Halkulvâdî

Tunus'un kuzeyinde, Tunus gölü ile körfezi arasında uzanan dil üzerinde yer alır. İtalyanlar'ın La Goletta, Fransızlar'ın La Goulette, Araplar'ın Halkulvâdî, Osmanlılar'ın Halkulvâd şeklinde adlandırdıkları kalenin bulunduğu yerdeki ilk istihkâmın Kartaca şehrinin yıkılmasından sonra gerçekleştirildiği sanılmaktadır. Ortaçağ'da fazla bir etkinliği görülmeyen kale mahallî bazı beylerin, kabile reislerinin Akdeniz'de ticaret yaptıkları sırada giderek önem kazanmaya başladı. Fakat bu özelliği dışında dikkat çekici tarihî olaylara sahne olmadığı için tarihçiler, coğrafyacılar ve seyyahlar eserlerinde buradan pek söz etmemişlerdir. Yalnız XII. yüzyılda İdrîsî, malların kaleden 10 km. uzaklıktaki Tunus şehrine altı düz gemilerle aktarıldığını yazar. Daha sonraki dönemlerde kanal girişinin bir kale yapılarak korunduğu belirtilir. XVI. yüzyılın başlarında Tunus kıyıları hakkında bilgi veren Pîrî Reis burayı anlatırken şehrin önünde sığ göle Halkulvet dendiğini, buradan sandalla veya karadan dolaşılarak Tunus'a varıldığını, tüccar gemilerinin bu gölün Akdeniz'e açıldığı limanda beklediğini, buranın açık bir körfez oluşu sebebiyle dışarıdan düşmanın zorla girip çıktığını, bu yüzden önceleri deniz kenarına bir burç inşa edilmiş olduğunu, fakat İspanyollar'ın kıyıdaki bazı kaleleri ele geçirmesi üzerine Tunus sultanının bu burcu yıktırdığını belirtir (Kitâb-ı Bahriye, III, 1363, 1366). Sözü edilen bu yer muhtemelen Halkulvâdî Kalesi'nin ilk nüvesidir. Nitekim 1510 yılında Tunus'ta hüküm süren Benî Hafs hânedanından Sultan Muhammed'in himayesine giren Oruç ve Hızır (Barbaros Hayreddin Paşa) kardeşler, ele geçirecekleri ganimetin beşte birini vermek şartıyla ondan burayı üs olarak kullanma hakkını almışlardı. Fakat 1516 yılında Cezayir'i zaptetmeyi başaran Oruç Reis'in ölümünden (1518) sonra güçlü İspanyol donanmasının ilk hedefini teşkil eden Halkulvâdî muhtemelen bu sıralarda yıktırılmıştır. Ancak Hızır Reis'in Osmanlı deniz kuvvetlerinin kumandanı oluşunun ardından 1534'te Tunus'la birlikte burası da Osmanlı hâkimiyeti altına alındı ve yeniden tahkim edildi. Bir yıl sonra İmparator V. Karl (Carolus Quintus, Charles Quint, Şarlken) tarafından düzenlenen birleşik Haçlı donanmasınca zaptedildi ve buraya bir askerî güç yerleştirildi. Böylece sığ ve kullanışsız gözüyle bakılan Halkulvâdî Limanı ve Kalesi bu tarihten itibaren özel bir önem kazandı. Halkulvâdî 1535'ten 1574'e kadar İspanyol idaresinde kaldı. Bu dönemde müstahkem bir kale haline getirildi, İspanyollar'ın Akdeniz kıyılarındaki büyük üslerinden biri oldu.

1571 yılında İnebahtı'da yakılmasından sonra yenilenen ve Akdeniz'de tekrar faaliyet göstermeye başlayan Osmanlı donanması, 1574'te Koca Sinan Paşa'nın serdarlığında ve Kılıç Ali Paşa'nın kaptan-ı deryâlığında Calabria ve Messina taraflarını vurduktan sonra 22 Temmuz'da Halkulvâdî önlerine geldi. Otuz üç günlük kuşatmadan sonra kale alındı ve bir daha İspanyollar'a yataklık yapmaması için yanındaki iki küçük kale yıktırıldı, ancak eski kale yeniden esaslı şekilde tahkim edildi. Bu arada 205 top Osmanlılar'ın eline geçti (Peçuylu İbrâhim, I, 502-503). Bu savaşla ilgili olarak Rumûzî'nin Târîh-i Feth-i Yemen adlı eserinin sonunda 2500 beyitlik bir ilâve vardır. Nehrevâlî bu eseri Arapça olarak nesre çevirirken Tunus seferiyle ilgili kısma da yer vermiştir (el-Berḳu'l-Yemânî, Riyad 1967, s. 468-473).

Bu dönemde stratejik önemini koruyan Halkulvâdî daha sonraki yıllarda korsanlar tarafından üs haline getirildi. Hammûde Bey zamanında (1782-1814) kasabada yeni istihkâmlar yapıldı. Ahmed Bey ise (1837-1855) bir tersane ile yazlık bir saray inşa ettirdi. Burası, özellikle 1861-1865 yılları arasında başşehir Tunus'un yılda ortalama 600 büyük ticaret gemisinin uğradığı bir dış limanı oldu. 1880'li yıllarda başlayan Fransız işgalinin ardından başşehir için önemini koruyan Halkulvâdî, çoğunu İtalyan asıllıların oluşturduğu bir balıkçı köyü ve kaplıca mahalli idi. Tunus gölünün sonundaki Tunus Limanı'nın inşası ve burayı Tunus'a bağlayan 10 km. uzunluğunda, 7,5 m. derinliğindeki kanalın çamurlarının temizlenmesiyle XX. yüzyıl başında önemli bir gümrük limanı haline geldi. Ülke ithalâtının dörtte üçü, ihracatının ise yarısına yakın kısmı buradan yapılırdı. Gözde bir plaj ve konut yöresi olan şehrin 1926 yılındaki nüfusu 7400 kişiydi. Bunun 2000'ini yahudiler, üçte ikisini İtalyanlar'ın oluşturduğu 4000'ini Avrupalılar teşkil ediyordu. Bu sayı 10.150'si Avrupalı, 3300'ü yahudi olmak üzere 1956'da 26.300'e, 1975'te 41.912'ye ve 1984'te ise 61.609'a yükseldi.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN