dışlandığı, hıristiyan rakiplerine (Fransa, Hollanda, İngiltere) ve özellikle müslümanlara (Osmanlılar) karşı mücadele verildiği bir devir oldu. Katolik hükümdarların kızı Çılgın Johanna ile Alman İmparatoru I. Maximilian'ın oğlu ve Habsburg topraklarının vârisi Güzel Philipp'in evliliğinden doğan Karl (Carlos, V. Charles Quint / Şarlken) 1516'da Kastilya ve Aragon kralı, 1519'da Alman imparatoru olarak İspanyol ve Habsburg topraklarının şahsında birleştiği büyük bir imparatorluğun başına geçti. V. Karl'ın saltanatı, Milano Dukalığı'nı da ele geçirmiş olarak İtalya'daki hâkimiyetini sağlamlaştırmak, Fransa'ya ve Osmanlı Devleti'ne karşı zorlu bir mücadele vermek yanında Almanya'da başlayan Protestanlığın yayılma ve tutunmasını engellemeye çalışmakla geçti. Batı Akdeniz'i müslüman saldırılarından temizlemek amacıyla Tunus (1535) ve Cezayir'i (1541) ele geçirmeye teşebbüs etti. Fransa Kralı I. François ile mücadelesi, Türk-Fransız dayanışması ve Avrupa istikametindeki (Hırvatistan, Avusturya, Macaristan) topraklarına doğru genişleyen Türk ileri harekâtı yüzünden zorlukla yürütüldü. Deniz aşırı keşifler ve işgallerde ise Portekiz rekabetiyle karşılaştı. Atlantik ve Pasifik okyanuslarında keşfedilen yeni dünyalardaki nüfuz sahalarının papanın ara buluculuğuyla belirlenmesi üzerine (1494 Tordesillas ve 1529 Saragossa [Sarakusta] paylaşma antlaşmaları) bir uzlaşma meydana getirildi. Cortez ve Pizarro önderliğindeki İspanyol ordularının acımasız bir şekilde uyguladığı soygun ve soykırımı yeni dünyanın kadim medeniyetlerini tamamen tahrip etti. Öyle ki bölgeye İspanyollar geldiğinde elli milyon civarında olduğu tahmin edilen nüfus XVII. yüzyılda dört milyona kadar düştü. Buralardan elde edilen önemli miktarlarda gümüş İspanya'ya ve dolayısıyla Avrupa'ya akmaya başlamakla beraber bu husus İspanya'nın ekonomik gelişmesini ve zenginliğini sağlayamadı. Kilise ve geniş topraklara sahip az sayıdaki büyük asiller dışında kalan geniş halk kitlelerinin sefaleti artarak devam etti. Türk tehdidiyle baş edemeyen V. Karl, bu durumda reform hareketinin başarı kazanmasına da engel olamadı. Almanya'da Protestanlığın anayasal olarak tanınmasını kabul etmek zorunda kalarak (Augusburg Antlaşması, 1555) Sömürgeler ile İspanya, İtalya'daki toprakları (Sicilya, Napoli, Milano) ve Alçak Ülkeleri oğlu II. Felipe'ye (Philipp) ve Kaiser unvanı ile diğer Habsburg topraklarını kardeşi Ferdinand'a bırakarak tahttan feragat etti (1556).

İspanya'da kalan ve din değiştirme seçeneği hayatta kalma şartı olarak kendilerine sunulan müslüman (Moriskoslar) ve yahudilerin (marranes) engizisyon tarafından sürdürülen takibi buna rağmen devam etti. Giderek Hıristiyanlığa geçmiş olmak da yetersiz kaldı ve daha sonraki nesillerde, özellikle devlet memurluklarında ve kilisede yükselebilmek için "kanın temiz olması" şartı aranır oldu. Cizvit tarikatının kovuşturmaları ve Avrupa'daki reformasyonla amansız bir mücadele yanında müslüman dünyası karşısında hıristiyan âleminin önderliği rolünü üstlenen II. Felipe devri Katolik İspanyası bu yüzden Avrupa'da Fransa, Hollanda ve İngiltere ile uzun savaşlara girişmek zorunda kaldı. Bununla beraber Portekiz Krallığı'nı da ilhak etmiş olarak (1580) deniz aşırı ülkelerdeki sömürge imparatorluğunu genişletmeyi sürdürdü. Ancak ekonomik yıkıntı ve malî iflâstan kurtulamadı.

V. Karl zamanında başlayan son Fransız savaşına Câteau Cambrésis barışı ile (1559) son veren II. Felipe siyasî bir evlilik yaptığı, koyu bir Katolik olan İngiltere Kraliçesi Maria Tudor'un ölümü üzerine İngiltere'de reformasyonun gelişmesine karşı başarı ile mücadele etmek imkânını kaybetti. İspanya tacına bağlı Alçak Ülkeler'deki Protestanlığın bastırılması uzun savaşlara yol açtığı halde sonuçsuz kaldı ve bu toprakların kuzey vilâyetleri İspanya'ya karşı birleşerek İştati General Cumhuriyeti adı altında bağımsızlığını ilân etti (bu vilâyetler arasında Hollanda zamanla öne çıkarak cumhuriyete adını vermiştir); kısa sürede Avrupa'nın önde gelen ticaret ve deniz gücü haline geldi. Alçak Ülkeler'in güneyinde yer alan topraklar ise (ileride Belçika adını alacaktır) İspanya'ya bağlı ve Katolikliğin muhafaza edildiği bir yer olarak kaldı.

Papalığın da onayını almış olarak Protestan İngiltere'ye karşı yürütülen mücadele I. Elizabeth'in başarılı direnişiyle karşılaştı. İngiltere'nin istilâ teşebbüsü Yenilmez Armada'nın ağır hezimetiyle sonuçlandı (Ağustos 1588). Fransa'da sürdürülen Protestan mücadelesine de müdahale eden ve savaşa giren İspanya burada Katolikliğin zafere erişmesinde etken oldu (1598 Bervin barışı).

II. Felipe müslümanlara karşı etkili bir mücadeleye girdi. 1568-1570 yılları arasında Gırnata merkez olmak üzere Güney İspanya'da devam eden Morisko ayaklanmasını şiddetle bastırdı. Papalık, Venedik ve Ceneviz'in iştirakiyle Osmanlılar'a karşı oluşturulan "ebedî ittifak" İnebahtı'da (Lepanto) Türk donanmasını imha etti (1571). Ancak bu zafer Batı Akdeniz'deki Türk gücünün ortadan kaldırılmasına yetmedi ve Venedik'ten sonra (1573) İspanya da Osmanlı Devleti ile bir mütareke yapmak ve Akdeniz hâkimiyeti üzerinde uzlaşmaya varmak zorunda kaldı (1578).

III. Felipe devrinde (1598-1621) devam etmekte olan savaşlara bir son verildi; İngiltere ile barış (1604) ve Hollanda ile uzun bir mütareke (1609) akdedildi. IV. Felipe dönemi (1621-1665) Hollanda ile savaşın tekrar patlak verdiği ve İspanya'nın Avrupa'da başlayan Otuzyıl savaşlarına (1618-1648) Avusturya Habsburgları yanında katıldığı bir devir oldu ve Fransa'nın üstünlük iddialarına karşı mücadele verildi. Gittikçe ağırlaşan vergiler ve dışta kaybedilen savaş içte büyük huzursuzlukların ve isyanların çıkmasına yol açtı. İngiliz ve Fransızlar'ın yardımları sayesinde Portekiz, İspanya ile 1580'den beri sürdürdüğü birlikteliğine son verdi (1640). Vestfalya Antlaşması ile (1648) Hollanda'nın bağımsızlığı resmen tanındı. İspanya'nın Fransa karşısındaki yenilgisi ise Alçak Ülkeler'in güneyindeki toprakların elden çıkması ile sonuçlandı (1659 Pirene barışı). İspanyol sömürgeleri de İngiliz, Fransız ve Hollanda tarafından paylaşılmaya başlandı.

İspanya'nın Habsburg hânedanından son kralı olan II. Karlos zamanında (1665-1700) çöküş sürdü. Kralın çocuğunun olmaması İspanya veraseti meselesini gündeme getirdi ve İspanya Veraset Savaşı'nı başlattı (1701). Utrecht Antlaşması ile (1713) Anjou Dükü V. Felipe'nin krallığı tanınmış olmakla beraber Avrupa'nın diğer yerlerindeki İspanya'ya bağlı topraklar elden çıktı. Napoli, Sardinya, Milano ve Alçak Ülkeler'in güneydeki toprakları (Belçika) Avusturya'ya, Sicilya adası Piyemonte'ye, Gibalter ve Minorka adası İngiltere'ye terkedildi.

Napoli-Sicilya (Sicilyateyn) Krallığı'ndan İspanya tahtına geçen III. Karlos zamanı (1759-1788) İspanya'da aydınlanmanın yaşandığı, idarî sahada ve ekonomide önemli reformların hayata geçirildiği bir devir oldu. Kilisenin hâkimiyetine son vermek üzere girişilen mücadele başarı ile yürütüldü ve Cizvit tarikatı ilga edildi (1767). Engizisyon kaldırıldı, işkence yasaklandı. Fransız İhtilâli ile başlayan yeni dönem İspanya'yı zayıf bir kralın (IV. Karlos, 1788-1808) idaresinde yakaladı. İçeride hüküm süren kötü idare, yolsuzluklar ve geniş kitlelerin gittikçe artan sefaleti ve istikrarsızlık dış politikada girişilen yeni savaşlarla birleşti. Bununla beraber Fransız işgali ve hâkimiyeti altında geçirilen yıllar ve verilen mücadele, 1789 İhtilâli fikirleriyle yakından tanışmaya yol açmış olarak İspanya'da hürriyetçi düşüncenin yerleşmesine imkân verdi.

İspanyol Amerikası'nda, İspanya'nın Napolyon savaşları esnasındaki zafiyetinden istifade ile bağımsızlık eylemleri başlamış ve İspanyol hâkimiyetinden kurtulmak için silâha başvurulmuştur (1810). Gönderilen kuvvetlere (1814) karşı başarı ile verilen mücadele zaferle sonuçlanmış ve Arjantin'den Meksika'ya kadar uzanan yerlerdeki İspanyol hâkimiyeti sona erdirilmiştir (1824). İrili ufaklı çeşitli devletlerin kurulduğu İspanyol Amerikası'nın kaybı ve Florida'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne satılması neticesinde bu bölgedeki eski sömürge imparatorluğundan geriye yalnızca Küba ve Porto Riko kalmıştır.

Yakınçağ'lara böyle bir kargaşa içinde giren İspanya, yüzyılı daha büyük siyasî, sosyal ve ekonomik buhranlar içinde geçirdi. İspanya'da 1833-1868 yılları arasında ortalama ömürleri altı ayı geçmeyen altmış iki hükümet kuruldu. 18 Eylül 1868'de çıkan bir askerî isyan neticesinde İzabella tahttan indirildi. 6 Haziran 1869'da kabul edilen yeni anayasa ile İspanya anayasal bir monarşi haline getirildi. Yeni kral adayı olan Aosta Dükü Amadeus, İtalya'dan İspanya'ya gelerek tahta oturmakla beraber (2 Ocak 1871) dinciler ve cumhuriyetçilerin gösterdikleri muhalefetten ötürü tahttan feragat etmek mecburiyetinde kaldı (11 Şubat 1873). Bunun üzerine İspanya'da cumhuriyet ilân edildiyse de siyasî istikrarsızlığa son verilemedi. Bask bölgesinde Don Karlos'un aynı adı taşıyan torunu (VII. Karlos) taht iddiasıyla ortaya çıkınca Karlosçular'la cumhuriyetçiler arasında yeni bir savaş patlak verdi. Karlosçular'a karşı sürdürülen savaşın başarı ile sonuçlanması üzerine (Şubat 1876) muhafazakâr yapıda ve kilisenin eski nüfuzunu büyük ölçüde tekrar canlandıran yeni bir anayasa hazırlandı (24 Mayıs 1876).

Amerika sömürgelerinden artakalan Küba gibi yerlerde bağımsızlık mücadeleleri 1868'de çıkan isyanın bastırılmasına rağmen önlenemedi. 1895'te tekrar alevlenen isyanlar, bu bölgeyi kendi nüfuz sahası içinde gören Amerika Birleşik Devletleri ile savaşa yol açtı. İspanyol filosunun imhası neticesinde yapılan barış antlaşmasıyla (Paris, 10 Aralık 1898) Küba, Porto Riko ve yine isyan içinde Pasifik'te bir İspanyol sömürgesi olan Filipinler elden çıktı. Bu yenilgi üzerine Büyük Okyanus'taki diğer İspanyol adaları (Karolinler, Mariana ve Palau adaları) Alman İmparatorluğu'na satıldı. Böylece büyük coğrafî keşiflerle edinilen geniş sömürge imparatorluğundan İspanya'nın elinde yalnızca Afrika'daki toprakları kaldı. 1898 hezimetinin başka yerlerde telâfi edilmek istenmesi, yakın coğrafyasında eskiden beri ilişki içinde olduğu Fas üzerinde hâkimiyet kurulması yönünde bir politika gelişmesine yol açtı. Bu anlamda Fransa ile yapılan bir antlaşma ile Fas'ın kuzey bölgesi İspanya nüfuz sahası olarak tanındı (3 Ekim 1904). Ancak bu nüfuza geçerlilik kazandırılmaya çalışılması, İspanya'yı ekonomik mantığı olmayan uzun süreli kanlı bir savaş içine soktu (1909).

I. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalan İspanya'da XIII. Alfonso'nun tahttan feragatinden sonra (14 Nisan 1931) cumhuriyet ilânıyla yeni anayasa kabul edildi (9 Aralık 1931), hemen ardından da kanlı bir iç savaş patlak verdi (1936-1939). 1 milyona yakın insan kaybına yol açan savaş, Avrupa'nın liberal devletleri ve Sovyet Rusya yanında Amerika Birleşik Devletleri tarafından da desteklenen cumhuriyetçi liberal güçlerin gösterdikleri büyük direnişe rağmen kilise, yüksek rütbeli subaylar, büyük toprak sahipleri, yüksek burjuva sınıfı ve Almanya ile İtalya gibi faşist ülkeler tarafından desteklenen ve milliyetçiler olarak bilinen âsilerin zaferiyle sona erdi. İspanya'da General Fransisco Franco Bahamonde idaresinde koyu bir faşizm ve diktatörlük dönemi başladı (1936-1975). Franco'nun ölümüyle (20 Kasım 1975) İspanya'yı süratle değiştirecek, bütün geçmişindeki kanlı mücadelelerden ve son büyük iç savaşın acı tecrübelerinden gerekli dersleri çıkarmış olarak ülkeyi kavgasız, kansız, sağlıklı ve onurlu bir şekilde tekrar yapılandıracak yeni bir dönem başladı.

III. İSPANYA-OSMANLI İLİŞKİLERİ
Akdeniz'in iki ucunda yer alan bu iki büyük imparatorluk arasındaki münasebetler, XVI. yüzyıl boyunca her iki tarafın önderliğini yaptığı cihad telakkisiyle şekil buldu. Bundan önce Osmanlı Beyliği'nin teşekkül yıllarında, Bizans'ın Batı Anadolu'daki Türkmen beyliklerine karşı tuttuğu paralı Katalan birliği bölgede faaliyet göstermiş, daha sonra Rumeli tarafına çekilmiş, aralarında Osmanlılar'ın da bulunduğu Türkmen beylikleriyle münasebet kurmuştu. Fakat bu ilk ilişkiler doğrudan bir siyasî nitelik taşımıyordu. Ancak XV. yüzyılda siyasî bakımdan bir irtibata yol açacak âmiller ortaya çıktı. Gırnata'nın teslim olması ve müslümanlara yapılan eziyet, daha II. Bayezid devrinde başlamak üzere İspanya'daki gelişmelerin yakından takip edilmesi sonucunu doğurdu. İspanya'dan sürülen müslüman ve yahudiler Osmanlı topraklarına kabul edildi. Hatta zaman zaman müslümanların yardımına koşulmak üzere faaliyetlerde bulunuldu. 1505'te Kemal Reis kumandasında bir filo gönderilmesi ve İspanyol sahillerinin vurulması bu amaca yöneliktir. İspanyol müslümanlarına yardım edilmesi, XVI. yüzyılda genelde Cezayir beylerine ve müslüman korsanlara bırakıldı. 1570'te bu iş için Kılıç Ali Paşa görevlendirildi ve müslümanların Kuzey Afrika'ya geçmeleri temin edildi. Ayrıca yahudiler dahil olmak üzere bir kısım halkın Anadolu sahillerine taşınması sağlandı. Getirilenler Adana, Uzeyr, Sis (Kozan), Trablusşam bölgelerine yerleştirildi ve yeni göçmenlere beş yıl için vergi muafiyeti tanındı (Uzunçarşılı, II, 201-202).

İspanyol-Osmanlı mücadelesi XVI. yüzyılda esas itibariyle Akdeniz'de kendini gösterdi. Her iki imparatorluk arasındaki rekabet, bu yüzyılın sonlarına kadar Akdeniz'in batı kısmında ve Kuzey Afrika'da yoğunlaştı. Özellikle Barbaros Hayreddin Paşa'nın Osmanlı donanmasının başına geçmesiyle oldukça etkili bir Akdeniz siyaseti izlendi. Böylece Alman imparatoru da olan V. Karl sadece karadan değil denizden de sıkıştırılmaya başlandı. Öte yandan XVI. yüzyıl boyunca, İspanyol ve Flandre Lutheranları'na yardım edilmesi için çeşitli tertiplere teşebbüs edilmesi ve Protestanlar'la Katolikler'e karşı ortak bir askerî harekât planlanması gibi girişimlerin varlığı da bilinmektedir (Feridun Bey, II, 450). Preveze Deniz Savaşı (1538) aynı zamanda, Akdeniz'e yönelik İspanyol genişlemesine vurulan ağır bir darbe oldu. V. Karl'ın Cezayir'e yaptığı sefer ise (1541) İspanyollar'ın tam bir hezimetiyle sonuçlandı. Fransa ile sürdürülen askerî harekât neticesinde V. Karl'ın müttefiki olan Savoia dükünün elinde bulunan Nice ele geçirildi (1543); ayrıca İspanya sahilleri ve Sardinya adası Barbaros Hayreddin Paşa tarafından vuruldu (1543). Kaptanıderyâ Sinan ve Piyâle paşaların deniz seferleri (1552, 1558) Batı Akdeniz'deki İspanyol varlığını geri püskürtmüş, İtalyan sahillerine akınlar yapılmış, Minorka adasında ve Kuzey Afrika sahillerindeki İspanyol müstahkem mevkileri (Oran) zaptedilmiş, nihayet İspanyol kuvvetleri Cerbe'de tekrar ağır bir yenilgiye uğratılmıştı (1560). Doğu Akdeniz'de Kıbrıs'ı alan Osmanlılar'ın uğradığı İnebahtı yenilgisi (1571), Akdeniz hâkimiyeti bakımından İspanyollar'a umdukları kazancı sağlamadı. Aksine ertesi yıl yeniden yapılan donanma karşısında geri çekildikleri gibi zaptetmiş oldukları Tunus'u da kaybettiler (Ekim 1574). Bu durum onların Kuzey Afrika üzerindeki emellerinin sonu oldu. 1577'de Sokullu Mehmed Paşa, İspanya ile müzakerelere girişilmesini kabul etmiş olduğundan II. Felipe, Milanolu Don Giovanni Marigliano'yu delege olarak yolladı. On bir ay sonra bu zatın takdim ettiği barış antlaşması değiştirilmiş ve yalnızca üç yıl geçerliliği olan bir mütareke şeklinde kabul edilmiştir. Bu mütareke 1581 ve 1582'de birer yıl için uzatıldı. İngiltere ve İspanya arasındaki mücadele sebebiyle İspanya'ya karşı İngiliz dostluğu uygun bir güvence olarak görüldüğünden Osmanlı Devleti'nin İngiltere ile bir dostluk ve ticaret antlaşması (ahidnâme = kapitülasyon) yapmasında bu durum etken olmuştur (1580). İspanya'yı arka cepheden sıkıştırabilecek böyle bir müttefike rağmen Osmanlı Devleti mütareke ahkâmına özen göstermiş, ancak bir barış antlaşması yapmamıştır. Vâdilmehâzin (Kasrülkebîr) muharebesinde maktul düşen Portekiz kralının oğlu Don Antonio'nun babasının tahtına oturabilmek için yardım talep etmesine ise (1581) o sıralarda şartların el-verişli olmamasından ötürü olumlu bir cevap verilmemiş, 1587'de mütareke iki yıl için tekrar uzatılmıştır.

XVI. yüzyılın sonlarına doğru Portekizliler'in Hindistan'daki sömürge faaliyetleri etkisini kaybetmiş ve bu devletin İspanya tarafından ilhakı (1580-1640) neticesinde buralardaki üsleri el değiştirmiştir. Bu gelişmeler sonucunda İslâm tüccarının Kızıldeniz'e geçişi engellendiğinden 1586'da Mısır Beylerbeyi Sinan Paşa buralara başarılı bir harekât düzenlemiştir. İran savaşlarının sona ermesinin ardından (Mart 1590) Sinan Paşa'nın sadâretinde Akdeniz'e açılmak üzere hazırlanmaya başlanan 300 gemilik büyük donanmanın Malta veya İspanya üzerine gideceği ve Fas tarafından takviye edilen Don Antonio'nun destekleneceği ihtimalleri söz konusu olmakla beraber büyük donanmaların yüzyılın sonunda her iki imparatorluk için ağırlaşan faturası denizlerde mücadeleye kalkışılmasını engellemiş ve Osmanlı orduları karadan Avusturya üzerine yöneltilmiştir (Fodor, s. 89-111).

İngiltere ile arasındaki zıddıyette Osmanlı Devleti'ni bir dostluk antlaşması akdiyle yanına çekmek isteyen İspanya, Ekim 1625'te İstanbul'a Johann Batista Montalbani adında bir elçi gönderdi. Elçinin, Malta ve Floransa'daki cizvitlerin elinde bulunan müslüman esirlerin salıverilmesi, İspanyol gemilerinin Akdeniz'de korsanlara karşı güvenliğinin sağlanması ve fazla ithalât resmi vermek kaydıyla Kızıldeniz üzerinden Osmanlı pazarlarına Hint emtiası nakledilmesi gibi teklifleri, görüşmeleri dikkatle takip etmekte olan İngiliz elçisinin müdahaleleri sonucu akim kaldı. 1650'de İspanya'nın dostluk ilişkileri kurma arzusu Osmanlı Devleti tarafından olumlu karşılanmakla beraber girişim bu defa da Fransa tarafından engellendi. Aynı yıl, Portekizli bir yahudi dönmesi olduğuna Hammer'in işaret ettiği Ahmed Ağa Madrid'e elçi olarak yollanmış, dostça karşılanarak mukabil bir elçi gönderileceği bildirilmişti. Nitekim 1651'de Raguzalı Alegreti adında bir elçi IV. Felipe adına İstanbul'a gelmiş, ancak ilişkilerde herhangi bir gelişme olmamış, bir dostluk ve ticaret antlaşması yapılması imkânı doğmamıştı.

İspanya Kralı II. Karlos'un vâris bırakmadan ölümü üzerine başlayan verâset savaşları (1701-1713), İspanya ile Osmanlı Devleti arasındaki zayıf münasebet trafiğine tekrar son verdi. XVIII. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı Devleti ile ilişkilerinin diğer Avrupa devletleri gibi olağan düzeye getirmek, dolayısıyla Osmanlı toprakları ve sularında ticaret yapma hakkını elde etmek isteyen İspanya, 1779'da İstanbul'a gizlice Don Juan de Bouligny adında bir temsilci yolladı. Bu teşebbüs bizzat Kral III. Karlos'un girişimiyle gerçekleşmekteydi. 1759'a kadar Sicilyateyn kralı olan Karlos, 1739'da İstanbul'a Finoketti adında bir elçi göndermiş ve Humbaracı Ahmed Paşa'nın da yardımıyla iki devlet arasında bir ticaret ve dostluk antlaşması (kapitülasyon) imzalanmıştı (7 Nisan 1740). Karlos, 1759'da amcası Ferdinand'ın ölümü üzerine İspanya kralı olduğunda Sicilyateyn ile yapılan antlaşmanın bir benzerinin İspanya ile de yapılması için harekete geçmiş, Sadrazam Koca Râgıb Paşa zamanında böyle bir antlaşmanın oluşmasına muvafakat gösterilmiş ve antlaşmaya esas teşkil edecek bazı maddeler tesbit edilmişti. Ancak Koca Râgıb Paşa'nın vefatı üzerine (7 Nisan 1763) bu iş sürüncemede kaldı. 1779'da İstanbul'a gelen Bouligny bu yarım kalan işe devam etti ve üç yıl boyunca ısrarla diretti. Bâbıâli, İspanya ile bir dostluk ve ticaret antlaşması akdinde kararsız davranmakta, ancak kesin bir red cevabı vererek ilişkilerin olumsuz etkilenmesini de istememekteydi. Bâbıâli'nin, Osmanlı devlet adamlarının Cebelitârık Boğazı'ndan Akdeniz'e giriş olmadığına inandıklarına dair, Türkler'in coğrafî bilgi zafiyetinin bir delili olarak her vesile ile hâlâ tekrarlanmakta olan yakıştırmanın aksine, 1768'de başlayan savaş esnasında Rusya'nın Baltık filosunun İngilizler'in yardımıyla Akdeniz'e girme ihtimalini yakından takip etmiş olarak gerekli donanma hazırlıkları içine girdiği bilinmektedir. Bu defa 1770 Çeşme yenilgisinin neticesinden hareket eden Reîsülküttâb Abdürrezzak Efendi, İspanya'nın coğrafî konumunun bu yakın geçmişte meydana gelen olayla ortaya çıkan önemine işaretle Bouligny'ye, Osmanlı sularına saldırı amacı taşıyan bir devletin Akdeniz'e donanma yollaması halinde İspanya'nın Sebte Boğazı'nı kapalı tutması şartıyla bir dostluk ve ticaret antlaşması yapılabileceğini ifade etmekte ve ayrıca İspanya'daki müslüman esirlerin serbest bırakılmasını istemekteydi. Bouligny, İspanya'nın bu boğazı kapalı tutmaya gücü yetmeyeceğini belirttiğinden iş sürüncemede kalmıştı.

Halil Hamîd Paşa'nın reîsülküttaplığı esnasında verdiği bir takrirde Bouligny, daha önce ileri sürülen müslüman esirlerin serbest bırakılmasıyla ilgili şartın kabul edilebileceğini bildirdi. Konu 1779 Ağustosunda toplanan bir meşveret meclisinde ele alındı. Neticede, Ruslar'la önemli bir anlaşmazlığın ortaya çıktığı bir sırada İspanya'nın ümidinin kesilmemesi uygun görüldüğünden görüşmelere devam edilmesine karar verildi. 1779 senesi İspanya'nın, Fransa ve İngiltere arasında Amerika kolonilerinin ayaklanması sebebiyle patlak veren (1776) savaşa katılmış olmasının bir neticesi olarak İngilizler'in elindeki Sebte'yi kuşattığı bir yıldı ve Bouligny, burasının ele geçirilmesinden sonra İspanya'nın Osmanlı Devleti aleyhine donanma geçişini önlemeyi tahahhüt edebileceğini söylemekteydi. Mukabil tâviz olarak beklediği ise Bâbıâli tarafından, Garp ocaklarının korsanlık ve İspanya'ya karşı devam ettirdikleri tecavüzlere son verilmesinin sağlanması olup bu karşılıklı şartlar içinde iki devlet arasında bir dostluk ve ticaret antlaşması yapılmasını mümkün görmekteydi. İspanya'nın henüz ele geçirmediği bir yeri ileri sürerek fayda ummasını Bâbıâli yadırgamakla beraber Garp ocaklarının saldırılarıyla ilgili şikâyetlere hak verilmekteydi. Ancak Garp ocaklarının bir "kavm-i serkeş" olması Bâbıâli'yi düşündürmekte ve istenilen garantinin verilmesini zorlaştırmaktaydı. Bouligny'nin ısrarları, hatta red kararı verilmesi halinde İspanya'nın Rus ve Avusturya cephesine meyledebileceğine dair yaptığı imalar endişe ile karşılanmıştır. Nihayet İspanya'nın Sicilyateyn'e verilen şartlar dahilinde bir antlaşma istediği noktasından hareketle müslüman esirlerin iadesi şartının kabulü karşılığında, ancak Garp ocaklarına karşı herhangi bir mükellefiyete girilmemek üzere bir ticaret antlaşmasının yapılması fikrine yanaşılır gibi oldu. Bu hususta krala ve başvekile yazılan mektuplar Bouligny'e iletildi. Elçinin mektupları götürmek üzere memleketine döneceği ve böylece uzun bir zaman kazanılacağı umulmaktaydı. Yedi sekiz ay sonra Eylül 1780'de Sicilyateyn elçisi Bâbıâli'ye başvurarak Bouligny'nin mektupları yollamakla beraber İstanbul'da kaldığı ve kendisinin de görüşmelere yardım etmekle görevlendirildiğini bildirdi. Daha sonra Bouligny iki takrirle tekrar ortaya çıktı. Kral, Cezayir ile barış yapmak istediğinden Bâbıâli'nin böyle bir barışı tasvip ettiğine dair Cezayir'e bir ferman yollamasını rica etmekteydi. 1781 yılı içinde Bouligny bu konuyu tekrar dile getirdi. Sicilyateyn ile akdedilen ahidnâmenin birinci maddesinde yer alan, antlaşmanın iki devletin idaresi altındaki yerler ve bunlara tâbi olacak yeni bölgeler için de geçerli olacağına dair hükmü ileri sürerek kralın Sicilyateyn kralı olarak elde ettiği bu hakların aynının şimdi İspanya için de geçerli olmasını talep ettiğini bildirdi. Reîsülküttâb Süleyman Feyzi tarafından verilen cevapta, İspanya'nın Osmanlı Devleti ile bir ittifaka girmesine yol açacak veya hiç olmazsa Osmanlı Devleti aleyhine hiçbir devletle ittifak yapmamasını sağlayacak bir maddenin antlaşma metnine konulması teklif edildiyse de bunun reddi görüşmelerin tekrar sürüncemede kalmasına yol açtı. 1781 yılı Temmuz ayı içinde devam eden görüşmelere İsveç elçisi baştercümanı Ignatius M. D'Ohsson müdahil oldu (BA, Cevdet-Hariciye, nr. 4420, ayrıca bk. Beydilli, TD, XXXIV [1984], s. 271). Rusya'ya karşı oluşan Osmanlı-İsveç dayanışması İspanya'nın dahil edilmesiyle mükemmel hale gelebilecek, Sunt (Baltık), Sebte (Akdeniz) ve Karadeniz boğazlarını elinde tutan bu devletlerin ittifakı Rusya'nın Akdeniz'e girme yollarını kapalı tutabilecekti. Dolayısıyla, Bouligny'nin Sicilyateyn ile yapılmış ticaret antlaşmasını esas almak istemesine rağmen Bâbıâli değişen siyasî şartlara cevap verebilecek bir antlaşmanın sağlanmasını, bunun ticarî değil mülkî ağırlıklı olmasını ve bir Rus savaşında Osmanlı Devleti'ni desteklemesini istemekteydi.

Görüşmelerin böyle bir eksene oturtulmasını uygun görmeyen Bouligny, yalnızca bir dostluk ve ticaret antlaşması akdindeki ısrarını sürdürdü. Daha sonraki görüşmelerde her iki devletin savaş halinde tarafsız kalması karşı teklif olarak ileri sürüldü. Tarafların ellerindeki esirleri serbest bırakmalarının öngörülmesi büyük bir mesele teşkil etmedi. Garp ocaklarının tecavüzlerinin önlenmesi hususu İspanya'nın da Malta, papalık ve Ceneviz korsanlarının faaliyetlerini önlemeyi tahahhüt etmesiyle dengelenmek istendi ve böylece görüşmelerde önemli bir ilerleme kaydedildi. Bununla beraber devrin en nüfuzlu şahsiyeti olan Kaptanıderyâ Cezayirli Hasan Paşa, Garp ocaklarının en büyük düşmanının İspanya ve korsanlığın ise bu ocakların geçim kaynağı olduğunu belirterek böyle bir garantiye yanaşılmaması görüşündeydi. Ayrıca tersanede kürekli gemileri yürüten forsaların genelde İspanyol esirlerden ibaret olduğunu ileri sürerek esirlerin serbest bırakılmasına karşı çıkmaktaydı. Tarafsızlık ilkesine de karşı çıkan Hasan Paşa, Fas gibi İslâm ülkelerinin İspanya ile sürdürecekleri mücadelede tarafsız kalınmasını sakıncalı görmekteydi.

Bu durumda korsanlık faaliyetlerinin engellenmesi hususu askıya alındı. Tarafsızlık maddesinin yalnızca hıristiyan devletlere karşı olmak üzere kabul edilebileceği bildirildi. Bouligny bu değişiklikleri kabul etmedi. Bâbıâli ise Rus ve Avusturya gelişmeleri karşısında İspanya'nın her şeye rağmen elde tutulmasına önem verdiğinden görüşmeleri devam ettirdi. Nitekim 1782 başlarında Reîsülküttâb Hayri Efendi tarafından sürdürülen görüşmelere İsveç baştercümanı D'Ohsson da müdahil olmuş, İspanya'nın coğrafî konumu itibariyle önemine dikkat çekmiş ve İsveç kralının da böyle bir antlaşmanın imzalanmasını tavsiye ettiğini belirtmişti. D'Ohsson'un ara buluculuğunun Bâbıâli üzerinde etkili olduğu anlaşılmaktadır. Tarafsızlık maddesindeki dinî dayanışma engeli, Fas ve Yemen hâkimleri ve İspanya'nın akraba hânedanlar olan Fransa ve Sicilyateyn istisna tutulmak kaydıyla aşıldı. Sonuçta, iki devletin öngörülen bu istisnalar dışında düşmanlarına karşı tarafsız olduğuna dair beş maddelik bir antlaşma metni oluşturuldu ve ardından Sicilyateyn örneğinde olmak üzere yirmi bir maddelik bir ticaret antlaşması akdedildi (14 Eylül 1782). Antlaşma 24 Aralık 1782'de kral, 23 Nisan 1784'te padişah tarafından tasdik edilmiş ve Bouligny, 3 Ekim 1784'te huzura kabul edilerek İspanya ile olan siyasî ve ticarî münasebetler ilk defa olmak üzere resmen kurulmuştur.

Osmanlı-İspanya dostluk ve ticaret antlaşması, 1787-1788 yıllarında başlayan Osmanlı-Rus ve Avusturya savaşları esnasında bilhassa önem kazandı. Osmanlı Devleti'nin Fas'tan satın almak istediği 3000 kantar siyah barutun İspanya'nın tahsis edeceği on gemiyle gizlice İstanbul'a taşınmasının istenmesi (BA, HH, nr. 1071; sene 1784) başlayan ilişkilerin dostane boyutunu ortaya koyar. Özellikle Rus filosunun Sebte Boğazı'ndan geçmesi ve 1770'te olduğu gibi tekrar Akdeniz'e inmesi halinde İspanya'nın buna engel olacağı ve bununla ilgili olarak gizli bir ittifak antlaşmasının yapılmış olduğu ihtimali üzerinde söylentiler çıkmıştı. Osmanlı Devleti, bu savaş esnasında İspanya ile oluşan dostluğu ve İspanya'nın tarafsızlığını takviye etmek, iki devlet arasında bir ittifak için nabız yoklamak, dolayısıyla Sebte Boğazı'nın Rus filosuna kapalı tutulmasını sağlamak ve Cezayir ile İspanya arasında yapılmış olan son antlaşma hakkında bilgi edinmek amacıyla 1787 Temmuzunda Ahmed Vâsıf'ı sefâretle İspanya'ya yolladı. Sebte Boğazı'nın kapalı tutulması anlamında yönlendirilmek üzere aynı tarihlerde Ahmed Azmi de Fas'a gönderildi. On ay İspanya'da kalan Ahmed Vâsıf, dönüşünde sefâret hikâyesini kaleme almış olmakla beraber siyasî içerikli herhangi bir bilgi vermez. Osmanlı-İsveç ittifakının oluşması (11 Temmuz 1789) ve Rus filosunun Sunt Boğazı'ndan geçişinin engelleneceği hususu İspanya'nın önemini azaltmadı. 1788 yılından beri sürdürülen Rus ve Avusturya savaşında Bouligny, Fransa ve Prusya elçileri gibi barış için ara buluculuk önerilerinde bulunmaya devam etti (BA, Cevdet-Hariciye, nr. 8860).

İlk dâimî İspanyol elçisi olan Bouligny'nin İstanbul'daki faaliyetleri 1799 yılı içinde dramatik bir şekilde sona ermiştir. Fransa'nın Mısır'a saldırması ile (Temmuz 1798) gelişen olaylarda Bouligny, İsveçli ve Hollandalı meslektaşları D'Ohsson ve von Dedem gibi Fransız yandaşlığıyla ve Fransa hesabına faaliyetlerde bulunmakla suçlandı. Osmanlı Devleti'nin yeni müttefikleri İngiltere ve Rusya'nın da talepleri doğrultusunda (BA, HH, nr. 5836) "istenmeyen adam" ilân edilerek iki hafta içinde ülkeyi terketmesi bildirildi. Bâbıâli kendisinin değiştirilmesini İspanya kralından istedi. Bu istek Viyana sefiri İbrâhim Afîf kanalıyla İspanya'ya iletildi ve Şövalye Corral yeni elçi olarak tayin edildi. Yeni elçinin İstanbul'a gelmesi İngiltere ve Rusya tarafından, İspanya'nın Fransa'nın müttefiki olması sebebiyle bir müddet engellendiyse de Viyana'da beklemekte olan Corral'a Kasım 1800'de gerekli izin verilerek (BA, Cevdet-Hariciye, nr. 7433) 1801 Mayısında İstanbul'a varması sağlandı.

Osmanlı-İspanya münasebetlerinin yakın zamanlardaki bu önemli dönemi böylece sona ermiştir. İki ülke arasındaki ilişkiler bundan sonra birbirinden kopuk ve sınırlı bir gelişme çizgisi arzeder. İstanbul'daki İspanya temsilciliğinin mevcudiyetine, 1840'ta Barselona'da bir fahrî konsolosluk açılmış olmasına ve 1844'te Keçecizâde Fuad Paşa'nın Kraliçe Elizabeth'e (İzabel) bir Osmanlı nişanı takdim etmek üzere Madrid'i ziyaret etmesine rağmen Madrid'de devamlı bir Osmanlı elçiliğinin kurulması ancak 1857'de gerçekleşmiştir. 1782 tarihli dostluk ve ticaret antlaşması 1827, 1840 ve 1862 yıllarında yenilenmiştir.

