Ef'al-i Mükellefin Ne Demektir?

Sözlükte "mükelleflerin fiilleri" anlamına gelir. Dinî (şer'î) hükmün tarifinde Şâfiî ekolüne bağlı kelâmcı usulcüler şâri' (Allah) ile onun hitabı olan nas arasındaki, Hanefî usulcüler nas ile mükellefin fiili arasındaki bağlantıyı esas aldıklarından birinci gruptaki usulcüler şer'î hükmü "Allah'ın talep, tahyîr ve vaz' bakımından mükelleflerin fiillerine ilişkin hitabı" olarak, Hanefî usulcüler ise "bu hitabın neticesi" olarak tanımlar. Usulcülerin çoğunluğu îcab (vâcip kılma), tahrîm (haram kılma) işlemine şer'î hüküm derken Hanefîler'in farz, vâcip, mekruh gibi mükelleflerin fiillerinin sıfatına şer'î-teklifî hüküm demeleri bu sebepledir. Ancak bu ikinci adlandırmada hükme konu olan şeye (mahkûmün fîh) mecazen hüküm denmektedir. Fıkıh kitaplarında "ef'âl-i mükellefîn" tabirinin teklifî hükümlerle (el-ahkâmü't-teklîfiyye) aynı anlamda kullanılması bu gelişimin sonucudur.

Usulcülerin çoğunluğu teklifî hükmü şâriin hitabına nisbet ederek îcab, nedb, ibâha, kerâhe ve tahrîm şeklinde beş kısma ayırırken Hanefîler bunu mükellefin fiiline nisbetle farz, vâcip, mendup, mubah, tenzîhen mekruh, tahrîmen mekruh ve haram şeklinde yedi kısma ayırarak incelerler. Bu kavramlar aynı zamanda ef'âl-i mükellefînin de ana bölümlerini oluşturur.

Vâcip, fakihlerin çoğunluğuna göre farz ile eş anlamlıdır. Hanefîler kati delille sabit olan hükme farz, zannî delille sabit olana vâcip diyerek ikili bir ayırım yapmakta iseler de farz gibi vâcibin de kesin olarak yapılması gerektiği hususunda ötekilerle görüş birliği içindedirler. Vâcibi "amelî farz" diye adlandırmaları da bundan dolayıdır. Bu ayırımın en önemli sonucu itikadî alanda kendini gösterir. Farz, bir anlamda dinin kati delillerle sabit olmuş emir ve yasaklarının genel adı olduğu ve inkârının kişiyi küfre düşüreceği, vâcibi inkâr etmenin ise tekfir sebebi sayılmayacağı ifade edilmiştir. Bununla birlikte bu ayırımın fürûa da yansıyan etkilerini görmek mümkündür. Çoğunluğun haram ve mekruh şeklindeki ikili ayırımını Hanefîler'in haram, tahrîmen mekruh ve tenzîhen mekruh şeklinde üçlü ayırıma tâbi tutması da yine benzeri bir mülâhazaya dayanır. İmam Muhammed'in tahrîmen mekruhu haram hükmünde sayması hariç tutulursa Hanefîler bu ayırımla, hükmün dayandığı delilin kati-zannî oluşunu ve itikadî yönden de derece farkını belirtmeyi hedef alırlar. Bu sebepledir ki haramın inkârı tekfir sebebi sayılmışken iki nevi mekruhun inkârına böyle bir sonuç bağlanmamıştır. Bundan dolayı Hanefîler, teklifî hükümlerle ilgili olarak ulemânın çoğunluğunun benimsediği beşli taksimi yediye çıkararak haram ve farz kavramlarını daha net hale getirmişlerdir. Öte yandan, arada yakın ilişki olmakla birlikte, hem şer'î hükmün alt bölümü olan rükün, sebep, şart, mâni' gibi vaz'î hükümler, hem de teklifî hükmün sıhhat, fesad, butlân, nefâz, lüzum gibi hukukî (dünyevî) yönleri, ilk bakışta ef'âl-i mükellefîn kapsamının kısmen dışında görünmektedir. Ancak bu durum, fıkıh kitaplarının özellikle "ibâdât" bölümünde, yukarıda söz konusu edilen ayırımlara sünnet-müstehap gibi yeni ayırımlar, müfsid gibi yeni bölümler ilâve edilerek veya farz, mekruh, haram gibi kavramların kapsamı genişletilerek telâfi edilmeye çalışılmış, giderek ef'âl-i mükellefîn terimi mükelleflerin muhatap oldukları bütün amelî hükümleri ifade eden geniş bir kapsam kazanmıştır. Şer'î hükümler bir başka açıdan azîmet ve ruhsat şeklinde ikiye ayrılır. Azîmet, ârızî hallere bağlı olmaksızın başta konulan aslî hükümleri, ruhsat da birtakım zaruret ve güçlükler sebebiyle azîmeti terketme imkânı veren ve yalnız söz konusu ârızî durumla sınırlı kalan hafifletilmiş hükmü ifade eder.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN