YAZARA MAİL GÖNDER Alkışlar ve yuhlar üzerine..

YAZARLAR

Ben alkışlayanları seviyorum biliyor musunuz?.
Çünkü onlar yeni.. Onlar dünyamıza ilk girenler.. Hoş gelenler.. Sayımızı arttıranlar..
Onlara şımarık şımarık tepeden bakanlara, küstahça küçümseyenlere de çok kızıyorum.
Bir ayı geçti.. Filiz Ali'nin yazısını kesip, "Bunu artık yazacağım" dediğim. Olmadı.. İngiliz İndependent gazetesi konuyu evrensel düzeyde gündeme getirip bizde de yankı bulunca "Artık bekleme" dedim kendi kendime..
Klasik müzikten söz ediyorum.
Senfoni, konçerto gibi bölümlü eserlerde, bölüm sona erip, şef sopayı indirince, salondan yer yer alkış sesleri yükseliyor.
Sonra başkaları da onlara uyuyorlar.. Salonun yarısı kıpırdamadan otururken, öbür yarısı alkışlar manzarası doğuyor..
Sonra işte, alkışlamayanlardan, alkışlayanlara o alaylı bakışlar..
Filiz Ali ki, bu ülkenin en önde gelen klasik müzik eleştirmenlerinden, yazısında bölüm sonunda alkışlayanları ayıplamıştı. "Yahu Filiz, sen annenden klasik müzik uzmanı mı doğdun?. Ölüm arasında alkışlanmayacağını birileri sana öğretti, değil mi?.
O zaman bunlar da öğrenecek.
Ayıplama yenileri, korkutma" diyecektim, o gün yazsaydım.. "Tersine, alkışlayacakları yeri bilmeyenleri sen alkışla, çünkü onlar klasik müziğin yeni dinleyicileri.. Teşvik et!."
Bölüm arası alkışları sanatçılar da pek sevmezler.. Gürer Aykal şefim hiç unutmam, Erzurum'da Vivaldi 4 Mevsim çaldırıyordu. Her bölüm sonunda alkış başlıyor.. Gürer devam ediyor.. Kış mevsiminin ilk ayını çaldırdı, gene alkışlar başlayınca döndü seyirciye ve gülerek anlattı..
"Bu parçanın her bölümü bir mevsimi, mevsimlerin bölümleri de, ayları anlatır.
Üç mevsimi bitirdik. Kışın da ilk ayını çaldık. İki ay daha sabredin, sonra hepsini birden alkışlarsınız.."
Bayılmıştım, Gürer'e..
Aslında ben alkışa temelde de karşı değilim.. Seyirci coşkunun tepesine vurduysa niye alkışlamasın?. Temponun hızlı, yavaş olması önemli değil.. Öyle adagiolar var ki, ruhumu alır götürür.. Bitince niye alkışlamayayım da yarım saat bekleyeyim?.
Ya da bir rondo ile coşmuşken..
Öyle sololar var ki, mesela 45 dakika süren parça boyu, öldürür insanı.. O flütü hem de nasıl alkışladığımı üfleyenin de bilmesi gerekmez mi?.
21. Yüzyılda, Klasik Müziğe bir ayin havası vermek, gençleri kaçırmak olmaz mı?.
Bunları tartışmalıyız..
Küçümsemeden, ayıplamadan..
Hem işte bakın, geçen yıl da yazmıştım.. Operada, balede alkış için sonu mu bekliyoruz?.
Soprano harika bir Habanera, tenor muhteşem bir Nessun Dorma söylediğinde, perdenin kapanması, selam mı bekleniyor?.
O an kopuyor alkış.. Opera bozuluyor mu?. O zaman senfoni niye bozulsun?.
Haa.. Sanatçı bölüm aralarında alkış istemiyorsa, o zaman "Telefonları kapayın" anonsu sırasında, "Sanatçı ayağa kalkıp, şef size dönüp selam vermeden lütfen alkışlamayın" dersin, biter gider.. Kimse de sağa sola bilgiçlik, uzmanlık taslamaz..
Benim alkışa kızdığım yer var.. On para etmez bir performans, genelde de tiyatroda kibarlık olsun diye alkışlanmıyor mu?. Sıradan bir performans için hele bir de ayaklara fırlanmıyor mu?.
Ayağa kalkmak, coşku dolu alkışa ek, saygı da içermeli..
Önüne gelene ayağa kalkılmaz..
Rutkay Aziz ve Taner Barlas "Tiyatronun adam olması için 'Yuhalama'yı öğrenmemiz gerek" demişler. Sert ama doğru.. Yuhalamasak bile, kötüyü alkışlamayacağız.. Kötü performansı kibarlık olsun diye alkışlamak, sanata ihanet demektir!.
Kötüyü de alkışlarsan, iyiye alkışının on paralık değeri kalır mı?.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.