İlk dâimî Osmanlı elçisi Kerhof Efendi iki devlet arasındaki münasebetlerin geliştirilmesi gerektiği düşüncesindeydi. Coğrafî konumu, savaş ve ticaret filosu ile İspanya Akdeniz'de hatırı sayılır bir güçtü ve gelişme vaad eden ekonomisiyle de dikkate alınmalıydı. İspanya, Osmanlı Devleti için faydalı bir dost olabilirdi. Madrid'de bütün Latin Amerika devletlerinin birer temsilci bulundurmaları Bâbıâli'nin yeni dünyaya açılmasını da kolaylaştırabilecekti. Elçinin bu telkinlerinin pek etkili olmadığı, 1860'ta tasarruf mülâhazası ile elçiliğin kapatılmış olmasından anlaşılmaktadır. Bununla beraber ilişkilerin Paris elçiliği üzerinden yürütülmesine karar verilmişti. Nitekim Madrid'e akredite olan Paris sefirlerinden Veli Paşa 1861'de, Cemil Paşa 1863'te ve II. Abdülhamid'in XII. Alfonso'ya yolladığı bir nişanı takdim etmek üzere gelen Esad Paşa 1880'de Madrid'i ziyaret etmişlerdir. Ayrıca İstanbul'dan özel olarak, 1870'te I. Amedeo'nun tahta çıkış merasiminde padişahı temsil eden Mâbeyin başteşrifatçısı Kâmil Bey, 1875'te Abdülaziz tarafından XII. Alfonso'ya gönderilen nâmeyi takdim etmek üzere yâver-i hümâyundan Hüsnü Bey Madrid'e gönderilmiştir. Bütün bunların birer protokol ziyareti olmaktan öteye bir anlamı olmadığı ise açıktır.

Madrid sefâreti, II. Abdülhamid'in, Akdeniz'de kuvvet dengelerini gözeten ve Amerika dahil hemen bütün Avrupa ülkelerinde temsil edilmeye önem veren siyaseti çerçevesinde, 1880'de Madrid'i ziyaret eden Esad Paşa'nın gerekli temaslarda bulunması sonucu 1881'de kalıcı olmak üzere tekrar açıldı. Akdeniz'de ve Kuzey Afrika'da büyük devletler tarafından sürdürülen politikalara karşı iki devletin iş birliği yapabilme ümitleri beslenmiş olmakla beraber bu anlamda bir siyaset geliştirilmesi tarafların gücünü aşan bir konu olarak kalmış ve uygulama imkânı bulamamıştır. II Abdülhamid, geniş sömürgelerini kaybettikten sonra Akdeniz'de ağırlıklı bir rol oynamayı hedefleyen İspanya'nın dostane yaklaşımından, sıkı idaresine karşı oluşan muhalefetin bu ülkedeki uzantılarını ortadan kaldırmak amacıyla ustaca istifade etmeyi bilmiş, iki devlet arasında suçluların iadesiyle ilgili bir antlaşma olmadığından bu gibilerin İspanya dışına çıkarılmasını sağlamış, Bulgar Prensi Aleksander'in kendisini müstakil bir hükümdar gibi takdim eden teşebbüslerinin akim kalmasında başarılı olmuştur. Filipin takım adalarını henüz hâkimiyeti altında bulunduran İspanyollar, Süveyş Kanalı'nın kontrolünü ellerine geçiren ve Mısır'ı işgal eden (1882) İngilizler'in politikası karşısında Osmanlı Devleti'ni desteklemiş, Kuzey Afrika'da ve özellikle Fas'ta Fransız yayılmacılığının genişlemesi tehlikesinin İspanyol çıkarlarını tehlikeye düşürdüğünden Bâbıâli ile ortak görüşler içinde olmasına yol açmıştır. Bununla beraber Madrid elçisi Hüseyin Sermed'in bu istikametlerde geliştirdiği politikalara, hatta Fas'ta bir Osmanlı himayesi kurulmasıyla ilgili devrin şartlarına aykırı düşüncelerine, gerçekçi bir politika takip etmekte olan II. Abdülhamid tarafından itibar edilmemiştir.

I. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalan İspanya ile Osmanlı Devleti arasındaki iyi ilişkiler savaş esnasında Rusya, Fransa, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Osmanlı topraklarındaki menfaatlerinin korunmasını üstlenmesi sonucunu vermiştir. 1918'de Wilson prensipleri doğrultusunda Osmanlı hükümetinin yaptığı ateşkeş çağrısı da yine İspanya aracılığı ile yerine ulaştırılmıştır.

Madrid'de görev yapan Osmanlı elçileri Kerhof Efendi (1857-1860), Hüseyin Sermed Efendi (1881-1886), Turhan Bey (1887-1893), Feridun Bey (1893-1897), Necib Paşa (1897-1899), İzzet Fuad Paşa (1900-1908), Ali İhsan Bey (1908-1909) ve Sâmipaşazâde Sezâi Bey'dir (1909-1914). 1915-1922 yılları arasında yalnızca maslahatgüzarlar tarafından temsil edilmiş, 1922'de tayin edilen Râgıb Râif Bey son Osmanlı elçisi olmuştur.

Ekonomik ve Kültürel İlişkiler. 1782 dostluk ve ticaret antlaşması ile Osmanlı suları ve limanlarında ticaret yapma hakkını elde eden ve çeşitli liman ve şehirlerde konsolosluklar açmaya başlayan İspanya'nın Karadeniz'de de bu hakkı kullanmak istemesi, Osmanlı Devleti'nin bu denizi bir iç deniz olarak kabul etmesi ve diğer devletlere aradaki kapitülasyonlara rağmen kapalı tutmakta ısrar etmesinden ötürü uzun zaman sonuçsuz kalmıştır. Rusya'nın Karadeniz sahillerine inmesiyle değişen şartlar İspanya'nın bu konudaki teşebbüslerine kuvvet vermiştir. Osmanlı Devleti bu denize giriş hakkını, İstanbul iâşesiyle ilgili ihtiyaçların karşılanması ve rayiç değeri altında belirli miktarlarda İspanyol riyali getirilmesi gibi bazı somut ekonomik çıkarlar karşılığında tanımak istemekteydi. Bu anlamda bir mutabakat, 24 Aralık 1802 tarihinde bir "takrîr-i âlî" tanzimiyle gerçekleşmişse de 1806'da başlayan Rus savaşı sebebiyle Karadeniz'e giriş tekrar kapatılmıştır. Rusya'nın barış sonrası (1812 Bükreş barışı) müdahaleleri neticesinde İspanya yanında diğer küçük Avrupa devletlerinin de bu denizdeki ticarî faaliyetlere katılmaları temin edilmek istenmiş, Bâbıâli'nin bu konudaki engellemeleri ise 7 Ekim 1826 tarihli Akkirman Antlaşması'nın yedinci maddesi gereği olarak hukuken dayanaksız kalıp sona ermiştir. 1829 Edirne Antlaşması ile Karadeniz'in devletler arası ticarete açık bir hale getirilmesi sonucunda bu denizdeki serbest ticaret diğer devletlere olduğu gibi İspanya için de söz konusu olmuştur. Bununla beraber İspanya'nın Karadeniz ticareti 1803 yılı dışında herhangi bir etkinlik göstermemiştir (Beydilli, TTK Belleten, LV/214 [1991], s. 704-708, 727).

Benzeri iklim şartlarından dolayı genelde aynı ham maddeleri üreten iki ülke arasındaki ticarî faaliyetler umumiyetle kısıtlı kalmış, iki ülke arasında dolaysız ve tarifeli deniz hattının mevcut olmaması mal mübadelesini ayrıca sıkıntıya sokmuş, aktarmalı olarak yapılan sevkiyat, maliyeti arttırıcı etkisinden ötürü ekonomik olma özelliği gösterememiştir. Osmanlı topraklarından İspanya'ya ihraç edilen başlıca mallar pamuk, keten lifi, ham ipek, buğday, mısır, arpa, nohut, kuru meyve ve tütün gibi mallardan oluşmaktaydı. 1788'de başlayan Osmanlı-Avusturya ve Rus savaşları esnasında barut sıkıntısını gidermek amacıyla İspanya'dan yapılan sevkiyat geçici bir gelişme olarak kalmıştır. 1880'de ihracat, pamuk ve erzak ağırlıklı olmak üzere 823.670 peseta değerindeydi; 1910'da bu rakam 12 milyon pesetaya kadar ulaşmıştır. Barselona en önemli pazarlama limanı olup burada Osmanlı Devleti bir başkonsolos tarafından temsil edilmekteydi. 1888 Barselona Fuarı'na ipek, halı, sedef eşya, gümüş telkâri işleri ve süs eşyası ağırlık malları ile Suriye vilâyetlerinden on sekiz Osmanlı tüccarı katılmış olmakla beraber bu tür Şark mallarına duyulan talep genelde Fas ve Tunus üreticileri tarafından karşılandığından pazarda kalıcı bir yer edinmek mümkün olmamıştır. İspanya'nın Akkâ, Sayda ve Beyrut, Trablusşam, Yafa, Selânik, İzmir, Trablusgarp, İskenderiye, İşkodra, Lazkiyetülarap, Nakşe, Boğazhisar, Lefkoşe, Sakız, Rodos, Balyabadra, Gördüs, Kandiye, Hanya, Resmo, İnebahtı, Ergirikasrı, Halep, Sayda, Kalas, Tarsus, Midilli gibi birçok Osmanlı liman ve şehrinde konsoloslukları bulunmaktaydı (BA, Cevdet-Hariciye, nr. 1068). Osmanlı Devleti'nin de çoğu İspanyol tüccar, banker ve resmî ricâli tarafından ve fahrî olarak temsil edilmek üzere Madrid, Cordoba, Granada, Sevilla, Barselona gibi şehirlerde, özellikle son dönemlerde oluşturulmuş yirmi beş konsolosluğu vardı (Kuneralp, XI-XIV [1973-1975], s. 174-175). XIX. yüzyıl boyunca İspanyol-Osmanlı ticareti tek taraflı olarak gelişti ve Osmanlı topraklarına İspanya'dan yapılan ihracat pek sınırlı ve zayıf kaldı. 1899'da deniz aşırı müstemlekelerini kaybeden İspanya'nın, Katalonya pamuklu ve mensucat sanayi için Osmanlı topraklarını mahreç olarak görmesi ticaret hacminin arttırılabileceği beklentisini verdiyse de bu konuda Fransız ve İngiliz rekabetiyle baş etmek, 1907'de İspanyol dokumacılarının Osmanlı pazarında ortak fiyat uygulaması doğrultusunda aldıkları karara rağmen mümkün olmadı. Osmanlı-İtalyan Savaşı (1911-1912), İtalya'dan boşalan yeri doldurmayı amaçlayan İspanyol tüccarlarına iyi bir fırsat verdiyse de kısa bir müddet sonra başlayan Balkan (1912-1913) ve I. Dünya savaşları bu tür girişimleri sonuçsuz bıraktı. 1919'da ayda on-on iki gemiye kadar varan İspanyol ihracatında gözlenen canlılık, savaş sonrası mal yokluğunun bir göstergesi olarak bir müddet devam etmiş, 1920'de Barselona ve İstanbul arasında gemi hattı, 1921'de İstanbul'da bir İspanyol bankası açılmış olmakla beraber genel savaşın ekonomik krizi ve Osmanlı Devleti'nin yıkılma sarsıntıları içine girmesi bu tür gelişmelerin kalıcı olmasını önlemiştir. İki ülke arasındaki ekonomik münasebetler küçük hacimli olmak kaydıyla da olsa Osmanlı Devleti lehinde gelişmiş olarak genelde tek taraflı kalmıştır.

İslâm dünyası ile derin kültürel etkileşim yaşayan İspanya'nın Osmanlı Devleti ile olan kültürel münasebetleri, XVI. yüzyılın dinî rekabet ve Akdeniz hâkimiyetine dayalı silâhlı çatışmalarının gölgesinde kalarak gelişme imkânı bulamamıştır. 1437'de Edirne'ye gelen ve II. Murad'ın huzuruna çıkan, Türkler'in yaşayışları ve karakterleri hakkında olumlu tesbitlerde bulunan Pero Tafur'un seyahatnâmesi (Önalp, TTK Bildiriler, X [1994], V, 2501-2514) ve 1552-1555 yılları arasında Türk esaretinde bulunan bir İspanyol gemicisinin hâtıratı, Kanûnî Sultan Süleyman devrinin devlet teşkilâtı ve Türkler'in yaşayış, örf ve âdetleri hakkında bilgi veren önemli ve ender kaynaklar arasında yer alır. Eser, Türk ve İspanyol toplumlarının ve insanının karşılaştırılması, yer yer Türk toplum düzeninden üstü kapalı bir övgüyle bahsedilmesiyle iki ayrı ülkenin kültürel dünyasına ışık tutması bakımından ayrıca büyük önem taşır (Kanunî Devrinde İstanbul: Dört Asır Yayınlanmadan Köşede Kalmış Çok Önemli Bir Eser [trc. Fuat Carım], İstanbul 1964). Öte yandan Barbaros Hayreddin Paşa'nın Murâdî'ye yazdırdığı hâtıraları da (Gazavât-ı Hayreddin Paşa), Osmanlı dünyasında İspanyollar'ın nasıl tanındığı ve algılandığı hakkında dikkat çekicidir. Bundan önce Pîrî Reis'in Kitâb-ı Bahriyye'si, Amerika'nın İspanyollar tarafından nasıl ele geçirildiğini nakledecek kadar döneminin Akdeniz denizcileri arasındaki yakın ilişkilere dikkat çeker. İnebahtı Deniz Savaşı'ndan bir kolunu kaybederek dönen Miguel de Cervantes'in yolda Türk korsanları eline esir düşmesi ve Cezayir'de geçen esaret hayatı ve kurtuluşu, dolayısıyla Don Quijoto (Don Kişot, 1615) adlı büyük eseriyle tanınan yazarın Türk dünyası ile olan zorunlu ilişkisi, iki ülke arasındaki kültürel bağlamın sıkça dile getirilen bir halkasını teşkil eder. İnebahtı zaferinin İspanyol dünyasında ve Güney Amerika'daki sömürgelerine kadar uzanan geniş coğrafyasında derin bir akis uyandırması XVI. yüzyıl Türk imajının oluşmasında etkili olur. Şark'ta ise İspanyol dili Osmanlı topraklarında vatan bulan yahudi göçmenlerce sürdürülür (Ladina) ve kendine özgü bir edebiyat oluşturur. Bu zümrelerin İspanyol hayat alışkanlığı, âdet ve kültürünün yanında -İspanya'da varlığını ve etkisini uzun zamanlar koruyan ve İspanyol kültürüne yeni şekiller vererek eriyen İslâm etkisi gibi- sanat ve teknikten tıp ve matbaaya kadar uzanan geniş bir yelpazedeki uzun bir beceri zincirini de beraberinde getirmiş ve bunları uzun zaman yaşatmış oldukları bilinmektedir. Akdeniz dünyasında kullanılan ve içinde İspanyol, Katalon ve Portekiz dillerinin katkılarını da taşıyan Lingua Franca'nın Türk denizcileri için de bir iletişim vasıtası olarak kullanılmış olması ortak deniz coğrafyasını paylaşmanın kaçınılmaz bir neticesidir. Osmanlı aydınları gözünde İspanya'ya dair bilgilerin, özellikle XVI. yüzyıldan sonra iki ülkenin birbirinden uzaklaşması yüzünden gittikçe kısıtlı bir hale geldiği gözlenmektedir. XVII. yüzyıl tarihçilerinde (Kâtib Çelebi, Naîmâ, Peçûylu İbrâhim) İspanya ile ilgili olarak verilen bilgiler genelde yanlıştır ve yeni bilgi diye takdim edilenler kronolojik olarak bir önceki devre ait anlatımlardan öteye geçmez. Nitekim Kâtib Çelebi, Fransızlar yanında kapitülasyona sahip ülkeleri sıralarken bu gruba İspanya'yı da katar. Naîmâ, IV. Felipe'yi ölümünden 100 yıl sonra hâlâ İspanya kralı olarak gösterir. Bütün bunlar, Kolomb'un 1498'de yaptığı haritaları kullanarak Amerika haritası hazırlayan ve Akdeniz dünyasını ayrıntılarıyla zapteden Pîrî Reis dönemlerinden sonra İspanya ile ilgili olarak devrin güncel bilgisinden ve coğrafyasından ne kadar uzaklaşılmış olduğunun göstergeleri olsa gerektir. 1787'de İspanya'ya giden Ahmed Vâsıf, hazırladığı sefâretnâmesiyle devrinin okur yazarlarının İspanya hakkında bilgilenme ve imaj oluşumunda etkili olur. Memleketin tasviri yanında insanlarının karakteristik özellikleriyle vurgulanması açısından Ahmed Vâsıf'ın yazdıkları önem taşır. Kendisini ziyarete gelen zevatı Şark kültürünün bir nişanesi olarak ağır hediyelerle şaşırtan Vâsıf'ın, Valencia yönetici generali Crillon-Mahon Dükü Luis des Balbes de Berton de Quiers'in karşılığında kendisine "iki şişe zeytinyağı" göndermesi üzerine söyledikleri ve, "İspanyollar'ın alçaklığı ve bayağılığı bu verdikleri hediyeden anlaşılsın" şeklindeki değerlendirmesi, paraya düşkünlüğüyle bilinmesinden ötürü tamahkârlığına değil iki kültürün değer yargılarındaki büyük farklılığına işaret eder mahiyette yorumlanmalıdır.

XIX. yüzyılın son çeyreğinde basın önemli bir etkileşim vasıtası olarak iki ülke arasında köprü olur. Bununla beraber İspanyol ve Osmanlı basını her iki devlet hakkında ilk elden haber kaynağı değildir ve bu konuda Avrupa gazetelerinde çıkan haberleri nakletmekle yetinir. Özellikle II. Abdülhamid devrinde Avrupa'nın hemen her yerinde yapıldığı gibi olumsuz haberler takip edilir ve bu arada İspanya gazetelerinde çıkan bu tür yazılar da tekzip edilirdi. Belirli aralıklarla verilen nişanların kimlere verileceği iki taraf arasında yazışmalarla belirlenir ve nişan alacak olanların rütbe ve mevkilerine göre düzenlenirdi. Nişan alacakların İspanyol idarecileri tarafından genelde iç siyaset mülâhazalarıyla hazırlanan listeleri Osmanlı Devleti ile ilgisi olmayan zevat tarafından doldurulduğundan bunun kültürel ilişkilerin geliştirilmesinde pek faydası olduğunu ileri sürmek mümkün değildir.

VIII. yüzyıl başlarında İspanya'nın neredeyse tamamı müslümanların hâkimiyeti altına girmiş olmakla beraber aynı yüzyılın ortalarına doğru ülkenin kuzeyinde daha sonra Kastilya adıyla tanınan Asturias-Leon Krallığı doğmaya başlamış, IX. yüzyılda buna Navarra (Neberre) Krallığı ile Katalonya Kontluğu eklenmiştir. Böylece İspanya, kuzeyi hıristiyan devletlerinin, güneyi müslüman Endülüslüler'in hâkimiyetinde kalacak şekilde ikiye bölünmüştür. XI. yüzyıl sonlarına kadar hıristiyan topraklarında savaş esirleri dışında müslüman nüfusa rastlanmaz. İlk defa 1085 yılında Tuleytula (Toledo) ve civarındaki yerleşim merkezlerinin İspanyollar'ın eline geçmesiyle birlikte buralarda yaşayan müslümanların önemli bir kısmı kendilerine tanınan can, mal ve din güvencesine dayanarak hıristiyan hâkimiyeti altında kalmaya razı oldular. XII ve özellikle XIII. yüzyılda Endülüs topraklarının büyük çoğunluğunun ele geçirilmesi, hıristiyan idaresinde daha kalabalık sayıda bir müslüman nüfusun yaşar hale gelmesi sonucunu doğurdu.

İspanyollar, XV. yüzyılın sonlarına kadar kilise yetkililerinin ve papalığın aleyhte çağrılarına rağmen eski müslümanlar gibi çoğulcu bir idare yöntemi benimsediler. Bu sebeple hıristiyan toprağına dönüşen Endülüs şehirlerindeki çok sayıda müslüman ve bu arada yahudi toplulukları varlıklarını koruma imkânı buldular. Ancak 1492'de Gırnata'nın (Granada) düşmesi üzerine İspanya'da müslüman hâkimiyetinin tamamen son bulmasının arkasından yarımadanın Katolik çerçevede bütünleşmesi hedeflendi. Bu politikanın tabii sonucu olarak önce ülkedeki yahudi toplulukları bir kısmı zorla hıristiyanlaştırılmak, bir kısmı ise sürgüne gönderilmek suretiyle tasfiye edildi. Ardından aynı politika çok daha kalabalık bir kitle olan müslümanlara uygulandı. 1499'dan 1609 yılına kadar sürdürülen bu katı politikayla yahudiler gibi müslümanların da bir bölümü zorla vaftiz edildi; vaftize razı olmayanlar ise ya öldürüldü ya da ülke dışına sürüldü. En son 1609-1614 yılları arasında, vaftiz edilen Endülüslüler'in büyük bir bölümü samimi hıristiyan bulunmadıkları, daha da önemlisi gizli müslüman görüldükleri için topluca İspanya'dan çıkarıldı. Ancak bu büyük sürgün hareketi bile ülkeden İslâm'ın izini silmek için yeterli olmadı. 1621, 1623, 1624, 1625, 1633 ve 1667 yıllarında tutulan engizisyon mahkemesi zabıtları ve diğer resmî makamlarca hazırlanan raporlar başta Valencia (Belensiye), Katalonya, Sevilla (İşbîliye), Murcia (Mürsiye) ve Granada olmak üzere ülkenin birçok bölgesinde gizli müslümanların yaşadığını ortaya koymaktadır. Yine XVII. yüzyılda İspanya'yı ziyaret eden yabancı seyyahlar hâtıralarında ülkede çok sayıda müslümanla karşılaştıklarını belirtmişlerdir. 1690'da İspanya'ya gelen Fas elçisi Abdülvâhid el-Gassânî, aralarında devlet memurlarının da bulunduğu pek çok Endülüslü'nün hâlâ dinlerini koruduğunu söyler. Sayıları gittikçe azalmakla birlikte Endülüslüler varlıklarını XVIII. yüzyılda da sürdürdüler. 1725'te Granada'da 360 aile müslüman olmakla suçlanıp cezalandırıldı. Fas sultanı adına 1766 ve 1768'de İspanya'ya giden elçi Ahmed el-Mehdî el-Gazâl Sevilla, Granada, Murcia ve Alicante'de gizli müslümanlarla karşılaştığını anlatır. XVIII. yüzyılda İspanya'daki müslüman varlığına dair bilgiler İngiliz seyyahları Henry Swinburne, Joseph Towsend ve George Barrow'un hâtıralarında da yer almaktadır.

XIX. yüzyılda İspanya'da gizli müslüman varlığı daha önceki belirginliğini iyice kaybetti; fakat buna karşılık Endülüs medeniyetinin asıl gelişip kökleştiği topraklar üzerinde ve aynı adla anılan bir "Andalucia" milliyetçiliği fikri şekillenmeye başladı. İslâmî vurgusu yok gibi görünse de bu uyanışı, bölgenin geçmişine sekiz asır süreyle damgasını vuran müslüman kimliğinden bağımsız saymak mümkün değildir. Nitekim Andalucia milliyetçiliğinin XX. yüzyıldaki fikir babası ve sembol ismi olan Blas Infante'nin müslüman Endülüs medeniyetine karşı duyduğu hayranlık ve bu hayranlık sonucu özellikle Abbâdîler üzerine yaptığı çalışmalar, daha da önemlisi, Endülüs otonom bölgesinin bayrağı ve arması üzerindeki yeşil ve beyaz kuşakların Muvahhidî ve Nasrî (Benî Ahmer) bayraklarının renklerini taşıdığı şeklinde açıklanması, söz konusu milliyetçilik ideolojisinin İslâmî kökleri hususunda fikir vermeye yeterlidir.

İspanya'da İslâmî miras bugün kendini daha başka unsurlarla da hissettirmektedir. Kurtuba Ulucamii, Elhamra Sarayı, Ca'feriyye Sarayı, Giralda (Melviye), Altın Kule, çeşitli yerlerdeki "Alkazar" adlı yapılar, çok sayıda şehir ve kale kalıntısı, ülkenin İslâmî geçmişini bugüne taşıyan en önemli maddî unsurlardır. Endülüslü ustaların eseri olan "müdeccen" üslûbu (arte mudéjar), günümüz İspanya'sındaki bazı modern binalara da nüfuz etmeyi başarmıştır. Ünlü Madrid Arenası bu üslûbun bugünkü en canlı temsilcisidir. İspanyolca'da hâlâ kullanılmakta olan Guadalajara (Vâdilhicâre), Guadalquivir (Vâdilkebîr), Guadalaviar (Vâdilebyaz) gibi nehir ve vadi isimleri; Medinaceli (Medînetüsâlim), Albacete (el-Bâsit), Calatayud (Kal'atüeyyûb), Almodavar (el-Mudevver), Alcala (el-Kal'a) gibi şehir ve kale isimleri; Medine, Mudeyne, İsmâil, Fâtima, Nuria gibi şahıs isimleri; tapia (et-tâbiye), adobe (et-tûb), alcaide (el-kāid), alcalde (el-kādî), azogue (es-sûk), noria (en-neûre), almadrabas (el-midrabe), jazmin (yâsemin), aceituna (ez-zeytûn), azucar (es-sukkar), arroz (er-rûz) gibi yüzlerce meslek, bitki, sebze ve meyve ismi (İspanyolca'daki toplam Arapça kelime sayısı 4000'in üzerindedir) Endülüs medeniyetinden bugüne uzanan canlı köklerdir.

İspanya'da Müslüman Varlığının Yeniden Ortaya Çıkması. İspanya, General Franco'nun diktatörlüğü sırasında Katolikliğin dışındaki bütün inançlara kapalı bir ülke durumundaydı. Ancak Franco rejiminin sonlarına rastlayan 1970'li yıllarda, Arap ülkeleriyle İspanya arasındaki ilişkilerin artmasına bağlı olarak bu ülkeye Ortadoğu ve Kuzey Afrika'dan göçler vuku bulmaya başladı. Göçmenlerin kimi siyasî sebeplerle, kimi iş bulmak amacıyla, kimi de öğrenci olarak İspanya'ya gelmişti. Bunların bir bölümü hiç şüphesiz, geçmişte İspanyollar'la müslümanların İberik yarımadası üzerinde ortak bir tarih yaşadıklarının bilincindeydi. Bu bilinç, böyle bir birlikteliğin yeniden kurulabileceği kanaatinden hareketle onları teşkilâtlanmaya sevketti ve bu şekilde, özellikle Endülüs medeniyetinin bazı kalıcı izlerini hâlâ koruyan güneydeki Andalucia otonom bölgesinin sınırları içinde kalan çeşitli yerleşim merkezlerinde birçok müslüman cemaat ve cemiyeti vücut buldu; ancak bunlar, ülkede İslâmiyet henüz devlet tarafından tanınan din sıfatını kazanmadığı için resmîleşmedi. Demokrasiye geçilmesinin ardından, önce 1978 anayasasının ülkede belirli bir geçmişe ve köke sahip dinî cemaatlerle hükümet arasında diyalog kurma imkânını getirmesi, sonra da 1989 yılında İslâm'ın Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi resmî din olarak kabul edilmesi müslümanları rahatlattı. Gerek yeni göçler gerekse yerli halk arasında gerçekleşen ihtidâlar sebebiyle bugün İspanya'da İslâmiyet 1970'li yıllara nisbetle varlığını ve etkisini daha fazla duyurmaktadır.

İspanya müslümanları kökenleri itibariyle beş ana gruptan oluşmaktadır. a) Ortadoğu Kökenliler. Bunların bir kesimini, Franco yönetiminin son döneminde ülkeye gelip vatandaşlık hakkı kazanmış öğrencilerle serbest meslek sahipleri, diğer kesimini de 1977'den itibaren sayıları artan Filistinli, İranlı ve Iraklı mültecilerle tatil şehirlerine yerleşen Suudi Arabistanlı, Küveytli, Ürdünlü ve Lübnanlı zengin aileler teşkil etmektedir. 1979 devrimi sonrasında İspanya'ya yerleşen İranlılar'ın çoğunluğu, devrik şah yanlısı zengin ve aristokrat ailelerden meydana gelmektedir. b) Kuzey Afrika Kökenliler. Sayıca İspanya müslümanlarının en kalabalık bölümünü, 1960'lardan itibaren ekonomik sebeplerle göç etmeye başlayan Faslılar oluşturur. Daha ziyade Madrid, Katalonya, Andalucia, Valencia ve Kanarya Adaları'na yerleşen Faslılar'a, bilhassa 1990'lı yıllardan beri ülkelerinde yaşanan iç çatışmalar ve terör ortamının etkisiyle Cezayir, Moritanya, Nijer, Nijerya ve Senegal gibi Orta Afrika ülkelerinden gelen göçmenler de eklenmektedir. Bu gruptaki müslümanlar genellikle tarım, madencilik ve balıkçılık alanlarında işçi olarak çalışmaktadır. c) Pakistanlılar ve Hintliler. Jaén, Leon ve Barselona'da küçük cemaatler halinde yaşayan liman ve maden işçileridir. Bu müslümanlar, eğitim ve gelir düzeylerinin düşüklüğüne rağmen hayat tarzlarıyla bulundukları bölgelerdeki yerli halkın güven ve saygısını kazanmışlardır ve bu yönleriyle zaman zaman onların ihtidâlarına vesile olabilmektedirler. d) İspanyol Mühtediler. Franco rejimi son bulup demokrasiye geçildikten sonra toplumda yeni arayışlar başladı ve bu çerçevede bazı İspanyollar tasavvuf kanalından İslâm'la tanışma imkânı buldular. Şâzelî-Derkāvî tarikatının şeyhi kabul edilen İrlandalı mühtedi Abdülkādir es-Sûfî'nin etrafında toplanan bu ilk İspanyol müslümanları Andalucia bölgesinde İslâm'ı yaymak için harekete geçtiler. Bunlar inanç boşluğu ve arayış içinde bocalayan kişi ya da gruplara, aradıkları gerçeğin uzaklarda değil ülkelerinin geçmişine damgasını vuran İslâm'da saklı olduğunu söyleyerek onları Endülüs gerçeğiyle buluşturmaya gayret ettiler. Bu faaliyetler neticesinde 1980'lerin başında ilk İspanyol mühtediler topluluğu şekillenmeye başladı. Mühtediler kendilerini iki açıdan şanslı kabul ediyorlardı. Birincisi, Franco'nun baskıcı rejiminden kurtularak demokratik bir ülkenin vatandaşı olma hakkına kavuşmuşlardı. İkincisi ve daha önemlisi İslâm'a girerek ruhî arınmalarını gerçekleştirme imkânını bulmuşlardı. Sociedad para el Retorno al Islam en España (İspanya'da İslâm'a dönüş cemaati) adıyla devletin resmî kayıtlarına geçen bu yeni müslümanlar İslâm'ı tanıtma ve tebliğ faaliyetlerini, Endülüs müslümanlarının İspanya'da yitirdikleri son kale olan Granada'da yoğunlaştırdılar. Bu cemaatin tutunmasında ve mensuplarının artmasındaki temel etken samimi inanç ve lidere kesin teslimiyetti. Fakat Abdülkādir es-Sûfî'nin bir süre sonra tasavvufu bırakarak Selefî anlayışı benimsemesi ve kendisine tâbi olmayan müslümanlar karşısındaki sert tavrı çok geçmeden cemaat içinde bölünmelere yol açtı. Bu bölünme sonrasında mühtedilerin bir kısmı Madrid, Sevilla, Cordoba (Kurtuba), Almeria (Meriye), Malaga, Murcia, Valencia ve Barselona gibi ülkenin diğer büyük şehirlerine dağılarak yeni bağımsız cemaatler kurmaya başladı. Bu bağımsız cemaatlerin en büyüğü, ağırlıklı olarak yine Granada'da faaliyet gösteren La Comunidad Islamica en España'dır. el-Murâbitûn adıyla da bilinen bu cemaat Ehl-i sünnet'ten olan bütün müslümanları kardeş kabul etmekte, namaz ve zekât ibadetlerini eksiksiz yerine getirmeyi, faize ve faizle çalışan bankacılık sistemine karşı çıkıp bu sistemin iptali için çalışmayı, hilâfeti ihya etmeyi, İslâm dinarının tedavüle sokulması için çaba harcamayı ve Medine toplumunu örnek alan bir İslâm toplumu oluşturmayı başlıca hedefleri saymaktadır. Cemaat tarafından neşredilen onun üzerindeki yayının çoğunluğunu Abdülkādir es-Sûfî'nin kitapları oluşturur.

İhtidâ olgusu, başlangıçta İspanyol toplumu tarafından pek ciddiye alınmayıp ülkede demokrasinin sağladığı özgürlükler sayesinde ortaya çıkan pek çok marjinal hareketten biri, gençler arasında görülen geçici bir moda, Doğu'nun egzotizminin gelip geçici bir yansıması, ya da eski hippilerin yeni bir tatmin arayışı olarak değerlendirildi. Bu kanaat büyük ölçüde, ilk mühtediler arasında eski hippilerin ve "conversos" (birkaç din değiştirmiş) denilen kimselerin bulunmasından kaynaklanmaktaydı. Ancak zamanla toplumun çok farklı kesimlerinden insanların İslâm'a girmeleri ve bunu tedirginlik ve tereddütler içinde geçen uzun bir arayış döneminden sonra kurtuluş kapısının keşfedilmesi şeklinde değerlendirmeleri böyle bir genellemenin doğru olmayacağını gösterdi. İspanyol müslümanları üzerinde araştırma yapan sosyolog ve antropologlar da ihtidânın bu anlamda sadece bir "kelime-i şehâdet getirme hadisesi" olmayıp bir arayış süreci neticesinde içinde yaşanılan ve güven vermeyen bir düzene karşı meydan okuma, ayrıca mescid inşası, Arapça öğrenme, İslâmî ilimleri tahsil etme, dinin emir ve tavsiyelerini hayata aktarmak için hükümet nezdinde teşebbüse geçme gibi hususları da içeren daha kapsamlı sosyal bir hareket olduğu görüşündedirler. Esasen mühtediler de İslâm'a girişlerini Endülüs mirasına kavuşma şeklinde değerlendirmektedir. Mühtedilerin sayısı hakkında kesin bir rakam vermek mümkün değildir. İstatistik bilgileri bulunmadığından, konuyu dolaylı ya da doğrudan ele alan kaynaklardaki rakamlar tahminî olmaktan kurtulamamakta ve bir ölçüde ideolojik eğilimlere göre artıp eksilebilmektedir. Nitekim meseleye hıristiyan kimliğiyle eğilen araştırmacıların mühtedilerin sayısını 1000 rakamı ile sınırlamalarına karşılık onların kendi kaynaklarında bu sayı 25-30.000 civarında gösterilmektedir. e) Sebte ve Melîle Müslümanları. Fas'ın kuzeyinde yer alan ve İspanya'ya bağlı bulunan bu iki yerleşim merkezinde nüfusun önemli bir bölümünü Mağribî asıllı İspanyol ve melez olan müslümanlar meydana getirmektedir.

İslâmî Kuruluşlar. İspanya'nın değişik şehir ve bölgelerinde, ağırlıklı olarak da Cordoba, Granada, Sevilla, Madrid, Sebte, Melilla, Barselona ve Valencia'da müslümanlara ait 100'ün üzerinde dernek ve kültür merkezi bulunmaktadır. 1989 yılına kadar birbirinden kopuk olarak faaliyet gösteren ve İslâm'ın henüz devlet tarafından tanınan dinler arasında yer almaması sebebiyle yasal dinî teşkilâtlar içinde sayılmayan bu kuruluşlar, o yıl hükümet nezdinde daha etkili olabilmek için bir araya gelmeye başladı ve neticede iki federasyonun çatısı altında toplandı. Bunlardan, önce on dört kuruluşun katılımıyla (bugün otuza yakın) Federación Española de Entidades Religiosas Islámicas (FEERI), arkasından da ona alternatif olarak on altı kuruluşun birleşmesinden meydana gelen Unión de Comunidades Islámicas en España (UCIE) teşekkül etti.

İspanya'daki müslümanlara ait cemiyet ve kültür merkezlerinden çoğu bir mescid, İslâmî usullere göre kesilmiş etlerin ve bazı gıda maddelerinin satıldığı bir bölme ile idare ve sohbet odaları içeren birer apartman dairesinden ibarettir. Ancak bunların dışında, bir külliye niteliği taşıyan Centro Cultural Islámico de Madrid gibi, yalnız İspanya'dakilerin değil Avrupa'daki benzerlerinin de en büyükleri arasında yer alan kuruluşlar bulunmaktadır. 13.000 m2'lik bir alanı kaplayan bu kültür merkezi, sosyal ve sportif birimlerin yanı sıra İslâm kültürü ve bilimi müzesi, 30.000 ciltlik bir kütüphane, 500 kişilik bir konferans salonu gibi kısımlardan oluşmaktadır. Merkezin amacı ülkedeki müslüman cemaatlere dinî, kültürel, sosyal hizmetler sunmak ve çeşitli kültür merkezleri arasında diyalog kurulmasını sağlayarak İspanya'da müslüman varlığının daha sağlam temeller üzerine oturmasına katkıda bulunmaktır.

Kuruluşlar arasında yalnız sosyal amaçlı olanlar da vardır. Bunlardan El Albergue Fátima Azahara, İspanya'ya iltica eden müslümanlara durumları düzelinceye kadar barınma hizmeti verme amacını taşıyan bir sığınma evidir. Bir mühtedinin gayretiyle 1993'te Sevilla'da faaliyete geçen kuruluşun ana hedefi, göçmenlerin kendi kimliklerini muhafaza ederek problemlerini aşmalarına katkı sağlamaktır. Faslı müslümanlar tarafından kurulan La Asociatión de Trabajadores Inmigrantes Marroquíes en España'nın amacı ise müslüman işçilerin haklarını korumaktır. Cemiyet daha ziyade sendikal mahiyette çalışmalar yapmakta ve bu bağlamda İspanyol sendikaları ile iş birliği içine gitmektedir. Bu kuruluşların yarıya yakınının mühtedilerin çalışmalarıyla vücut bulmuş olması dikkat çekicidir. Geri kalanlar ise Kuzey Afrika, Suriye ve Pakistan kökenli müslümanlarca faaliyete geçirilmiştir. Bu arada İranlılar tarafından yönetilen Şiî eğilimli bir İslâm merkezi de bulunmaktadır.

