YAZARA MAİL GÖNDER "Kasetçiler ve Montajcılar Vakfı" da kurulmalıdır

YAZARLAR

Şubatın da sonu geldi... Yarın 1997'deki "28 Şubat post-modern darbesi"nin bir yıldönümünü daha kutlayacağız!.. Şu post-modern darbe keşke şubatın 29 çektiği yıllardan birinde yapılmış olsaydı ve onu dört yılda bir hatırlasaydık.
Ama hangi ay kaç çekerse çeksin, içinde bulunduğumuz 2014'ün her ayının her gününde dost-modern darbecilerin türlü çeşitli kalkışmalarına tanık olacağımız besbelli...
Bu açıdan Cemaat Holding bünyesinde bir de "Kasetçiler ve Montajcılar Vakfı" kurulsaydı, mutlaka olumlu sonuçlar alınırdı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın "Abant Platformu" benzeri bir etkinlik her yıl elektronik aygıtların satıldığı bir mekânda, kasetçiler ve montajcılar için de başlatılırdı. Mesela buna "Doğubank İşhanı Platformu" denilebilirdi... Eski kuşak montajcılar deneyimlerini yeni kuşaklara aktarırdı.

Bir 12 Mart hatırası

Aslında farklı zamanlarda ve mekânlarda söylenmiş kelimeleri montajlayarak söylenmemiş sözleri söylenmiş gibi gösteren bu ustalık, dijital çağ öncesinde de vardı...
TRT'nin sesçileri anlatmışlardı bana...
12 Mart Darbesi'nin ilk Başbakanı rahmetli Nihat Erim bir konuşma yapmak için TRT'ye gelir ve konuşması manyetik banda da kaydedilir. Birkaç hafta sonra Erim yeni bir konuşma yapar. Ancak konutuna döndükten sonra konuşmasında "Onlar" gibi, "Hangi" gibi zamirleri yanlış yerlerde kullandığını düşünür ve TRT'yi arayıp konuşmasını tekrarlamak istediğini söyler.
TRT yetkilileri "Sayın Başbakan konuşmanızı tekrar kaydetmemize gerek yok. Siz bize düzeltilmiş metni gönderin. Biz eski konuşmanızdaki kelimeleri de alıp bunları yeni konuşmaya montajlayarak, konuşmanızı düzgün hale getiririz" derler ve bunu yaparlar da.

Olayı abartmış...
İki hafta sonra TRT'ye Başbakan'dan bir yeni konuşma metni gelir. Ekli yazıda "Çok yoğun olduğum için stüdyoya kayıt için gelecek vakit bulamadım. Eski konuşmalarımı kullanarak bu yeni konuşmanın ses kaydını hazırlayın" talimatı vardır.
Bir de dinleme ve kaydetme gibi çalışmalar olmasa bile hiçbir şeyin gizli kalmayacağı gerçeği, insanlık tarihinin başlangıcından beri bilinmektedir. Öyle olmasaydı Sezar'ın veya Napolyon'un ya da Clinton'un özel yaşamlarını nasıl bilebilirdik?
Bu gerçeği vurgulayan bir fıkra vardır ya... Bu fıkrada Nobel sahibi bir deniz bilgini bir araştırma gemisiyle okyanusta aylar sürecek bir araştırmaya katılır. Üç ay sonra kaptanı kamarasına çağırır... "Yalnızlıktan bunaldım. Bana bir kadın arkadaş bulun" der. Kaptan boynunu büker ve "Uzun deniz yolculuklarında uğursuzluk getirir diye kadın bulundurmayız gemide. Ama yalnızlığınızı gidermeye yarayacak bir Çinli aşçımız var" der.

Beş kişi bilecek

Bilgin "Eğer Çinli aşçıyla beraber olursam bunu siz, ben ve Çinli aşçı, yani sadece üç kişi bileceğiz, başka kimse bilmeyecek değil mi" diye sorar kaptana.
Kaptan gülümser ve cevap verir:
- Bunu maalesef beş kişi bilecek efendim... Siz, ben, Çinli aşçı ve Çinli aşçının kollarından tutan iki tayfa, yani beş kişi bilecek, der.
Yoksa siz dünyanın kaptanı konumundaki Amerika'nın CIA'sının, Pennsylvania'daki Yeşil Kart'lı göçmenin çiftliği ile Türkiye'deki sath-ı maili arasında olup bitenleri izlemediğini ve bilmediğini düşünenlerden misiniz?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.