Dinî Hayat. İslâmiyet'in, ülkede varlığı resmen kabul edilen dinler arasına alınmasından sonra iki müslüman federasyonu (FEERI, UCIE), Comunidad Islamica en España (CIE) adı altında birleşerek hükümetle uzun bir müzakere sürecine girdi ve 28 Nisan 1992 tarihinde üzerinde mutabakata varılan bir anlaşmayı imzaladı. Daha sonra parlamento ve kral tarafından da onaylanan anlaşma İspanya müslümanları açısından büyük bir önem taşımaktadır. Toplam on dört maddeden oluşan anlaşma metninde müslümanların dinî hayatını ilgilendiren başlıca beş alanda (dinî mekânlar, ibadetlere ve dinî merasimlere iştirak, evlilik, eğitim, bağışlar ve vergi muafiyeti) tesbit edilmiş yeni haklar ve düzenlemeler yer almaktadır. Bu anlaşma çerçevesinde, Comunidad Islamica en España'ya bağlı cemiyet ve merkezlerle buralarda görev yapan bütün personel hukukî statüye kavuşturulmuştur. Kur'an ve Sünnet'e uygun düşen İslâmî ibadetler, merasimler ve bunlara katılmaların hukukun teminatı altında olduğu vurgulanmış, bu arada hastahane ve hapishane gibi kamu kurumlarında müslümanların ibadetlerini ifa etmeleri bir hak olarak tanınmıştır. Yine, din görevlilerinin askerlik kanununun genel hükümlerine tâbi oldukları belirtilmekle birlikte istediklerinde niteliklerine uygun görevlerde çalıştırılabilecekleri ilkesi benimsenmiştir. Öte yandan bu anlaşma ile, İspanyol medenî kanununca aranan bazı şartları yerine getiren çiftlerin İslâmî usullere göre kıyılan nikâhlarının hukuken geçerliliği kabul edilmiştir. Eğitim alanında, müslüman öğrencilerin ilk ve orta dereceli okullarda velilerinin istemesi halinde İslâmî eğitim alma hakkına sahip oldukları, eğitim öğretim kurumlarının bu hakkın kullanılması için gerekli imkânı hazırlamakla mükellef bulundukları ve okutulacak dinî kitapların Comunidad Islamica en España'nın onayından geçeceği belirtilmiştir. Anlaşma ile ayrıca müslümanlara, çalıştıkları yerlerin idarecilerine başvurmaları halinde cuma günleri 13.30-16.30 arasında ve ramazan ayında gün batımından bir saat önce izinli sayılmaları hakkı tanınmıştır. İslâmî esaslara uygun olarak hazırlanmış gıda maddelerinin ambalajlarına "helâl" etiketi yapıştırılması, müslüman öğrenci, asker ve askerî memurlar için İslâmî kurallara uygun yemek çıkarılması da anlaşma metninde yer alan hususlardandır. Bu anlaşma uyarınca, Eğitim Bakanlığı da müslüman öğrencilere 1996'dan itibaren okullarında İslâm'la ilgili bir ders seçme hakkı tanımış ve eğitim kurumlarında görecekleri İslâmî öğrenimin masraflarının bakanlıkça karşılanmasını kabul etmiştir. Bütün bunlarla birlikte uygulama aşamasında bazı sıkıntılarla karşılaşıldığı da bir gerçektir. Bunda bir yandan hükümet yetkililerinin isteksiz davranmasının, bir yandan da müslüman teşkilâtları arasında çıkan ihtilâfların rolü bulunmaktadır. Bu bağlamda, ilk ve orta dereceli öğretim kurumlarında müslüman öğrencilere okutulacak İslâm diniyle ilgili derslerin müfredatı ve ders verecek öğretmenlerin yetiştirilmesi meselesi tam olarak halledilememiştir. Bazı bölgelerde mahallî idarecilerin ve fanatik grupların karşı tavırları yüzünden mescid inşası, mezarlık tahsisi, kurban kesimi gibi hizmetler rahatça yerine getirilememektedir.

V. İSPANYA'DA İSLÂM ARAŞTIRMALARI
İspanya'da İslâm kültürünü ve müslümanların ilmî birikimlerini tanımaya yönelik ilginin X. yüzyıla kadar gittiği ve bu yüzyılın ortalarından itibaren Katalonya'da Arapça'dan Latince'ye tercüme faaliyetlerinin başladığı görülür. XII. yüzyılın ilk yarısı boyunca Barselona'da Endülüslü yahudi Abraham b. Hayya'nın katkılarıyla Plato Tibastinus (Plato of Tivoli), Bettânî'nin astronomi tabloları dahil müslümanlarca kaleme alınan astronomi ve astrolojiye dair birçok eseri Latince'ye tercüme etti. Aynı dönemde Sarakusta'daki Hûdîler'in zengin kütüphanesinden faydalandıkları sanılan Hugo de Santalla, Hermann de Carintia ve Roberto de Ketton da çeviri işiyle uğraşıyorlardı. Yine XII. yüzyılda Başpiskopos Raimundo'nun himayesi altında müslüman, müsta'rib ve yahudi bilginleriyle çeşitli Avrupa ülkelerinden gelen Gerard de Cremona, Roberto de Chester, Adelardo de Bath gibi mütercimler Toledo'da buluşarak Toledo Mütercimler Okulu'nu kurdular ve felsefe, tıp, matematik, geometri, astronomi, astroloji vb. alanlardaki çok sayıda Arapça eseri Latince'ye tercüme ettiler. Bu mütercimlerden yalnız Gerard de Cremona'nın yetmişin üzerinde eseri Latince'ye kazandırdığı bilinmektedir. Toledo'daki tercüme faaliyetleri daha sonra Başpiskopos Rodrigo Jimenez de Rada ve özellikle XIII. yüzyılın ikinci yarısında Kastilya-Leon Kralı X. Alfonso'nun himayelerinde artarak sürdü. Ayrıca ilmî, felsefî ve edebî eserlere, müslümanlarla kendi kaynaklarını tanıyarak mücadele etmek amacıyla başta Kur'ân-ı Kerîm olmak üzere bazı dinî kaynaklar da eklendi. X. Alfonso, Endülüs'ün ilmî mirasından en iyi şekilde faydalanabilmek için Toledo dışında Murcia ve Sevilla'da müfredatında Arapça öğretime yer verilen, ayrıca müslüman ve yahudi âlimlerinin görev yaptığı araştırma merkezleri kurdu. XII ve XIII. yüzyıllarda bu çalışmaların yanı sıra İslâm tarihinden ve özellikle Endülüs müslümanlarından bahseden kronikler de yazıldı. Bunların başlıcalarından biri, Rodrigo Jimenez de Rada'nın hıristiyan bakış açısıyla kaleme aldığı, XII. yüzyılın ortalarına kadarki olayları kapsayan Historia Arabum'u, bir diğeri de X. Alfonso'nun Endülüs ve Mısır tarihine dair bahislerde Ebû Ubeyd el-Bekrî, İbn Alkame ve İbn Vasîf Şah gibi müslüman coğrafyacı ve tarihçilerin eserlerinden geniş ölçüde yararlandığı Primera Cronica General'idir. X - XIII. yüzyıllarda İspanya'da müslümanların ilmî mirasına gösterilen bu yoğun ilgiyi daha sonraları görmek pek mümkün değildir. Yalnız XVI ve XVII. yüzyıllarda Diego Hurtado de Mendoza, Luis de Marmol Carvajal, Jaime Bleda, Pedro Aznar de Cardona, Antonio Corral y Rojas, Vicente Pérez de Culla, Aguilar Gaspar, Jaan Ripoll gibi bazı tarihçiler o sıralarda İspanya'nın bir iç meselesi gibi ortaya çıkan, fakat özellikle Osmanlılar'la dış bağlantıları da olan Moriskolar meselesiyle ilgili eserler kaleme almışlar ve Diego Hurtado de Mendoza hariç hepsi, esas itibariyle İspanya'nın bu konuda takip ettiği zorla hıristiyanlaştırma ve sürgün politikalarının haklılığını savunmuştur. XVIII. yüzyılda ise sadece Grammática arábi-go-española (Madrid 1775) ve Diccionario español-latino-arábico (Madrid 1776) adlı eserleriyle Francisco Cañez dikkat çekmektedir.

İspanya'da bugünkü anlamda İslâm araştırmaları, esas itibariyle diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi XIX. yüzyılda başlamıştır. Fakat bu çalışmalar bilinen şarkiyat geleneğinden çok farklıdır. Çünkü genelde diğer şarkiyatçılar Arapça, Farsça ve Türkçe'yi içine alan sömürgecilik eksenli çalışmalar yaparken İspanya, Portekiz'le birlikte ilk iki sömürgeci ülkeden biri olduğu halde İspanyol şarkiyatçıları, çalışmalarını daha ziyade kendi millî geçmişlerinin bir parçasını teşkil eden Endülüs tarih ve medeniyetini araştırmaya yöneltmişlerdir. XVI ve XVII. yüzyılların aksine XVIII. yüzyılda âdeta unutulmuş olan Moriskolar meselesi XIX. yüzyılda tekrar İspanyol şarkiyatçılarının ilgi alanına girdi. Bunlardan M. Menendez y Pelayo (Historia de los heterodoxos españoles, Madrid 1880), M. Danvila y Collado (La expulsión de los moriscos es-pañoles, Madrid 1889) ve P. Boronat y Barrachina (Los moriscos españoles y su expulsión, Madrid 1901), daha önceki meslektaşlarının yaptığı gibi eserlerini devlet yanlısı bir bakış açısıyla şekillendirirken A. Fernández Guerra (Reflexión sobre la rebelion de los moriscos y censo de población, Granada 1840), M. Lafuente y Zamalloa (Historia general de España, Madrid 1850-1867) ve F. Janer (Condición social de los moriscos de España, Madrid 1857) çalışmalarında nisbeten daha tarafsız bir bakış açısı sergilediler. Endülüs tarihinin bütününü ele alan ilk İspanyol şarkiyatçısı, Historia de la dominacion de los árabes de España (I-III, Madrid 1820-1821) adlı eseri yazan Jose Antonia Conde'dir. Onun çağdaşı Pascual de Gayangos, bir yandan Makkarî'nin Nefḥu'ṭ-ṭîb'ini The History of the Mohammedan Dynasties in Spain adı altında muhtasar bir şekilde İngilizce'ye tercüme ederken (I-II, London 1840-1843) bir yandan da Ahmed b. Muhammed er-Râzî'nin Târîḫ'i ile Moriskolar'ın dil ve edebiyatı üzerine çeşitli araştırmalar yaptı (La crónica del moro Rasis, Madrid 1850; "Language and Literature of the Moriscos", British and Foreign Review, 8 [1839], s. 63-95). İslâm karşıtı bir bakış açısına sahip olan ve bunu eserlerine de yansıtan Francisco Javier Simonet, Endülüs'te müslüman hâkimiyetinde yaşayan zimmî hıristiyanlar (müsta'ribler / mozarabes) hakkındaki hem Latince hem Arapça kaynakları kullanarak hazırladığı Historia de los mozárabes de España (I-IV, Madrid 1897-1903) adlı hacimli çalışmasıyla tanındı.

XIX. yüzyıl İspanyol şarkiyatçıları arasında Francisco Codera y Zaidin'in ayrı bir yeri ve önemi vardır. Asıl hedefi müslüman İspanya'ya ait bir kültür tarihi yazmak olan Codera, bu arzusunu tek bir eser çerçevesinde gerçekleştiremediyse de böyle bir eserin parçaları sayılabilecek birçok çalışma yaptı. Bu çalışmaların en kayda değer yanı, daha önceki İspanyol şarkiyatçılarının kaleme aldıkları eserlere kıyasla peşin hükümlerden ve bunların yol açtığı hatalardan büyük ölçüde arınmış olmasıdır. Codera, sonraları Los Benî Codera denilen ve Julián Ribera y Tarrago, Miguel Asin Palacios, Don Emilio García Gómez, Don Ángel González Palencia gibi XX. yüzyılın ilk nesil şarkiyatçılarından oluşan bir ekole de öncülük etmiştir. Bu yüzyılın başında Escuela de Estudios Árabes'i de kuran bu isimler, hocaları Codera'nın açtığı çığırda İspanyol şarkiyatçılığını daha sağlam temellere oturttular. Şarkiyatçı olmaları yanında Avrupa tarihini de iyi bilmeleri kendilerine karşılaştırma ve yeni sonuçlara ulaşma imkânı sağladı; böylece İslâm kültürü ile Batı kültürü arasındaki münasebetler onların çalışmalarıyla aydınlanmaya başladı. Julián Ribera y Tarrago Endülüs'teki eğitim sistemi ve kütüphaneler, Arap müziği ve Batı müziğine etkileri, Aragon'daki hukuk kurumlarının Endülüs'ten neler aldığı gibi konular üzerinde ciddiyetle durdu. Hem Codera hem de Ribera'nın öğrencisi olan M. Asin Palacios, özellikle İslâm felsefesi ve tasavvufu hakkında yaptığı orijinal çalışmalarla tanındı. 250'ye yakın araştırmaya imza atan bu şarkiyatçının tanınmasına sebep olan eserlerinin başında, ilim âleminde büyük yankılar uyandıran Dante'nin İlâhî Komedya'sındaki cennet, cehennem ve a'râf tasvirlerinin XIII. yüzyılda Arapça'dan İspanyolca ve Latince'ye yapılan tercümeler vasıtasıyla İslâm kaynaklarından alındığını ortaya koyduğu La escatologia Musulmána en la Divina Comedia (Madrid 1919, 1943, 1961) gelir (bk. İLÂHÎ KOMEDYA). Los Benî Codera ekolünün bir diğer önemli ismi ve M. Asin Palacios'un öğrencisi olan Don Emilio García Gómez, adını Arap edebiyatı ve daha çok da Endülüs şiiri üzerinde yaptığı muhtevalı çalışmalarıyla duyurdu. Yine M. Asin Palacios'un öğrencilerinden Don Ángel González Palencia, Endülüs ve Doğu Müslümanlığı ile ilgili 340 civarında çalışma yaptı ve özellikle İslâm kültürünün İspanya ve Avrupa'yı nasıl etkilediği konusunu işledi. XX. yüzyılın ilk nesil İspanyol şarkiyatçıları arasında sayılabilecek bir diğer isim de Ambrosio Huici Miranda'dır. Çalışmalarını esas itibariyle XII-XIII. yüzyıl Mağrib ve Endülüs tarihi üzerine yoğunlaştıran Huici Miranda, bu döneme ait bazı önemli Arapça kaynakların neşrini ve İspanyolca'ya çevirisini gerçekleştirdi. Belensiye tarihini incelediği Historia musulmana de Valencia y su región adlı hacimli eserinin (I-III, Valencia 1970) mukaddimesinde, Ortaçağ İspanya tarihi için müslüman kaynaklarının hıristiyan kaynaklarından daha doğru bilgiler ihtiva ettiğini, İspanyol meslektaşlarının Arapça bilmedikleri için bu kaynaklardan yararlanamamalarının ciddi bir kusur olduğunu ve bu durumun onları İspanya'daki müslüman varlığı konusunda ön yargılı davranmaya sevkettiğini vurgulaması dikkat çekicidir.

İlk nesil İspanyol şarkiyatçılarının rehberlikleri sayesinde ülkedeki İslâmî araştırmalara olan ilgi giderek arttı ve aralarında Juan Vernet, Leopolde Torres Balbás, Millas Vallicrosa, R. Menendez Pidal, I. Cagigas, Dominguez Ortiz, Cruz Hernández, Jacinto Bosch Vilá gibi isimlerin yer aldığı onlarca şarkiyatçı yetişti. Bunlardan Juan Vernet Endülüs'ün bilim tarihi üzerinde yoğunlaştı. Eserlerinin en meşhuru olan La cultura hispanoárabe en Oriente y Occidente'de (Barcelona 1978), İslâm kültürünün Doğu'da nasıl doğduğundan ve müslümanların İspanya'ya nasıl yerleştiğinden bahsettikten sonra X-XIII. yüzyıllarda ortaya koydukları matematik, tıp, astroloji, astronomi, botanik, zooloji, din, felsefe, sanat ve edebiyat alanlarındaki çalışmalarını ve bunların Batı dillerine çevrilmesi konusunu titiz bir biçimde ele aldı. Vernet gibi Millas Vallicrosa da Endülüs ilim tarihi ve tercümeler üzerinde durdu; özellikle Endülüslü astronom Zerkālî'nin Arapça aslı mevcut olmayan Tuleytula Zîci hakkında yazdığı Estudios sobre Azarquiel (Madrid-Granada 1943-1950) ve müslüman biliminin Avrupa'ya intikalinde İspanya'nın rolünü açıkladığı Nuevas aportaciones para el estudio de la transmisión de la ciencia a Europa a través de la España (Barcelona 1943) adlı kitaplarıyla dikkat çekti. R. Menendez Pidal, İspanyol dili ve edebiyatı üzerine yaptığı araştırmalarda Arapça'nın ve Endülüs kültürünün etkilerini inceledi (España del Cid, I-II, Madrid 1947; Poesía árabe y poesía europea, Madrid 1941, 1963). I. Cagigas, Los Mozárabes (I-II, Madrid 1947-1948) ve Los Mudéjares (I-II, Madrid 1948-1949) adlı eserlerinde müsta'riblerle müdeccenleri, Cruz Hernández Historia del pensamiento en el mundo islámico (Madrid 1982) ve Abu-l-Walid Ibn Rusd (Cordoba 1986) isimli kitaplarında İslâm felsefesini ve İbn Rüşd'ü ele aldılar. Endülüs sanat ve mimarisi üzerine yaptığı çalışmalarla İspanyol şarkiyatçıları arasında mümtaz bir konuma gelen Torres Balbás'ın birçok eseri arasında La Mezquita de Córdoba y las ruinas de Madînat al-Zahrâ (Madrid 1952), Alhambra y el-Generalife (Madrid 1952) ve Ciudades Hispano-Musulmanes'in (Madrid 1985) ayrı bir yeri vardır.

İspanyol şarkiyatçılarının çalışmaları, İspanyol tarihçileri arasında bazı farklı değerlendirmelere ve sert polemiklere yol açmıştır. Bu hususun en tipik örneği, Americo Castro ile Claudio Sanchez-Albornoz arasındaki tartışmalardır. A. Castro, España en su historia, cristianos, moros y judios (Buenos Aires 1948) ve La Realidad histórica de España (Mexico 1954) adlı eserlerinde, İspanya tarihi ve toplumunun şekillenmesinde müslüman Endülüs'ün büyük bir paya sahip bulunduğunu söylerken C. Sánchez-Albornoz, bu teze şiddetle karşı çıkarak hıristiyan İspanya'nın Endülüs'ten bağımsız biçimde ve Vizigotlar'a uzanan kendi hıristiyan kimliği içinde bir tarihî süreç yaşadığı, Endülüs'ün bu süreci doğuran değil kesintiye uğratan bir faktör olduğu ve müslüman hâkimiyetinde İspanyollar'ın kendi özelliklerini yitirmedikleri tezini ileri sürmüştür (España un enigma histórico, I-II, Buenos Aires 1956). Ancak bu tarihçi, genelde İspanya tarihi ve toplumunun şekillenmesinde Endülüs'ün rolünü kabullenmese de Endülüs tarih ve medeniyetinin taşıdığı önemin farkındadır. Nitekim Endülüs tarihine dair La España musulmana (I-II, Buenos Aires 1943; Madrid 1986) ve España y el Islam (Madrid 1974, 1981) isimli çalışmaları yapma gereğini duymuş ve bunların ikincisinde her ne kadar yine yukarıda belirtilen tezini tekrarlamışsa da Endülüs kültürünün Batı'ya olan etkisini vurgulamaktan kendini alamamıştır.

Günümüzde İspanyol üniversitelerinin çoğunda Arapça, İspanya Ortaçağ Tarihi ile İspanyol Dili ve Edebiyatı bölümlerinde tamamlayıcı ders olarak okutulmaktadır. Ayrıca Salamanca, Barselona ve Madrid-Comillas Piskoposluk üniversitelerinin Teoloji ve Felsefe fakültelerinde İslâm dini ve kültürü dersleri verilmektedir. Yine Complutense de Madrid, Autónoma de Madrid, Granada, Sevilla, Cadiz, Salamanca, Alicante ve Central de Barcelona üniversitelerinde Arap dili ve edebiyatı ile İslâm hakkında yüksek lisans ve doktora programları bulunmaktadır. Bu üniversitelere, 1992 yılında İspanyol hükümetiyle Comunidad Islamica en España arasında yapılan anlaşmanın bir neticesi olarak 1994'te kuruluşu gerçekleşen ve ünlü Kurtubalı âlim İbn Rüşd'ün adını taşıyan Universidad Islámica Internacional Averroes eklendi. Özel bir statüyle Cordoba'da kurulan ve hem Batı hem müslüman âleminden akademisyenlerin teşkil ettiği bir mütevelli heyeti tarafından yönetilen bu milletlerarası üniversite, İslâmî ilimlerle (Kur'an, tefsir, hadis, İslâm tarihi, İslâm felsefesi, Endülüs tarihi) Arap dili ve edebiyatını içine alan dört yıllık bir lisans programı uygulamaktadır; bünyesinde yine lisans seviyesinde bir de açık öğretim programı mevcuttur. Her iki programda yardımcı ders olarak Türkçe, Farsça ve Berberîce yer almaktadır. Üniversitenin temel hedeflerinden biri, İslâm'ın ve İslâm kültürünün yüksek düzeyde öğretimini sağlamak ve Cordoba'yı Endülüs döneminin Kurtuba'sı gibi farklı kültürlerin buluştuğu bir cazibe merkezi haline getirmektir.

İspanya'nın bilimsel araştırmalarla ilgili ana kurumu olan Consejo Superior de Investigaciones Científicas'ın (CSIC) bünyesinde yer alan Arap Araştırmaları ve Ortaçağ Tarihi bölümleri, yakın bir iş birliği içerisinde Endülüs ve Mağrib tarihi üzerine araştırmalar yapmakta ve çeşitli ilmî faaliyetlerde bulunmaktadır. Consejo Superior de Investigaciones Científicas'a bağlı olarak faaliyet gösteren bir başka kuruluş da XX. yüzyılın başlarında Los Benî Codera ekolü mensupları tarafından kurulan Granada'daki Escuela de Estudios Arabes'tir. Endülüs'te toplumsal ve kültürel hayat, ziraat, tıp, farmakoloji alanlarında kaydedilen gelişmeler bu enstitüde incelenen ana konulardır. Madrid'de bulunan Dışişleri Bakanlığı'na bağlı El Instituto Hispano-Arabe de Cultura ile Mısır hükümetince finanse edilen El Instituto Egipcio de Estudios Islámicos ve Cordoba'da kurulmuş olan El Instituto de Estudios Califales daha çok günümüz Arap dünyasıyla ilgili dil kursları açma, konferanslar düzenleme ve dergi, broşür çıkarma gibi kültür faaliyetleriyle ilgilenmektedir.

Ülkede İslâmî araştırmalar üzerine yayımlanan dergilerin en önemlisi, 1933-1978 yılları arasında kırk üç cilt halinde çıkan Al-Andalus'tur. Makalelerinin ilmî düzeyi çok yüksek olan bu derginin 1978 yılında yayımına son verilmiş, yerini 1980'den itibaren Consejo Superior de Investigaciones Científicas tarafından çıkarılan ve 2000 yılında XXI. cildi tamamlanan daha geniş kapsamlı Al-Qantara almıştır (bk. al-ANDALUS). Diğer dergilerin başlıcaları şunlardır: Anaquel de estudios árabes (Madrid), Awraq (Madrid), Sharq Al-Andalus (Alicante), Aljamía (Oviedo), Revista del Instituto Egipcio de Estudios Islámicos (Madrid), Boletín de la Asociación Española de Orientalistas (Madrid).

İspanya'da bugün Endülüs tarihi, daha genel çerçevede İslâm tarihi ve kültürü üzerinde çalışacak araştırmacıların istifade edebilecekleri bazı kütüphaneler vardır. Madrid yakınlarındaki Escurial Library bunların başında gelmektedir. XVI. yüzyıl sonlarında II. Felipe tarafından kurulan bu saray kütüphanesinde başlangıçta 4000'in üzerinde Arapça el yazması mevcut iken 1671 yılında çıkan yangında bunların yarıdan çoğu yok olmuştur. Günümüzde bu kütüphanede, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Lübnanlı rahip Michael Casiri tarafından katalogu hazırlanan (Bibliotheca Arabico-Hispana Escurialensis, Madrid 1760-1770) 1851 el yazması yer almaktadır. Madrid'de bulunan La Biblioteca Islámica "Felix María Pareja", yeni kurulmasına rağmen gerek kitap gerekse süreli yayınlar açısından çok zengindir ve her geçen gün daha da zenginleşmektedir. Consejo Superior de Investigaciones Científicas, El Instituto Hispano-Árabe de Cultura, El Instituto Egipcio de Estudios Islámicos ve Granada'daki Escuela de Estudios Árabes de İslâmî araştırmalarda istifade edilebilecek birer kütüphaneye sahiptir.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
SON DAKİKA